renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

hikaye

Eğer

-I-

Yazgı insanın elinden gelmeyenler midir? İnsan gücünün yetmediği noktada, sınırda mı başlar yazgının dünyası?

Ölüm örneğin. Canlı olmanın doğal sonucu ölüm. Kuşkusuz canlı olunmasaydı ölünmezdi. Ölünür müydü yoksa? Ölüm yazgıdır. Canlı olmak da ölüm gibi bir yazgıdır.

Demek ki yapıp etmelerin ötesinde kalandır yazgı. Yapıp etmelerimizi belirleyen olsak da yapıp ediyor olmak elimizde olmadığına göre.. ah evet;

“ sakın kader deme
Kaderin üstünde bir kader vardır”

Tesettür Mağduru Erkekler

Adam yeni ürünlerinin tanıtım toplantısı için, son bir haftadır planlama ve organizasyon yapıyordu. Kendisine tevdi edilen her meselede olduğu gibi bu işi de en başından planlamaya başlamıştı; kimler davet edilecek: müşteriler, üst düzey yöneticiler, pazarlama ekibi, basın, sonra toplantı mekânı, süslenmesi, gelenlerin karşılanması, yerlerine oturmaları, ikramlar, promosyonlar, konuşma metni, örnek ürünler ve daha birçok ayrıntı. Bu iş ona verilmişti, o zaman en iyi şekilde yapılmalıydı.

Bu iki saatlik toplantı için günlerce hazırlanmış, ama işte her şey istediği gibi gitmişti. Yönetim kurulu başkanı salondan çıkarken bir an adamın yanında durdu ve ‘emek harcanan çalışmalar kendini belli ediyor, teşekkür ederim’ dedi. Adam biraz kızardı, bu iltifat için sadece ‘sağ olun’ diyebildi.

Nemrut

-I-
2000 yıl önce

Kral yatak odasının hemen yanı başındaki odadan gelen hararetli tartışmalara uyanmıştı. Öfkeliydi. Sıcaktan doğru dürüst uyuyamamıştı. Hışımla doğruldu yatağından nöbetçilere seslenmek üzereyken “O tanrıdır!” sözünü duyunca sustu. Konuşmalara iyice kulak verdi. “ O tanrıdır!” diyen en yakın arkadaşı Haman’dı. Kim için konuştuğunu anlamamak zordu. Gerçekten tanrı olabilir miydi? Usulca yataktan kalktı. “Susamış tanrı” tümceleri döküldü ağzından. Güldü. Sesleri daha net duymak amacıyla duvara doğru yürüdü. Haman gürlüyordu adeta;

“Sizler birer budalasınız. O tanrı diyorsam tanrıdır. Her güneşin doğuşunda ve batışında konağın bahçesine düşen gölgeyi görmüyor musunuz? O gölge kime neye benziyor?”

Cemaat

Önce cemaate baktım. Saf saftı.
Ardından döndüm Cem’e ve;
“Hadi artık gidelim bu yerden.” dedim.
Kırçıl sakalıyla örtülü yüzü bi tuhaftı.
Ses etmedi ilkin ve fakat her nedense sonradan; “gidelim” diye kestirip attı.
Ağır ama senkron adımlarla çıkışa doğru yürümeye başladık.

Dalgındım… dalgındı… dalgındık…

Her geçen gün biraz daha büyümenin, çoğalmanın endişesi vardı içimizde.

Endülüs’te Raks

Oldum olası sevmem Pazartesi günlerini; uyanamam daldığım uykulardan, ödevini yapmayı unutmuş çocuklar gibi kırgın ve kızgın başlarım her şeye. Neye elimi sürsem dağılır, kırılır ya da ateşten bir top gibi üstüme üstüme yürür… Geç kalırım randevularıma, evde unuturum dosyaları ve hep yorgun hissederim kendimi. Sanki bir Pazar günü hayatımın en büyük ayrılığını, en büyük sızısını ya da en büyük kopuşunu yaşamışımdır da; geriye kalan pazartesiler darmadağın olan kalbimi toparlamak için bana verilmiş son fırsattır. Ütü yaparken yaktığım eteği, piknikte salata yaparken kestiğim parmağımı, “Neden tepki göstermiyoruz” sözleriyle beni yola düşürüp de ‘son anda, beklenmedik misafirler yüzünden’ protesto eylemine gel(e)meyen arkadaşlarımı… Haftalarca üzerinde çalıştığım projelerin, başımdaki peruk yüzünden başarısız sayıldığı jürileri…

Hazırlık

Günün ilk ışıkları perdelerden sızmaya başladığı bir andı. Çoraplarımı çıkarıp yatmıştım bu gece nedense. Günün bu saatlerinde uyandığım hiç vaki değildir. Hoş buna uyanmak denmez. Düpedüz uyandırıldım. Üzerinde yattığım yatak korkunç gürültülerle sallanıyordu. Hem de ne sallanış. Sanki görünmez bir elin elinde elekti yatağım. İki katlı, duvara monte edilmiş bir ranza. Altta kimse yoktu. Hoş olsa bile her hangi bir insanın bu yatağı sallama gücü olamazdı. Pek sağlamdı. Ben üzerine çıkarken kıpırdamadı bile. Anlayamadığım çoraplarımı niye çıkardığımdı. Kendi evimde bile çıkarmazdım ki.. nasıl olmuşsa çıkarmışım işte. Belki utanmışımdır. İhtimal utanmışımdır.

Sefil

Vallahi yalan! Doğrusu bunu hiç beklemiyordum. Demek bu da gelecekmiş başıma. Bundan önce olup biten “şey”ler karşısında nasıl kayıtsız kaldıysam bu olup-bitmek üzere olan “şey” karşısında da kayıtsızlığı seçeceğim gün gibi aşikâr. Sahi “olup-biten şeyler”in öyle olduklarına dair hiç bir bilgim de yok. Şuncacık olsun bir sezgi kırıntısı bile yok. Ben bütün trenleri kaçırdım. Evet. Kaçırılışlarında geç kalınmışlığın olmadığının bilinmesini isterim. Bütün trenler şu an bulunduğum bu istasyondan gelip geçti. Kendimi bildim bileli oturduğum bu bankta onları izlemekle yetindim.

Ne Olur Azad Et Kalbimi

Yaz başı; okullar tatil olmuş, karneler yeni alınmış. Erken gelen çöl sıcakları tek bir yaprağın kıpırdamasına izin vermeyecek kadar sarmış her yanı. “Çocukları dışarı çıkarma, tatil diye fazla uyumalarına müsaade etme, iş ver ellerine…” sözleriyle sesleniyor halam anneme ve komşularımızın sesini duyma ihtimalini düşünerek emir kipiyle çekilmiş fillerinde vurguyu daha çok arttırıyor, ne kadar kırılacağımızı bile bile. Annem, halamın verdiği repliklerle hayatını devam ettirirken; sabahları erkenden uyanıyor, ana-kız keyif süremeden kahvaltı sofrasını aceleyle topluyor, kapının önündeki küçük taşlığı günaşırı yıkıyor...

Doksan Dokuzuncu Yalnızlık Manifestosu

Kadın aslında yabancıymış adamın masallarına. Zannetmiş ki patatesleri ince doğrayıp, bezelyeleri kıymalı pişirince ve ütü yaparken dikkat edince pantolon çizgilerine… Üstelik ‘akıllı ve uslu’ kız olunca, susunca, susup da kan ağlayan içinin içini susturunca… Zannetmiş ki daha güzel olacak dünya; sular kesilmeyecek yaz ortasında, Çingeneler dövülmeyecek sokak başında, zirveler toplanmayacak, kulisler yapılmayacak, çeyiz sandıkları tarihe not düşecek içlerinde ne varsa. İstermiş ki şiirler okusun adam ve okul kapısında beklesin onu, sağ elini cebine koymuş o hiçbir şeyi umursamaz tavrıyla. Gel zaman, git zaman kadın beklemiş; bekledikçe ruhuna ağırlık çökmüş, kalbi dipsiz kuyuların en dibine düşmüş.

Özür Dilerim

Pek neşeli gelmişti eve Raci. Karısı Münire, kızı Müjgan, oğulları Talat ve Remzi babalarının belki bir iki aydır yeri süpüren yüzündeki bu sevince, neşeye kuşkuyla bakmışlardı. Bir birlerine soran bakışlar fırlattılar. Münire ürkek bir sesle;
“ Hayırdır bey?” diye bilmişti.
“ Yok bir şey!” karşılığını vermişti ve ıslık çalarak banyoya yönelmişti adam.
Ev halkı Raci gelmeden önceki meşguliyetlerine dönmüşlerdi. Münire hanım kocasının peşinden banyoya gitti. Yüzünü kurulaması için havluyu uzattı.

İçeriği paylaş