
Türk insanın bilimle tanışması ve bilgi dağarcığını zenginleştirmesi belgesel izleyerek olmuştur. “Vahşi hayvanların zavallı hayvanları avlaması” temalı belgeseller ise zihinlere darbe vuran asıl bilgi depolarıdır. 80 kuşağı öncesi hangi Türk’e sorarsanız sorun size, bir çitanın saatte kaç km. hız yapabildiğini, yarasaların karanlıkta nasıl uçabildiklerini ya da bir kaplanın bir ceylanı nasıl bir taktikle yakalayabildiğini ayrıntılı bir şekilde anlatacaktır.
Türk Modernleşme tarihi incelendiğinde, “Batılılaşmak” amacıyla Anadolu insanına verebildiğimiz tek bilim, siyaset bilimi, kimya, fizik, sosyoloji ve psikoloji değil “zooloji” dir. Diğer ilim dallarını ne kadar tanıtmaya çalışsak da, demokrasinin, insan haklarının üstünlüğünden ve aydınlanma çağı düşüncesinden ne kadar dem vursak da insanımız batıya değil hayvanlara daha çok ilgi göstermiştir. Hayvanlara karşı olan bu ilgi, öteden beri tarım toplumu olmamızın bir sonucu olabilir. Lakin, bu tür belgesellerde geleneksel hayvanlarımız olan koyun ve keçinin ötesinde leopar, kuala, tazmanya canavarı, piton vb. hayvanların nasıl beslendiği gösterilmekte, “mağdur sığır” çoğu zaman esas oğlan rolünü oynamakta, sığırın yanında koyunu görmeye alışmış insanımız ise timsahla sığırın boğuşmasına bir anlam verememektedir.
Uzun yıllar boyu belgesel izleme, kendini geliştirme faaliyeti olarak ele alınmış, aileler çocuklarına belgesel izlemeyi tavsiye etmiş, hangi hayvanın daha ilginç avlandığını bilmek üstünlük sebebi sayılmıştır. Daha sonra Açıköğretim’in kurulmasıyla görsel eğitim süreci metot değişikliğine uğramıştır. Artık TRT 1 belgesel yayını yaparken TRT 4 ise Açıköğretim dersleri vermektedir.
Konudan sapmadan yolumuza devam edersek, özel televizyonların kurulmasına izin verilmesiyle birlikte televizyon kültürümüz değişmiş, ilgimiz hayvanlardan insanlara doğru kaymıştır. Hayat Ağacı, Kara Şimşek, Zenginler de Ağlar (Ülkemizde hep fakirler ağladığından, zenginlerin de ağlayabileceği görsel olarak ispatlanmak istenmiştir), Cesur ve Güzel, Dallas gibi diziler reyting rekorları kırmıştır. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, hayvanların Batılı olduğu gibi (yarasa, kaplan, kanguru vb.) dizi oyuncularının da batılı olmasıdır. Yöneticilerimizin Batılılaşma çabaları görüleceği üzere, derece derece ve bir metot dahilinde yürütülmektedir. Bu diziler o kadar uzun yıllar devam etmiştir ki, hamileyken diziyi izlemeye başlayan bir kadın, çocuğu büyüdüğünde dizinin ilk bölümlerini ona anlatabiliyor ve çocuk da diziyi kaçırmamış oluyordu.
Özel kanalların sayısının artması ve ülkemizin giderek serbest piyasa ekonomisine geçmesi ve liberalleşmesi sonucu televizyonlarımız da liberalleşmiş, magazin ve show programları ithalatı başlamıştır. Bu programlar o kadar çok ilgimizi çekmiş ve bizi televizyona bağlamıştır ki, akrabalarımızdan ziyade ünlülerin ne yaptığını daha iyi bilir olmuşuzdur. Daha sonraki yıllarda, televizyon programlarının insanımıza ne verip ne vermediği ya da sosyal vazifesini yerine layıkıyla getirip getirmediği konusu hararetli bir şekilde tartışılmış, ancak reyting rakamlarının tersine, muhabirler sokağa çıkıp röportaj yaptığında ise herkes belgesel izlediğini söylemiş, diğer tür programların ise çocuklar ve gençler için zararlı olduğunu belirtmişlerdir.
İşte! Yurdum insanı kalitesini bir kez daha göstermiş, gizliden gizliye magazin programı izleseler de milyonların karşısına çıktıklarında sosyal sorumluluk bilincinden hareketle en güzel mesajı vererek belgesel izlediğini söylemiştir. Efendim, daha önce de bahsettiğimiz gibi belgesel izlemek kültürlü oluşumuzun bir göstergesiydi. O yıllarda, kitap okumak veya sanatsal etkinliklere katılmak pahalı ve zahmetli olacağından çoğunlukla bu yol izlenmiştir. Teşbihte hata olmasın, belgesel izlemek Anadolu insanımız için Cemil Meriç okumak gibi bir şeydi.
Tartışmalar uzuyor da uzuyor, televizyonlarda eğitici programların ne türden olacağı konusunda bir çözüme ulaşılamıyordu. Bir kısmımız bu görevin TRT’ye ait olduğundan bahsederken bir kısmımız ise özel televizyonların da sosyal bir görev olarak eğitici yayınlara yer vermesi gerekliliğinden bahsediyordu. TRT ne yaptıysa da olmadı, bilgi yarışmaları artık çok fazla talep görmez oldu. Çünkü, özel kanallar insanımızın psikolojik yapısını çözmüş ve mini etekli kızlarla rekordan rekora koşmuştu. Güzel ponpon kızların olmadığı bir program ve yarışma başlamadan bitmeye mahkumdu. Cinsellik öğesi, izlenebilirlik açısından öyle bir önem arzediyordu ki bir sinema filmi izlettirebilmek için filmin periyodik bölümlerine müstehcen bir sahne koymanız gerekiyordu. Doğrusunu söylemek gerekirse, aslında biz böyle bir sahne izledikten sonra diğer sahne ne zaman gelecek diye tüm filmi baştan aşağıya izlemek zorunda kalıyorduk. Fragmanlarda ise filmin adından bahsettirecek müstehcen bir sahne olmazsa milletimiz filmi izlemeye gelmiyordu. Sanırım, konudan epeyce ayrıldık..
Eğitici programların artırılması yolundaki çözümler ise yine belgesellerden yana olmuştur. Ancak tek bir farkla! Hayvanlar alemini anlatan belgeseller yanında tarihi, coğrafi siyasi ve teknolojik belgeseller de gösterilmeye başlandı. Ama bu belgeseller, hiçbir zaman yırtıcı hayvanların avlanmasının konu edildiği belgesellerin yerini dolduramadı. Çünkü, diğer tür belgeseller bize hiç hitap etmiyordu. Lambanın icadı, fiberglas teller, çipler, 2. Dünya savaşı, Arap-İsrail savaşları, İttihad-ı Almanya ve Bismarck gibi konular ilgimizi hiç çekmedi. Belki de içlerinde en çok beğenilen “Sarı Zeybek” olmuştur; biz kitap okumayı sevmeyiz, birisi bize anlatmalı değil mi?
Diğer ilgi çeken belgesel tadındaki yayınlar ise “Gezelim görelim” türünden yayınlardı. Barış Manço bu konuda önemli bir adım atmış ve Coskun Aral ise devam ettirmiştir. Lakin bu belgesellerde de asıl ilgimizi çeken Batı’dan ziyade Afrika ve Uzakdoğu olmuştur. Yerli kabilelerin dansları ve böcek yiyen Çinliler temalı bölümler hep daha fazla zevk vermiştir. Diğer taraftan, ülkemizin yörelerini ve değişik kültürlerini tanıtan belgeseller hala güncelliğini korumakta, değişik düğün adetleri ile Türk kadınının bazlama yahutta gözleme yapışını kayda alarak gözlemeyi program sonunda yiyen sunucu anatemalı belgeseller cezbedici olmuştur.
Sonunda Acun, “Acun Firarda” programıyla yüzümüzü Batıya çevirmeyi başarmıştır. Yıllar sonra anlaşılmıştır ki, biz Anadolu insanı Batı icadı teknolojilere, siyasi ve sosyal kurumlara karşı olmakla birlikte kadınlarına karşı daima hastayızdır. Bizim batılılaşmamız batılı bir kadınla evlenmekten ibarettir efendim…
“Belgesel” den ziyade “Belge” okumak dileğiyle.