Bugün Türkiye egemenlerinin -şu meşhur kimlik sorunumuzu çözmeye çalışırken- içte barışı, adaleti ve özgürlüğü sağlamak adına yapması gereken bir şey varsa, o da; tarihimizi gerçekçi bir usulle yeniden yazarken, bize bu toprakların bağrından çıkmış fakat 21. yüzyıl için anakronik kaçmayacak bir mefkûre ararken ve bize belli bir tarih ve belli bir ideal etrafında bugünü sahiplenmek için bugün ve burada ne yapmamız gerektiğini hatırlatırken asla ve kat’a bu toplumu oluşturan unsurların (üstüne basarak söylüyorum özellikle Kürtlerin ve Alevilerin) tarih yorumlarını, gelecek ideallerini ve kendileri için arzu ettikleri hak ve özgürlükleri ihmal etmemeleridir. 28 Şubat, eğrisiyle doğrusuyla bir milattı, ve bu milat Türkiye’nin kendini yeniden tanımlayabilmesi yolunda hala çok işlevseldir. 28 Şubat’la beraber, birkaç yıl içinde dindar siyasetçi Mustafa Kemal’in bânisi olduğu cumhuriyette dini tahrif etmeden ve laikliğe halel vermeden nasıl siyaset yapacağını öğrenmiş, zamanında bu millete hizmeti dokunmuş fakat artık sahip oldukları zihniyetle daha fazla yapıcı misyon edinemeyecek unsurlar ayıklanmış, taze ve temiz bir siyasi kadrolar zümresi her partide iş başına getirilmiş, değişmeyenlerse belli bir esneklikle zihniyetlerini tecdit etmiş, ve nihayetinde makroekonomideki suiistimaller (mikro düzeye henüz tam yansımasa da) giderilmiş; hasılı yüksek siyasi kertedeki bir darbe, siyaset ve ekonomiden başlayarak tüm Türkiye’ye taze bir kan kazandırılmıştır. 28 Şubat mimarlarının projeleri neydi bunu belki pek bilemeyeceğiz ama bu dönüşüm artık tüm Türkiye tarafından sahiplenilmiştir.
Siyasi ve ekonomik kertelere bakıldığında belli yönelişler çok açıktır: 1-) muasır medeniyet idealinden geri dönmek mümkün değildir: bu sebeple Avrupa Birliği’yle diyalog devam edecektir,
2-) ekonomik adaletten geri dönülemez: IMF ve Dünya Bankası kriterlerine uyum bu açıdan önemlidir,
3-) bugün dünya ölçeğinde yaşanan savaşın pisliğine bulaşılmayacaktır: ABD’yle yaşanan gerilim, büyük oranda 1 Mart tezkeresi zihniyetinin devletin seçilmiş ve atanmış her kesimi tarafından sahiplenilmesinden doğmaktadır, ve galiba aynı zihniyet muhtemel bir İran saldırısına da destek vermeyecektir, ve bunlar kadar önemlisi:
4-) Türkiye, İslam alemine gerçek bir model olma misyonunu üstlenecektir: elbette çağın gereği olan laikliğin aslında dinin yozlaşmasının önüne geçmek için tasarlandığını göstererek. Bu açıdan, Büyük Ortadoğu Projesi’nin Türkiye yorumunun hala işlevsel olduğunu düşünüyorum.
Yine de çok önemli bir sorunumuz var: Türkiye bugün misyonunun özünü hakkıyla kavrayabilmiş görünmüyor. Bunun belli başlı sebeplerinden biriyse, bir makbul mefkûreler kümesi inşa edememek, ve bu yetersizliğin arkasında yatan unsursa geçmişe yönelik sahih bir yorum almaşıkları kümesi inşa edememek. Bunu başarabilmek için de gerekli olan en temel kabul Türkiye insanının (Mustafa Kemal terminolojisiyle konuşursak Türk Milleti’nin) kültürel olarak neye varis olduğunu hakkıyla kavrayamaması. Bazı unsurlar önemlidir: bu ülkede Mustafa Kemal’i ya da Cumhuriyet’in kurucu unsurunu gizli ya da açık dışlayacak bir zihinsel yapının yaşama şansı yoktur. Daha geniş konuşursak ;
1-) Türkiye Cumhuriyeti mirası denen bir miras vardır ve Peyami Safalar, Ziya Gökalpler, Nazım Hikmetler, ve bunlarla beraber Ahmet Ağaoğlu, Cemil Meriç ve Necip Fazıl gibi üstatlar bu mirasın yapıtaşlarıdır. Elbette Cumhuriyet inkılâbının dolaylı dolaysız etkisiyle etkisi daha da güçlenmiş Pir Sultan Abdal ve Ahmed Hani’ler de unutulmamalı.
2-) Mustafa Kemal ve onun mirası nasıl ihmal edilemezse İslam mirası da dışlanırsa bu toplum huzurlu kalamaz: bugün bu toplumda pek çok insanın mürşidi ve ilham kaynağı bu geçmiş büyüklerdir: daha yeni yeni tanıdığımız Gazali’den tutun, Mevlana ve İmam Rabbani’ye kadar. Buna Molla Said-i Kürdi’yi de eklemezseniz bu bina eksik kalır.
3-) Bugün Batı’yı bizim dışımızda gören bir görüş en hafif terimiyle sığ bir görüştür. Comte, Marx, Hegel, Kant, artık kültürel olarak birer Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır, bizim parçamızdır. Buna Derrida, Foucault, Levinas ve Zizekleri eklemezsek kendimizi eksik tanımlarız. Şöyle diyelim: Türk-İslam sentezi Batı’yı dışsallaştırdığı sürece gerçekçi olamaz, Batıcılık bir Celal Nuri feraseti gösterip de İslam’ı özümsemediği sürece toplumda esamesini okutamaz. Nihal Atsız diğer mirasları dışladığı sürece köktencilikten kurtulamaz. Bugün muasır medeniyetler seviyesinin üstüne çıkacağız diyorsak (Çin ve Hint’i de dışlamadan) bu damarların farkında olmalı, bunları özümsemeli ve gereken yerlerini yaşatmalı, yerine göre eleştirmeli ve ölmüş gitmişlere de bir Fatiha okumalıyız. Miras kavramıyla bir çeşit muhafazakârlık yapmadığım anlaşılmıştır sanırım: kastım geleceği özgürce kurarken hangi temellerden hareket ettiğimizin farkında olmaktır sadece.
Zihinsel miras hakkında çizilebilecek en sahih çerçeve bu gibi görünüyor. Mevzu, bir zihniyet inşa ederken zararını çokça yaşadığımız bir ‘ötekileştirme’ye girmemek. Ama kimliğimizi belirlerken bir o kadar önemli olan da tarihi inşa etmektir. Tarihin her zaman için bir yorumsama meselesi olduğunu düşündüğümüzde bizi, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını bugüne getiren geçmişle empati kurmak ve elden geldiğince ufukları kaynaştırmak gerekir. Unutulmamalıdır ki, tarihe her yöneliş belli bir önyargıyla yöneliştir, ve önyargılar sadece bu ülkenin beyaz Türklerinin değil, ötekileştirilmiş vatandaşlarının da beyanlarını ve yorumlarını içermelidir. Bir Alevi’nin Osmanlı yorumuna ciddiyet verilmeden, Mustafa Kemal’i bir de Şeyh Sait’in torunlarından dinlemeden, Hz. Muhammed (a.s.m.) hakkında konuşurken dini istismara maruz bırakılmış hakperest Turan Dursun’lar adam yerine konulmadan yapılacak yorumlar eksik olmanın ötesinde Türkiye’de zaruri olduğu söylenebilecek bir çoğulculuğun inşasının önünde en büyük engellerdir. Mesele ülkeyi ‘imtiyazsız sınıfsız kaynaşmış bir kitle’ye dönüştürmek değil, mesele kendi içimizde kavgamızı verirken bizi tehdit eden bir dışsal güç varsa eğer, birbirimize sırtımızı dönebilmemizdir. Mesele tek kelimeyle bir güven meselesidir, bugün bu ülkenin yitirdiği en önemli değer de güvendir ve bu güven oluşmadan ne geçmişi adamakıllı kurgulayabilmek ve ne de gelecek için güzel mefkûreler inşa etmek kabildir.
Bu yazıyı çok saydığım bir siyasetçinin ‘Çağdaş Kızıl Elma Ülküsü’ hakkındaki sözlerini okuyunca yazdım. Bunlar elbette tartışılır, ve elbette ülküsüz de yaşayamayız. Fakat bir merkez partisinin temel derdi Türkiye’nin her kesiminden insanını kucaklamaksa eğer, şu bilinsin ki bugün Sünni Türk kesimde bu ülkü belki bir şey ifade edebilir ama bu ülkü bu adla kağıda dökülürse sanmıyorum ki Aleviler ve Kürtler bu oluşuma sıcak bakabilsin... Kasıt ne olursa olsun bu beyan biraz incitici duruyor.
Ahmed Toprak
23.1.2006
Son yorumlar
7 sa. 39 dk. önce
7 sa. 45 dk. önce
8 sa. 54 dk. önce
8 sa. 56 dk. önce
10 sa. 23 dk. önce
12 sa. 32 dk. önce
1 gün 1 sa. önce
1 gün 2 sa. önce
1 gün 3 sa. önce
1 gün 4 sa. önce