
Bağdat;
Düştün dediler, inanmadım. Yağmalandı dediler, inanmadım. Çocukların baharı göremedi, anaların çiçekler ekemedi dediler, inanmadım. Babaların, önce lanet okumuş sonra alkış tutmuş dediler, inanmadım.
Sen ki; baharın ilk çiçek açtığı yerdin. Çocukları yetiştiren, yağmur tanelerinin toprağına düşmek için acele ettiği, ölmüşe hayat verendin. Senden esen rüzgârdan nasiplenmek için doğudan ve batıdan kuşlar yarışırcasına sana uçardı. Yükleminde senin olduğun cümlelerde, yemin lafızlarını kullanmaya gerek kalmıyordu güven duymak için. Seni vurmaya yeltenenlerin dedelerine insanlığı, harf üstüne harf koymayı öğretendin.
‘Önce sen vardın, sonra sen yoksun’ dediklerinde inanmadım. ‘Yağmalandı’ dediklerinde ‘ağlamadınız mı?’, ‘ağladık’ dediklerinde ‘saldırmadınız mı?’ dedim ya da ‘savunmadınız mı?’
Yollarında bir zamanlar, deve sırtında at üstünde evliyalar, enbiyalar geçerdi. Şimdi tank sırtında, uçak üstünde eşkıyalar geçiyor. Sen hep en güzel cevabı verdin zaten bugüne kadar vandallara ve onların kardeş zannettiğimiz yan dallarına… Yine susmayacaktın…
Kestiler yeşerttin, yıktılar büyüttün, onlar kırdıkça sen yaptın.
Ey şehir! Senin toprağın ya da taşların benim için bilmem ne memleketindeki taş ve topraktan farklı değil. Ağlamam, petrolüne, zenginliğine ya da 7000 yıllık Medeniyet Müze’nin harab olmasına değil.
Ağlamam, o toprağa efendilerimin ayak basmasınadır ve o toprağın tozuna yüz sürenlerden gelen, mezardakilerini bile titreten, ‘AH’ sesinedir. Ağlamam, o toprağını şimdi, hedefimin tam on ikisine koyduğum, kendi varlıklarını dahi kavrayamayan kişilerin çiğnemesinedir.
Bağdat düşmez, bir bir putlar düşer ve yeni dikilecek putları da biz düşüreceğiz. Efendilerim, İstanbul’a giden yolu Bağdat’tan çizmişlerdi. Şimdi de Bağdat’a İstanbul’dan bir sel gidecek ve Hakk’ı tutmak neyi getirir, görülecek.
Bağdat,
Senin çocukların ölmedi, onları aldı her şeye güç yetiren ve bizim çocukları sana amade kılacak. Bütün tuzakları altüst edecek bir tuzakla zalimlerin hesabını görecek ‘Bir Hesabı Olan…’
‘Sana anaların da ağıt yakarmıymış’ dedim. Hayır, yanıldım. Onlar bizim analarımıza ağıtlar yaktılar. Bir evlat mı, bir yiğit mi yetiştirmediniz, ya da bize mi yetişmedi diye…
Babaların Bağdat, önce lanet okumuş sonra da alkış tutmuşlardı. ‘İnanmadım’ dedim. Senin babaların seni yetiştirenlerdi. Mekke’den sana, senden İstanbul’a yol uzatanlardı. Onlar hiç alkış tutmadı, hiç lanet de etmediler.
Hidayet istediler, feraset dilediler ve dirayet beklediler…
Dicle’nin kenarında bir kuzunun ayağı kaydı, bir yürek yandı. Ve şimdi Dicle’nin kenarında, sahranın ortasında bir ayak tankın altına girdi. Binlerce yürek yandı. Ve binlerce Ömer sana koşuyor.
Şah damarından yakalamışlardı değerlerimizin. Beyne giden kanı durdurmaya çalıştılar, ölmedik, baygınlık geçirdik. Göremedik neler olup bittiğini…
Kim bilir; sekiz yıl öncesinden bütün bunların hesabı yapılmıştı ve şimdi sekiz çocuk, sekiz ana, sekiz baba, sekiz yiğit, sekiz şehadet parmağı önlerine dikilecekti. Ne sana bunlar olacaktı, ne de bizde başka bir baharın beklentisi kalacaktı.
Dedim ya Bağdat; Mekke’den sana gelen yol, İstanbul’a çizilmişti. Şimdi de, İstanbul’da sekiz şehadet parmağı göğe yükselmiş. Şam’a, Kudüs’e, Kıbrıs’a, doğuya ve batıya, kutlu yolculuğun yolunu çiziyor.
‘Bağdat; karar inmeden yolculuk mu son bulur…’