Her düşünce geçmişle bir ilinti kurmak ister. Bu bağ kurulurken tarihte yaşananların yorumu kişinin aidiyet hissettiği düşünce, doktrin paralelinde elde ettiği verilere göre değişir. Savaşlar, medeniyetler, devletler, liderler, düşünürler insanların düşünsel hayatına kattığı anlamlar olurlar. Bu anlamların derinliği ve kapsayıcılığı ölçüsünde varlığını sağlamlaştırır ve ikna gücü çoğalır.
İnsanlar hangi din ve inanışta olursa olsunlar geçmiş ile ilgili tahayyülleri gerçek ile ütopya arasında gidip gelir. Yaşanan bir olay nesilden nesile aktarılırken gerçekte çoğu zaman var olduğu şartlardan ve imkânlardan bağımsız bir şekilde yansımıştır. Bu aktarımlar daha çok o günkü ihtiyaç duyulan yoruma ve beklentiye göre şekillendiği de olmuştur. Günümüzde her türlü iletişim ve kayıt imkânlarına rağmen bazı kişiler- olaylar etrafında heyulalar oluşturulmakta, destanlaştırılmaktadır. Kısa zaman önce yaşanan bir olay- kişi hakkında çoğunluğu gerçeklikten uzak bilgilerle tasvirler yapılmaktadır. Kaldı ki geçmiş daha çok sözlü geleneğe dayandığı ve aktarımlarda kişinin dünya görüşü, beklentileri, çıkarları da etkili olduğu için makul bir bilgi taşınmasının olması beklenemez. Kur’an insanlığın geçmişindeki yaşanan bazı olayları aktarırken olayın dikkat edilmesi gereken noktasına ilgiyi çekmeye çalışır. Hikâyeden çok anlama vurgu yapar. Ayrıca yanlış yorum ve bilgileri düzeltmeye çalışır. Bazı kıssalarda da yanlış aktarılan bilgileri düzeltme yoluna gider. Çünkü eksik ve yanlış bilgi; yanlış anlama, algılama ve eylemi de beraberinde getirmektedir.
Müslümanların geçmiş ile ilgili tahayyüllerinde de benzer sorunlar yaşanmaya devam etmektedir. Özellikle peygamberin ve ardından gelen dört halifenin yaşadığı çağ hakkında bilinçaltını sorunlu bir algılama sürecine götüren süreç yaşanmaktadır. Bu dönem adlandırılırken Asr- ı Saadet dönemi denilmektedir. Müslümanlar Asr- ı Saadet; tarihte Peygamberimize vahyin gelişinden, dört halife ve Ömer Bin Abdulaziz dönemini kapsayan zaman dilimi olduğunu iddia ederler. Bu dönem, Müslümanlarca ‘Altın Çağ’ olarak kabul edilir ve İslâm’ın sadece bu dönemde eksiksiz ve mükemmel yaşandığına inanılır. Bu isimlendirmenin ilk defa kim tarafından kullanıldığı bilinmemektedir. Bu tanım siyasi önceliği olan bir tanımdır. Eğer Asr-ı Saadet peygamberimizin ashabının yaşadığı dönem olduğundan hareket edilseydi, dört halife dönemi dışında da ashab yaşamış ve mücadelesini sürdürmüştür. Burada öncelikli olan siyasi iktidarın –ki bu Sünni kesime göre- ashabtan olanların elinde olması veya Ömer Bin Abdulaziz gibi yönetim tarzını onlara yaklaştıran yöneticilerin elinde olmasıdır. Yönetimin uygulamalarının İslami ölçülere ne kadar uygun olduğu ikinci plandadır. Bu noktada kimlerin ashabtan olduğu kimlerin olamayacağı noktasında da farklı siyasi görüşlerin etkisiyle farklı tasnifler yapılmıştır. Şia Ehl- i beytten olan imamların masum olduğunu iddia eder. Bu bakış açısıyla Asr-ı Saadet 11 imamın yaşadığı dönemdir. Kayıp Onikinci imamın dönmesi ile bu dönem tamamlanacaktır.
,
Bu dönem Müslümanların zihin algılarında öyle bir yere sahiptir ki yaşanan her türlü sorunun cevabı ve izahı bu dönemde mevcuttur gibi bir yaklaşım vardır. İnsanlar bu dönemdeki insanların giyindikleri gibi giyinmeye, yedikleri gibi yemeye yani günlük yaşamdaki toplumsal ve kültürel öğeler bile kutsallaştırılarak yaşanmaya çalışılır. Bu dönem dışında İslam dini hiçbir zaman tam anlamıyla toplumsal hayattaki yerini almamıştır ve almayacaktır düşüncesi hakimdir. Bu dönemde her olay ilahi bir emir ile düzenlenmiş ve yaşananlar da daha sonraki kuşaklar için sanki Allah tarafından özel olarak planlanarak meydana gelmiştir izlenimi vardır. Müslümanların yaşadıkları mücadeleler insanüstü bir formda sunulmuş, hatta bunlardan menkıbeler ile süslenerek gerçekliklerinden soyutlanmışlardır. Her bir sahabe insan öyle bir sıfatlar ile sunulur ki normal hayatta onların ruhsal olarak yaşadıkları dönüşümleri yaşamak mümkün değildir. En üstün insanlar onlardır. Onlardan sonra böyle bir değerde insanlar gelmeyecektir. Sünni kesim cennetle müjdelenen sahabeler listesi yapmakta, onlara hata yapmaktan uzak bir konum belirlenmekte, Şia ise peygamber soyundan gelenlerin masumiyetine inanmakta ve sözlerini hadis boyutunda değerlendirmektedir. Bunlar şu anda yaşayan tarihte ve günümüzde yaşayan Müslümanların siyasal- sosyal şartlarla ortaya çıkan algılarıdır. Yoksa ne Kur’an- ı Kerim ne de Allah Resulü böyle bir ima ve tanımlama yapmıştır.
Asr- ı Saadet dönemi mutluluk çağı- zamanı demektir. Mutluluk algısı peygamberin yaşadığı zaman olduğu için olsaydı bu dönem dört halife ve Ömer Bin Abdülaziz dönemini kapsamazdı. O zaman din kurallarına göre idare ve nizam verilen çağlar açısından verildiği düşünüldüğünde de şeriatın hiçbir dönem tam uygulandığı zaman sınıflandırması sorunlu bir yaklaşımdır. Din insanların yaşam ve algılarını her zaman aynı ölçüde ve etkide biçimlendiremez. Dolayısıyla Müslümanların din algılarında Asr-ı Saadet döneminde yaşam ve sosyal düzen şeriat kurallarına göre tanzim edilmiştir yaklaşımı tek başına doğru değildir. Bu dönemde peygamberimizden sonra yaşayan halifeler döneminde bir çok hatalı tavır ve davranışlardan dolayı binlerce müslümanın –akıtılması haram olan- kanı dökülmüştür. Bunu yapanlar bizzat peygamberimizin dizinin dibinde yetişenlerdir. Hz. Osman şehit edilmiştir. Yapanlar da müslümanım diyenlerdir yine. Hz. Ali ve sonrasındaki döneminde yaşanan iktidar kavgalarında yüz binlerce müslümanın kanı akmıştır. Sadece Cemel Vakasında 50.000’den fazla Müslüman can vermiştir. İbn Haldun Mukaddime’de geçmiş ve geleceğin su gibi birbirine benzediğini belirtir. Geçmiş ve bugün birbirine benzerken bizler Asr-ı Saadeti sadece yapılan kötü fiiller, eylemler açısından benzerlik kurmaya çalışırız. Asr- ı Saadet dönemi olarak bildirilen dönemde öyle bir ütopya yaratılmaktadır ki insanların o günkü tavır ve davranışlarını belirleyen etkenler görmemezlikten gelinmektedir. Din algısını sadece vahiy ve sünnet belirlemiş gibidir. Bu dönemde Cabiri’nin deyimiyle akide, ganimet ve kabile olgularından sadece Akide’nin etkisi sadece varmış gibi düşünülür ve davranılır. Bu çağda insanlığın girdiği bir çıkmaz ve bunun ortaya çıkardığı düşünsel, ruhsal, sosyal kaos ortamı vardı. Bunun acısını yüreğinde hisseden insanlar peygamberin arayışına, çağrısına cevap verdiler. Günümüzde kendimizi Müslüman olarak görüp, geleceği garantiye almış bir rehavet ile insanlığın dertlerine çare bulunamaz. Din algısını bu döneme sabitlemek anlayışımızda gelişmeye, olgunlaşmaya yol açmıyor. Tarihsel, dinsel duruşu bu döneme sabitlediğimiz zaman gelecek algısı ve an’ı kavrayabilme gücü azalmaktadır. Mevlana’nın; “Biz pergel gibiyiz. Bir ayağımız din üzerinde sağlamca durur, öteki ayağımız yetmiş iki milleti dolaşır.” Bu düşünceyi yorumlarsak; din ve tarih yaşayan bir canlı gibidir. Biz ise her an yorumlamamız gereken düşünceleri bir döneme hapsederek aklı dondurmuş ve yorumu ne yazık ki ortadan kaldırmış oluyoruz. Bu noktadaki handikabı bazı istisnalar aşmış olsa da İslam dünyası halen uykusuna devam etmekte Asr- ı Saadet dönemine gözünü- yüzünü çevirip bugüne, yeryüzüne çevirip bakabilmiş değildir.
Tarih bugünden Asr- ı Saadet dönemine atlayış ile tanınmaya çalışılır. Bu iki dönem dışında yaşanan çağların çok büyük anlam ve önemi yoktur. Bozulmuş veya tahrif olmuş zamanlardır. Bu dönemlerde yaşanan mirasın bugün için değeri bulunmamaktadır. Emevi, Abbasi, Endülüs, Fatımi, Safevi Osmanlı tecrübesinin tarihsel bir olaylar zinciri olmasından öte bir anlam verilmez. Tarih algısı bu anlamda kopuktur. O güne ait olanlardan hangilerinin dine ait hangilerinin olmadığını ayıracak güç, basiret ve cesaretten yoksunuz.
İslam dini rahiplerin, hahamların ve diğer din adamlarının tasallutundan kurtarmak isterken, bu dine inananlar anlayışlarını sahabeler, şeyhler ve buna benzer gruplandırmaların tekeline koymaya çalışmaktadırlar. Dini anlayış ve yaşayış topluma indirgenmemeye çalışılır. Çokça örnek verdiğimiz sahabe örnekliklerindeki olduğu gibi dönüşümler bir daha yaşanmayacaktır. Bu dönüşüm belli sınıflara hasredilmiştir. Müslüman tanımlaması yerine Sünni, şia, imam, şeyh gibi bir çok sınıflandırma ile din belli bir kesimin tekeline konulmaya çalışılmaktadır.
Müslümanlar için geçmiş tüm insanlığın tarihidir. Bu tarih içinde kendine miras kalan bir süreç muhakkak vardır. İnsanlığın var oluşunu ilgilendiren her durumla ilgilidir. Bu durumların algılanışında sağlıklı bir yol takip edilmediği zaman bu bilinç bizim ayaklarımıza dolanan ve ilerlememizi engelleyen bir bukağıya dönüşür. Kemal Tahir’in deyimiyle “Gerçekçi olabilmek zordur. Çünkü (gerçek) bir kez elde edilince sürgit kullanılamaz. Her durumda bir gerçekliği yeniden elde etmek gerekir.” Asr- ı Saadet dönemi değil bizim o döneme ait algımız Müslümanların bilincini köreltmektedir. Zaman geçtikçe ütopyaya dönüşen bu zaman gerçeklikten soyut bir halde anlamamızı zorlaştırmaktadır. Kur’an’ın yaşam pratiği sadece bir dönemde uygulanan dar bir sürece dönüştürülmektedir. Geçmiş ve geleceği zindanlarımız olmaktan çıkarmalıyız. Ne ideal geçmiş ne de var olması umulan gelecek tasavvuru gerçektir. Var olan değişmeyen gerçek yaşadığımız andır, zamandır.