Hüseyin Üzmez’in korktuğu başına geldi. Hüseyin Üzmez, üzdü. Kimleri üzdü peki? Söylenenleri yaşayan bir insanın, (doğruysa) üzüleceği bir şey yoktur. Allah’tan utanmayanın kulundan çekineceği bir şey olamaz. Üzülen, ahlaki yozluğun ayyuka çıktığı bu zamanda ahlak iddiası ile duruşlarını sağlamlaştırmaya çalışan insanlar oldu.
Dinin ve dindarların üzerine garip saldırılar var. “Her halt bunlarda” varsayımını her an doğrulatmaya hazır bilinçler kin dolu çıkarımlarıyla sonuç almaya çalışıyorlar. Ahlaksızlıklarına, ben ahlaklıymışım zaten dedirtecek haberlerle, psikolojik savaş senaryolarıyla durmaksızın devam ediyorlar. Dini, kültürünün bir öğesi olarak algılaması istenen, pratiğinde gösterdiği zaman yobaz yaftası takılan, seküler yaşamın hiçbir alanında inancını yaşamasına izin verilmeyen kitlelere sunulan bu tür örnekler ile dinden olmanın bilinçaltını ifşa etmişçesine, dinini yaşama savaşını verenler töhmet altında bırakılıyor.
Nasıl ki çağdaşlık, demokrasi, hümanizm gibi kavramlar bu zaman da her söyleme ahlaki bir renk katıyorsa din de benzer şekilde bu insanların düşüncelerine renk katıyor. Kimse (bilinçli seçimler hariç) kendisini dinin dışında tanımlamıyor. ‘Allah inancı’ ontolojik gerilimlerden kurtaran bir kavram/inanış olduğundan olsa gerek “en Allah’lı biziz, gerçekte müslümanlar bizleriz” teraneleri ile töhmet altında bırakılan mütedeyyin insanlar medyaya yansıyan sapkınlık olaylarıyla ilişkilendirilip, ithamlar doğrulanmaya çalışılıyor.
Hüseyin Üzmez olayıyla yaşananlar, dindar kesimin çokça konuşulduğu ve gündemi meşgul ettiği bu zamanda iktidar alanında istenmeyen dini, ahlaki alana taşıdı. Ahlaksızlık, Hüseyin Üzmez üzerinden İslam ile kendisini tanımlayan kimliklere saldırıya dönüştü. Peygamberin evliliğinden, şeyhlerin cinsel güçlerindeki kerametine, çok kadınlı İslamcı patronların özel yaşamlarına ve medyadaki din savunucularının ahlaki zaafları biranda gündemin konusu oldu. Sapkınlıkları haber yapmakta usta olan medya, bu tür eylemlerin içine dinin ruhsatlarını dahil ederek, siyasi parti liderlerinin bile üzerinden muhalefet yaptığı bir alana taşıdı.
Toplumun ilgisini yoğunlaştırdığı, ‘acaba bu insanlar ne diyorlar’ dediği bir zamanda bu tür kişiler üzerinden geleneği ve inançları sorgular hale getirmek, toplumun genelinde görülen ahlaki yozlaşmaya gözlerini kapatarak İslam’ı suçlamak ve bunu yaparken iktidar alanları oluşturmak, yaşanan bu olaylar kadar iğrenç ve kazancı da bir o kadar mide bulandırıcıdır.
Medeni olamamış gruplar ötekileri çok zaman sokak ağzı küfürlerine karşılık gelecek örneklerle itham eder. Kendi inancının dışındaki hizipleri sapkın davranışların odağı olarak göstermeye çalışır. Toplumda yolsuzluk varsa, adam kayırmacılık alıp başını gittiyse kabahati biraz da olsun kendi örgütlenişinde bulmaz. Muhalif olmayı, aklın ve eleştirinin üzerinden değil ahlakın üzerinden karşı tarafı ahlaksızlaştırarak yapar. Bu anlamda toplumsal sapkınlıkları dinle ilişkilendirip ve onun dinamikleriyle açıklamaya çalışanlar, kendi iktidar alanlarının sonucunda oluşan bu tür örnekleri yükleyebilecekleri bir erk aramaktadırlar. Aslında bu, kabahatten saklamanın başka bir yoludur.
Genelin müslüman olduğu ve asıl dindarlığın kimseye bırakılmadığı bir anlayışta hiçbir müslümanın bu saldırılardan uzak tutulmaması gerekmez miydi? Çağdaş kriminoloji, suçu kişinin eylemi saydığı kadar toplumsal yapının bir ürünü olarak da görmüyor mu? Toplumda ortaya çıkan sapkınlıklardan iktidar olmasına izin verilmeyen din neden sorumlu olsun? Herkes bir başkasından dindarsa ve din herkesin dini ise, dini kesim gibi tabakalaştırmalarla ne yapılmak isteniyor? Dini kesimlere bırakılmayan dindarlığı ya da onlara öğretilmeye çalışılan ahlakı, düşmanlık yapmadan ve düşman olduklarına inandırmadan yapmaları gerekmez miydi? Dinli olanları dinsizce vurmaları ve yine dinli taraflarıyla çelişkilerini göstermeleri, bu insanları insan olarak göremediklerinin de bir göstergesi değil midir? İğrendikleri insanlara,
“hani siz melektiniz” muamelesi ahlaksızlığın, art niyetin başka bir şekli olmasın!...
Her türlü din dışı olgunun yaşanmasına izin verildiği ve kamusal alanda dinin emirlerinin yasaklandığı, özgürlüklerin olabildiğince serbest bırakıldığı bir yönelişte, her gurubun içinde olabilecek sapkınlıkların bireysel eylemler olarak görülmesi gerekirdi. Türbanlı kızların bar görüntüleri, parklardaki sarmaş dolaş halleri, şehir eğlencelerindeki göbek atışları herkesin dindar olduğu ve dinin herkes tarafında sahiplenildiği bir ortamda sapma olarak algılanmaması, ‘müslümanım’ diyerek kendini tanımlayan diğer insanlar gibi davranışları normal karşılanmalıydı.
Hüseyin Üzmez kendisini İslam inancın temsilcisi gibi göstermezken ve “ben bu inancın ancak iti olabilirim” derken, İslamcı kesimin sesi ve temsilcisi konumuna getirilivermesi ve bütün İslami birikimin töhmet altında bırakılması ve yaşananlara dini nüveler aranması İslam düşmanlarının İslam’ı sindirme ve hayat dışı bırakma çabasının başka bir şeklidir..Üzmez diğer gazetelerdeki yazarlar gibi köşesi olan ve günü birlik siyasi olayları kendince yorumlayan, yazarlığı meslek haline getirmiş sadece bir kişidir. Yaşadıklarıyla yaşattığı çelişki ancak kendisine çok inanmış okuyucularını üzebilir.
Yapılması gereken bir inancın sorgulanması değil meslek etiği ve kamu hukuku açısından sorumlu olduğu alanlara hesap vermesidir. Keyfini nasıl yaşıyorsa aynı şekilde cezasını çekmesidir. Okuyucuların okudukları yazarların özel hayatlarını bilmesi ne kadar mümkündür. Üstelik bilebilmelerinin imkanı var mıdır?
İslami düşüncenin şekillenişine katkısı olmuş öyle şahsiyetler vardır ki bu insanlar erdemleri ve yaşama şekilleriyle örnek olmuşlar, hayatları ile bizlere nasıl müslüman olunacağının önderliğini de yapmışlardır. İmam-ı Şafi’nin yaşadığı zorluklar, İmam-ı Azam’ın zindanlarda kamçılanarak şehit edilmesi, darağaçlarında verilen canlar… Örnek olacaksa eğer, peygamberlerin çilesine eş değer çileleri yaşayan terbiye abidelerinin yaşamları bu topraklardaki inanmış insanlara örnek olabilir.
Günümüz medeniyetine yön veren düşünce insanlarının hayatları, düşünceleri kadar bizlere örnek olacak olsaydı ve yaşamları bir baskıya dönüşseydi halimiz nice olurdu!... Bir Salvador Dali sanatıyla insanları aydınlatırken yaşamı ile bize örnek olabilir mi? Picasso’nun yaşamı hangi insana ahlaki bir yaptırım aracına dönüşebilir. Andre Gide’nin özel yaşamında nasıl bir sapkın olduğunu bilmeyen var mı? Nietzsche’nin kadın düşkünlüğü büyük filozofun düşüncelerine zeval getirmiş midir? Balzac kadar içki müptelası olsak dünyanın en fazla karakterini yaratan roman dehası olabilir miyiz? Dostoyevski’nin kumarda kaybetmeden yazamadığını bilen var mı? Yine Ahmet Hamdi Tanpınar’ın günlüklerini okumanızı salık veririm. Bir vekil ve Türkçe’yi en iyi kullanan ve kendi zamanının sanat dehası olan bir yazarın günlüklerine düştüğü ahlaki zaafları görün!!!... Onca zaman yayınlanmamasını ve neden sakıncalı görüldüğünü anlarsınız.
Hiçbir insan aşırılıklardan uzak değildir ve yaşamın insanı sürüklediği sınırda yenilen ve zaaflarına yenik düşen insanlar olacaktır. Basına yansıyan haberlerden hayata biraz bakabilenler çevresinde sapkınlıklara bulaşmış insanları bulmakta zorlanmayacaktır. Böyle bir zamanda dinle kendi yaşamına şekil vermeye çalışan insanları inançlarını referans göstererek suçlamak, ahlaksızlığın düşmanlığından öte inancın düşmanlığını yapmaktır.
Dindar olmanın ve ahlakla yükümlü hissetmenin insanı her daim kurtaran tarafı var mıdır? İşte buna hiç kimse evet diyemez. İnsan iyi olmaya meyilli olduğu kadar kötü olmaya da eğilimli bir varlıktır. İki durum arasında ki kötü olana sapmamak ve insanın otokontrol mekanizmasına sahip çıkması en büyük erdemliliktir.
İnsanlar, büyük insanların iyiliklerine ve ahlaklarındaki sanata bakarak o inancın neferleri olurlar. İsa’nın Havarileri kötü olsaydı insanlar ne kadar Hıristiyanlıktan bir kurtuluş bekleyebilirlerdi. İslam’ın Peygamberi bir kötülükle insanlara görünseydi bu dini insanlar ne kadar yaşanır görebilirdi?İslam’ın büyük şahsiyetleri kendi zamanlarının yozluğuna hayatlarını ortaya koyarak inançlarının fedaileri olmuş insanlardır. Hikmet olgusu ile insana yakın olmuşlar, insandaki aşırlıkların, kötülükleriyle iktidar olanların karşısında savaşmışlardır. İnananların davalarında sembol haline getirdikleri de bu insanlardır. Yoksa toplumdaki iyilik dolu inançlardan nemalanan, taraftar toplamak için rüzgarı arkasına alarak koşanlar değildir.
Yorumlar
Ve'l-Asr'ı Okumak
Çar, 28/05/2008 - 18:04 — Musab YasirKötülükler şeytandandır. Bir anda oluverenler. O kötülüğü şeytana atabiliriz. Ruhlarımız berraktır. Ama mekruhlar bile isteye yapılmaya devam edilirse haram olurlar. Sigara gibi. Gerçi artık cesur imamlarımız sigaraya direk haram deme noktasındalar, ama konumuz bu değil.
Şimdi ben bu provakatör vakit gazetesinin cemaziyyellevvel'ini bilirim. Ta BeklenenVakit'ken alır okurdum. Lamı cimi yok, Vakit'in adı Provakit olmalıdır. Aslında bu yorumu Ahmet Hakan & Y.Nuri Öztürk blogunun altına da girebilirdim. Arkadaşlar, Molla Kasım'lık veya Ebu Zerr'lik yapılsın demiyorum. Sadece saydam, steril, berrak olunsun. Şimdi ben bu provakit gazetesine yeniden abone oldum, zaten sık sık da alırım. Müslümanların ağır gazetesi böyle olmamalıydı. Yani bu adama köşe veriyorsunuz madem, neden adam gibi bir tavır koymadınız.
İşin basbayağı olduğunu, doğru olduğunu bile bile.. Şimdi bu vakit okuyan ve inanan, vakitçe bilinçleri yönlendirilmiş topluluğa mensup bir insanla konuşsam, bana Hüseyin üzmez'i savunmaya başlıyor. Vay efendim nikah yaparsa bize neymiş.. Bunların kafası kulaklarının arasında değil sanırım. Midem bulandı ve kısa kesip "selam" deyip ayrıldım oradan..
Bu bir tavır ve duruş meselesi. Ahmet Hakan'ın vakit hakkında yazdığı hemen herşeye katılıyorum. Şöyle Taraf'vari bir gazetemiz olamayacak mı? (birileri sakın Milli Gazete demesinler) Özgün bir duruş istiyorum. Mesela Hakan Albayrak'ın film projeli Sabah-Atv satışına dair yazdığı yazı muhteşemdi.
Bu bir kırkayak metodudur dostlar. Şu umre işine falan kalmadan vakit aboneliğimi bitirebilirim. Derin cemil Çiçek'e karşı nasıld a yumuşak bir geçişle "tam bir devlet adamı" deyiverdiler.
Ve'l-Asr'ı her toplantının başında okumak bir güzelliktir. Ama Ve'l-Asr'ın amacı nedir? Maksadı nedir? Kendilerine hakikati gösterenlere karşı edepsizce saldırmak mı? İlle de vakit okuyacak kardeşlere şunu diyorum. Mossad'ın gazetesini okuyor gibi okumayın tamam ama, vakit musluğunun altına da zihinleriniz açmayın tamamen. Bir özgün bilinç geliştirin. Şimdi bilinç, pirinç, ilginç'li bir cümle yazacam, bunu da İsmet Özel sardı başıma zaten.
Şimdi Abdullah Gül hakkında mason diyebilen fanatikler, Hüseyin Üzmez'in mason olduğuna dair sağlam bir kaynaktan bilgi alabilseler acaba inanırlar mı? Buna bilinçleri yeter mi?
Sözü fazla uzatmıyorum. Şöyle özgün adamlarlar dolu camiler istiyorum sigaracılardan arınmış. Çok şey mi istiyorum?
...gör ki raksederek ağlamak da varmış hesapta...
başını kuma saklayanlardan; Tiksindim!
Çar, 28/05/2008 - 23:24 — Ümit Demirgarnım guruldadı, midem éşidi, içim burkuldu, bi tuhaf oldum çünki aç garnıma éşi erik yidim! yoksa yukarıdaki iftiralarla, tutarsızlıklarla alakası olduğunu mu sandınız!
müfteri ne diyor; "müslümanların ağır gazetesi böyle olmamalıydı!" eee, burda ağırken neden "ben onun cemaziyyellevvel'ini bilirim" deme boşboğazlığında bulunuyor? şimdi nasıl oluyor da oluyor hem ağırken hem ben onun ne mal olduğunu bilirim, tutarsızlığı aynı yazı içinde veriliyor! tamam tahsil etiket, altın semer de bu kadar da olmaz yani!
nerden baksan tutarsızlık, nerden baksan ahmakça!
vakit'in akit olduğunu da bilecek yaşta mısın? mustafa karahasanoğluna bu iftirayı atacak kapasitede misin! mürşidim dediğin kıymetli hocanın yıllardır bu gazetede yazdığını görmezden mi gelirsin! kapsayan küme mantığından hepimiz gider miyiz senin iftiranlarınla!
vallahi kızgınım! işsiz zamanlarımda el emeğimle, alın terimle kazandığım yevmiyemin yarısına yakınını gider bu gazeteye verirdim. ki evdeki kızıma istediği bir külah dondurmayı alamamak pahasına! sonunda duyacağımız iftira bu muydu! yazık...
ama ne beklersin ki; ömer karaoğluna iftira atan birinden, III. akepe biatını yapan birinden, kendinden gayrı müslümanı radikal gören birinden... ne beklersin! bir boş iftiradır nasibimize düşen!
ey müfteri, sen mürşidim dediğin insan hakkındaki iftiraları duydun mu hiç! inanalım mı şimdi onlara! araştırma yapmadan, ciddiye alıp "biz onun cemaziyyellevvel'ini biliriz" mi diyelim! bu mudur saflarda omuz omuza vermek! gazetenin yaptığı üzmez'i savunmaktan öte mahkemenin sonuçlanmasını beklemek! nedir; bu tavır senin de mi zoruna gitti!
eleştirinin bile bir ölçüsü olmalı. üslubunu eleştir, tavrını eleştir... ama iftira atma! dengeli konuş, ahengi bozma!
git ahmet hakan oku, yaşar nuri'ye biat et, nihat gençin elini öp! n'aparsan yap ama müslümanlara iftira atma! iftira bumerang gibidir; gelir seni bulur!
_____________________________________
Ey menba-ı ÂŞK! Gönlüme kıldığın nazar-ı mehabbet kadardır kıymetim...
Ümit'çim
Per, 29/05/2008 - 08:08 — Musab YasirHiç zorlama istersen.. Gerçekten de çok uzağız. Gerçekten. Bunu bütün samimiyetimle yazıyorum. Mizan, adalet vesair. Ayrıca hayatta en hakiki mürşid Kur'an'dır.
Bak dostum. Şu yukarıda yazdıklarını tekrar okursan, sınırı çokça aşanlardan olduğunu görürsün. Eğer şu anda da aynıysan, ve senin için bir önemi varsa; ahiretlik bir durum sözkonusudur.
...gör ki raksederek ağlamak da varmış hesapta...
o yandasın, bu yandasın...
Per, 29/05/2008 - 10:19 — Ümit DemirNasıl beceriyor bilmem
İkisi birden olmayı
"hayatta en hakiki mürşid Kur'andır" sözünle benim "senin mürşidin falandır" dememin ne alakası var, söyler misin! ben aksini mi dedim, o mu anlaşılır o tesbitimden!
kaldı ki senin ifaden bu;
Mus'ab Yasir genellikle rüyalarda yaşamasıyla beraber bazen de İstanbul'dadır. Mürşidlerden bir mürşid olarak Mustafa İslamoğlu ekolünü tercih etmiş olmakla beraber, tasavvufa da dönüktür.
hakikaten, nasıl beceriyorsun her ikisi birden olmayı!
mürşidim dediğin insan arif çevikel müstearıyla vakit gazetesinde yıllarca yazdı! eğer iftiran doğruysa provakasyona sebeb olan bir mürşidin var.
çim'lerle samimi poz havası vermene, ortalığı yeşertmene gerek yok, cidden uzağız birbirimize! sen ahc'ye yakınlaşmaya başladıktan sonra yanar döner bir renge bürünmeye başlamışsın. dünyan ve ahretin için tehlikeli bu durum...
evet, olay yine hak hukuk son noktasına geldi. kendimiz ağzımıza geleni söylerken hak hukuk ahret çerezdi sanki!
sondur bu yorumum sana... kıymetini bil!
_____________________________________
Ey menba-ı ÂŞK! Gönlüme kıldığın nazar-ı mehabbet kadardır kıymetim...
Selametle
Per, 29/05/2008 - 12:58 — Musab YasirSeni "muhatabının ağzının payını vermiş olma" hissiyle başbaşa bırakıyorum. Birisi sana köşe yazarlığıyla genel yayın yönetmenliği arasındaki farkı anlatır mı bilmem.
Senin için değil, ama diğer insanlar için birşeyler yazmam gerekir. Sanırım sen kinde boğulmuşsun. Şimdi ukalalıkta son noktaya gelmişsin kardeşim. Neyin kıymetini bileceğim ben? Yorumlarında ne değer var da o değere karşılık bir kıymet bilecekmişim? Bir üstteki yorumunda bana "eşek" demedin mi altın semer vurgusuyla? Senin zihnine cevap verecek de değilim aslında ama, işte kamuya cevap veriyorum ben.
Evet, ben Vakit'in din anlayışından çok uzaktayım ve evet ben Mustafa İslamoğlu'nun anlayışına çok yakınım.
bak senin o kıymetli zekân bana neler demiş: "deme boşboğazlığında bulunuyor? şimdi nasıl oluyor da oluyor hem ağırken hem ben onun ne mal olduğunu bilirim, tutarsızlığı aynı yazı içinde veriliyor! tamam tahsil etiket, altın semer de bu kadar da olmaz yani!" burada kaç kilo hakaret ve kaç kilo kul hakkı var bay Vakit? Senin Hasan Karakaya'dan ne farkın var ayrıca?
Senin gocunduğun yer ile yaranın olduğu yer şunlar olmasın:" Ve'l-Asr'ı her toplantının başında okumak bir güzelliktir. Ama Ve'l-Asr'ın amacı nedir? Maksadı nedir? Kendilerine hakikati gösterenlere karşı edepsizce saldırmak mı? İlle de vakit okuyacak kardeşlere şunu diyorum. Mossad'ın gazetesini okuyor gibi okumayın tamam ama, vakit musluğunun altına da zihinleriniz açmayın tamamen."
Senin din anlayışın, hayat anlayışın sana; benimki de bana. Daha fazla bulandırma artık.
...gör ki raksederek ağlamak da varmış hesapta...
Üzgünler "Ümmet"i
Çar, 28/05/2008 - 21:43 — Nadir MarmaraBir insan yasadışı bir eylemde bulunsa, demokratik yönetim prensipleri gereği, söz konusu eylemi yapan insan suçludur, yasa değil. Bu çağdaş hukukun prensibidir. Aynı şey dinsel yapıda da geçerlidir. Yani kimliğine, konumune ve söylemine bakılmaksızın bir dindar herhangi bir din dışı eylemde bulunursa, sorumluluk sahibi kendisidir. Ama sorun şu: biz, özellikle de çağdaş dönemde söyleme değil, söylemde bulunanları kutsal mercii olarak görmekteyiz. Cemaatler, dini söylemlerinden ziyade hocalarının şahsiyetini, dindarlar dinden ziyade dindarlarının kimliğini belirleyici edindiğinden, söz konusu kişilerin yapısında beliren en ufak bir belirsizlik toplumsal bir kaosa neden olmaktadır.
Zaman zaman Batı'da Vatikan çevresinde bir dizi "cinsel sapıklıklar", özellikle de "çocuk tecavüzleri" medyanın gündemine yansır ve hatta bu konuları temel alan bir dizi filimler de gündeme gelmektedir. Ancak, Batı medyasında Hıristiyanlık sorgulanmaz, sorguya çekilenler kişiler ve kurumlardır. Aynı şeyin Doğu yüzü tam bir kaosa dönüşür. Hep dönüştürenler mi suçlu? Evet, dönüştürenler suçlu, ama dönüştürülmeye müsait olanlar da aynı orada suç ortağı.
Siz, İslam davası yükünü kişilerin sırtına yüklerseniz, her daim "üzülmeye" hazır dinamit konumundasınız demektir. Her lider bir kesimin malı. Her kesim de bir liderin. Kimsenin başkasının liderini eleştirme, fikir beyanında bulunma yetkisi yok. En ufak bir değerlendiremnin külfeti "cehenneme" kadar yol alıyor.
Kişilerin söylemleri kendileştirme hakları vardır. Bu hak kutsaldır. Bir insan marksiste olabilir, panteist de. Ama o insan marksist ve panteist söylemin kendisi olamaz. Ve, o insan, söylemini kendi kişisel varlığının tek açılımı olarak sunamaz. Düşünce, içeriğine bakılmaksızın her kese açıktır. Düşüncenin doğasındadır bu. Din hakeza. Dindarın kişisel varlığı dinin tamamı değildir.
Günümüzde bir şeyler üzerinden çıkış yapmak, modaların en yaygını. Bundan daha yaygın olanı ise, bir şeyler üzerinden çıkış yapanların o şeyin bizzat kendisi olarak özümsenmesi. O halde "üzülme trajedisi" kaçınılmazdır.
Müslümanlar çağdaş dönemde üzüntüleriyle gündeme gelirler. Filistin bir üzüntü, Irak hakeza. F.Ş olayı üzüntü. Baş örtüsü üzüntü. Üzdükçe üzülecek bir "ümmet" yapısı. Toplumun kişiye dönük söylem yapılarının altında gizli bir "sadizm" çekirdeği mevcut. Her an patlayacak Big-beng.
Bu patlamaya karşı modern söylemlerde geliştirilmiş. Örneğin "komplo", "bizi yıpratmak istiyorlar", "masonların işi". Olmadı, suç kanıtlandı mı, bu defa savunma ağız değiştiriyor: "o zaten aramıza sızdırılmış bir ajan", "satılmış" ved.
Uzağa gitmeyelim, dinden ziyade "asr-ı saadet" hayranlığının konuşulduğu bir sitedeyiz. "Asr-ı saadet" söylemiyle, aslında neyin istendiği kestirilemiyor. Huzur mu, refah mı, doğruluk mu, gerçeklik mi, şeriat mı? Sanki, bu din "asr-ı saadet"ler döneminde yaşanmak için indirilmiş? Veya, yakın bir tarihte yine bu sitede gündeme gelmişti: "Saadet partisine oy vermeyenleri üstü örtülü cehenneme bilet kazanmış addediliyordu". Mazallah, Allah muhafaza yarin bu parti içinde istenmeyen bir olay vukuu gelse, bu partiye oy verenlerin "cennet"teki yerleri ne olacak acaba?
Eskiden günümüze bir "üzülmezler listesi" yapsanız, her şahsın bedeninde bir parça günahın olduğunu fark edersiniz. Bu söylem eğer üzülmezler şeceresiyle ayaktaysa, o zaman kendi adıma yeni üzülmezlerle üzülmemenizi temenni ediyorum.
Bir itirazınız mı var..?
Per, 29/05/2008 - 15:33 — Muammer Derin"Uzağa gitmeyelim, dinden ziyade "asr-ı saadet" hayranlığının konuşulduğu bir sitedeyiz. "Asr-ı saadet" söylemiyle, aslında neyin istendiği kestirilemiyor"
Öncelikle "Seküler Bilim'e İslami Bakış" başlıklı makalemi okumanızı tavsiye ettikten, sonra kendi adıma cevaplıyayım. Otobanları kapatıp, ulaşımın develerle yapılmasını istiyorum..! Var mı bir itirazınız?!
"Aman" efendim!
Cum, 30/05/2008 - 05:19 — Nadir Marmara"Aman" efendim! Ne münasebet. Serap gördünüz her halde?
Malum, otoban da çöl gibidir.
Not: Makalenizin adresini de verseniz ziyadesiyle memnun olurum?
Saygılarımla...
Asr-ı saadet dönemine
Cum, 30/05/2008 - 17:24 — Muammer DerinAsr-ı saadet dönemine hayranlık duyulması da dahil, insanlar neden geçmişe özlem duyarlar? Verilecek en çarpıcı cevap; "Yaşadığı dönemin ahvalinden hoşnut olmamak, rahasız ve huzursuz olmaktır" galiba!
Makale, dergiden alıntılanarak bir çok yerde yayınlanmış! Arama motorlarından kolayca ulaşılabilirsiniz ama, ben farklı bir yol izliyeceğim. Bir asr-ı saadet hayranı olarak, insanlığın geldiği noktadan duyduğum rahatsızlığı ifade babında, müsaade edilirse, konumuzla ilgili olmayan bölümleri çıkarıp yorum içinde sunmak istiyorum.
* * *
Hiç bir olgu, nesne, fiil ve failden bağımsız sorgulanmaz, yargılanmaz, "yararlı" "zararlı" nitelemeleri ile değerlendirilmez; Tanımlanır ancak.
Bilim ve teknoloji hayatın öznesi (faili) değildir. Hayatın unsurlarındandır. Dolayısı ile felsefi olarak, "yararlı bilim" "zararlı bilim" tartışması yapılamaz. Özne (fail) olan insanın, bilimi kullanmakta ki amacı tartışılır. Amaç doğru mudur? yanlış mıdır?
Her nesnenin, olgunun, yüklemleri ile ilişkilendirerek "yararlı" veya "zararlı" olduğunu söylemek mümkündür. Yargılanan, nesne veya olgu değil, fiil ve faildir. İnsanı da sorgularken, yargılarken, suçlarken överken, varlık olarak insanı değil, eylemlerini (söz ve davranışları) yargılıyoruz aslında. Dolayısı ile sürekli olarak, "bilimi ve teknolojiyi" suçlamıyoruz savunmasına gerek yok!
Bilim ve teknoloji insanlığa faydalı mıdır ? sorusunun, teorik olarak cevabını ararsanız farklı sonuçlara ulaşırsınız. Halbuki, "Bilim ve teknolojinin" insanlığı getirdiği noktayı sorgulamak için faraziyelere ihtiyaç yoktur.! İhtimal hesapları yapmaya da hacet yok! Somut göstergeler, istatıstik veriler, bütün çıplaklığı ile cevaplıyor soruyu; Bilim ve teknolojinin ilerlemesi, insanlığın gelişmesine değil! Vahşileşip ilkelleşmesine neden olmuştur!
* * *
Alak suresinin ilk beş ayetinin , Kur'anın nazil olan ilk ayetleri olduğunda ihtilaf yoktur. Hz.
Muhammedin (a.s) vahiy ile tanışması gibi hususiyetinden ayrı, Kuranın ilk ayetleri olmaları
hasebiyle de incelenmesi gerekir. "O, insanı bir alak'tan yarattı." Ayeti kerime, "eşrefi mahluk"
olan insanın, Allahın ikramı, ona bilmediklerini öğretmesi ile bu seviyeye yükseldiğini, insanın,
aynı zamanda kendisine bilmediklerini öğreten, kerem sahibi yaratıcısını inkar edecek (öğretilenleri unutacak, nankörlük edecek) beşeri zaaflara sahip, hakir bir varlık olduğuna işaret ediyor. "O, insanı bir alak'tan (Kan pıhtısı, meni, enbiyo) yarattı." Vahyin muhatabı olan insana bu gerçek hatırlatılıyor. OKU emri ile, hatırlaması istenirken, bu okumanın bir şartı da belirtiliyor; "Rabbinin ismiyle oku..Ki O yaratandır"
Allahı (c.c) Kainatın yaratıcısı olarak tanımadan ve onun adıyla okunmadan, Allahın kerem sahibi olduğunu ve insana bilmediklerini öğreterek onu mahlukatın en şereflisi yaptığını hatırlamak
(kavramak, anlamak) mümkün değildir. Varlığı tanıması, hayatı anlamlandırması, ve kendisini hayatın içinde doğru olarak konumlandırması da mümkün değildir.
İNSANOĞLU, kainat (doğa) ilimlerini okumaya, öğrenmeye "Rabbinin adıyla.. "başlamadıysa; Gelişmesi, tekamül etmesi MUHALdir! Bu GERÇEK, aksi iddia edilemiyecek TECRÜBELERLE
sabittir!
Kulluğu reddeden insanın, gizli ya da açıkça uluhiyet iddia etmesi kaçınılmazdır? BİLGİ güçtür! Bu güç, varlığı var edenle ilişkilendiremeyenlerin eline geçtiğinde, VARLIĞI ele geçirip ona hükmetmek istemesi "tabiidir!" Haddi aşıp, sınır tanımayanların bir yerde durmasını bekleyemezsiniz!
Öte yandan, hayatın sahibi var! O nun, hayatı yaşanır kılan ilkeleri, prensipleri var! Bu ilkeler çiğnenir, prensipler terkedilirse, yani fıtrata aykırı müdahalelerde bulunursa, HAYAT yaşanırlılığını kaybedecektir! Gelinen nokta burasıdır! (Birileri buna, bilim ve teknolojik GELİŞME diyor.)
Dünya ÇÖL oluyor. YAŞAM kaynakları hızla tükeniyor! Açlık, savaşlar, toplu katliamlar, sosyal felaketler karşısında ki insanın tepkisi nedir? Ürettiği teknoloji ile FELAKET senaryoları yazmaktan başka! O kadar İLKEL ve VAHŞİ ki insanoğlu! Hala "Rabbinin ismiyle OKU" mayı reddedip Ahmakça neden bu hale gelindiğini, insanlığın karşılaştığı felaketlerin sebeplerini tartışıyor...HALA!
"Başımıza bu gelenler nedir diye sorup duranlara De ki; SORUP DURDUĞUNUZ KENDİ ELLERİNİZLE YAPTIKLARINIZDIR." Rabbinin adıyla okusa idi, cevabı bilecekti. Benim açımdan, "üretilen teknolojinin faziletleri" gibi bir tartışma YOK! Kahrolsun "Teknoloji !!!" Kahroldu da! Farkında değil misiniz?
* * *
Bilimin sekülerleşmesinin tek sebebi, insanoğlunun sınırları da sorumluluklarını da reddedip, haddini aşarak Allahın koyduğu evrensel yasaları tanımamasıdır. Yani Hududullahın (Allahın koyduğu sınırların) dışına çıkmasıdır. Enaniyet dizginlenemezse azar; Uluhiyet iddia eder! Varlığı ele geçirip kainata hükmetme arzusu başlar. Bu arzusunun esiri olan insanoğlu yaratıldığı ilk günden itibaren, GÜCÜN bilgide olduğunu keşfetmiştir. Elde ettikçe azmış! Daha çok elde ettikçe daha çok azmıştır! Çağın fravunlarının geçmiştekilerden hiç bir NİTELİK farkı yoktur!
Seküler bilimin ürettiği "gelişme" olarak nitelendirilen bilgi ve teknolojisinde HİKMET yoktur! AHLAK yoktur! İNSANİ değerler yoktur. MARİFET yoktur. İLMİ HAYSİYETTEN eser yoktur!
Kur'anın tasvir ettiği kamil (tekamül etmiş gelişmiş) insan, doğayı katletme pahasına teknoloji üretemez! Allahın koyduğu evrensel yasalar, bilim adına yaşam kaynaklarını yok etmenize izin vermez! Asker - sivil ayrımı yapmadan, bir şehri bir mahalleyi yok edecek teknolojinin üretimine de, kullanılmasına da izin vermez!
Allah, ısrafı haram kılmıştır! İnsanları tüketmeye YÖNLENDİREMEZSİNİZ! Allahın koyduğu yasaları
tanımayanlarla, onların YÖNTEMLERİ ile (ister bilim adına ister ekonomi adına) yarışmaya
kalkarsanız, sizi iki sonuç bekler. Ya haddi aşmaz hududullahı gözetirsiniz; Şartlar eşit olmadığından "geride" kalırsınız! Ya da, farkında bile olmadan onlara dönersiniz!
Dolayısı ile böyle bir yarış yok! Söz konusu olan iki, farklı dünya, iki farklı yaşamdır. Siz, tercih yapmak zorundasınız.
Bu noktada, Allahın koyduğu evrensel yasaları tanımayanların, bilim adına, her türlü sorumluluktan muaf, her türlü imtiyazlara sahip olmaları mı gerekiyor? İtiraz edenler kafalarını kuma gömmüş
mü oluyor? (keşke müdahale edecek gücümüz olsa!) Ancak bizim tavrımız ne olmalı?
Kaldı ki, sorumluluk yükleyen ahlaki ve hukuki sınırlamalar ENGEL değildir! Hele, Kainatın yaratılış sırlarını (Yaratılışa inanmayanlar için, nasıl oluştuğunu) anlamayı, mahiyetini öğrenmeyi amaçlayan, elde edilen bulguları insanlığın hizmetine veren BİLİM için hiç bir engel yoktur.
* * *
Sekülerleşme sadece bilimde mi? Edebiyat sekülerleşmedi mi? San'at sekülerleşmedi mi? Felsefe sekülerleşmedi mi? Düşünce sekülerleşmedi mi? Meseleyi bu yönüyle incelerseniz bir yıl oturup tartışmak zorunda kalırsınız! Konu gider, "aydınlanma" ya dayanır. "Modernizm"e dayanır! Gider batılılaşmaya dayanır! kurulan Barbarlık medeniyeti!" ne dayanır!
Çeşitli vesilelerle işaret ettim; Varlığa hükmedip insanlığı tahakküm altına almak isteyenler, öncelikle Allaha kul olmayı reddedip O'nun hükümlerini "mahkum" etmek zorundaydılar! Bunun için dini hayatın dışında tutmak, mümkünse hepten yok etmek, değilse bir yerlere sıkıstırıp kapamak zorundaydılar! Ya da kendilerine engel olmayacak bir "din" peydahlamak zorundaydılar! Ya da, "ehlileştirip" kendilerine boyun eğmelerini sağlamak zorundaydılar! Bu projelerin hepsi tezgahlandı ve tezgahlanmaya devam ediyor. Aslında son 200 yıl, yüzlerce binlerce yıllık çabalarının nispeten elde edilen sonuçlarıdır.
Bu nisbi "başarı", müslümanları yenilmişlik psikolojisine sokmuş olabilir mi? EVET! Mağlubiyet hissi ile dağılmış olabilirler mi? EVET!
Ancaak! Bu noktada müslümanlar, bir açmazla, bir çıkmazla karşı karşıya değiller mi? Sorusu soruluyorsa; HAYIR!
Eğer yarı müslüman yarı müşrik değillerse! Eğer İSLAMIN kendi değerleri ile, insanlığa bir HAYAT önerdiğini bilirlerse! Başkalarının senaryolarında figüranlığa tenezzül etmeyip, kendi ÖYKÜLERİNİ
yazacak haysiyete sahiplerse! HAYIR!
Müslümanların işleri kolay değil elbette! Hatta işleri ZOR! Ancak, hiç bir açmazla, çıkmazla karşı karşıya değiller!
Din hayat nizamıdır. İslam, insanlığa kendi değerleri ile bir yaşam öneriyor. Hayatı ölümün ötesine ebediyyete
taşıyarak..
Müslümanların sorunu tam bu noktada! İslamın Hayatı ebediyete taşıyan yaşam önerisini özümseyip sahiplenmek yerine, çağın fravunlarının kurguladığı (doğumla ölüm arasına sıkıştırılmış) hayata yamanma peşindeler ise, bu gerçeğin farkına varana kadar herkes kendi masalında "yaşamaya" devam edecektir!
* * *
Şimdi yine "Ya hu! Bu asr-ı saadet hayranları tam olarak ne istiyorlar?" diye soracak mısınız?
Çölde serap görme'nin, yadırganacak bir yanı yok! İzahı da bizim açımızdan mümkündür. Siz; maharetiniz varsa eğer, "toplumsal halüsinasyon" sorununa bir el atın......Sevabına..!
Birde, üstü açık kalıp, gördüğü rüyaları hayr'a yoranlar var! Ne işiniz var ASR-I SAADET hayranlarıyla!
Hem, asr-ı saadeti anlamak çok zamanınızı alır, hem de biz, "otobanların kapanıp, ulaşımın develerle yapılmasını istiyoruz!!!" Ve bu talebimizi internet teknolojisini kullanarak duyuruyoruz! Biraz karmaşık yani!
Size de uyarsa başım üstüne!
Bir Soru Daha.
Cts, 31/05/2008 - 15:52 — Nadir MarmaraSayın yorumcuya, söz konusu makaleyi özetleyip ilgimize sunduğu için şükranlarımı sunarım. Ama kendilerine, acizane bir soru daha yöneltmek bahtiyarlığını bana tanımalarını istirham ederim.
Soru şu: Asr-ı Saâdet ne demektir?
Saygılarımla
İstirham ederim sayın sorgucu..!
Cts, 31/05/2008 - 21:40 — Muammer Derin1. Önce, diplomatik nezakettten oldum olası hazzetmemiş birisi olarak, nezaketin bu kadar "zorlanmasının" ifadeyi de "bayağılaştırdığını" söyliyeyim!
2. "Uzağa gitmeyelim, dinden ziyade "asr-ı saadet" hayranlığının konuşulduğu bir sitedeyiz. "Asr-ı saadet" söylemiyle, aslında neyin istendiği kestirilemiyor. Huzur mu, refah mı, doğruluk mu, gerçeklik mi, şeriat mı? Sanki, bu din "asr-ı saadet"ler döneminde yaşanmak için indirilmiş?" Bu cümleleri hatırladınız mı?
Benim "yorumcu" olarak bu cümlelere itirazen yazdıklarımı hatırladınız mı? Tartışma adabı; öncelikle kurduğunuz bu cümlelere gelen itiraz üzerine, AÇIKLAMA yapmanızı gerektirirdi!!!
Siz, anlamını bilmediğiniz, ya da hiç bir anlam yüklemediğiniz, ya da, hangi anlamda itiraz ettiğinizi belirtmediğiniz bir kavramı, hangi açıdan tartışacaksınız? Açıklamak zorunda değil misiniz?
3. "dinden ziyade "asr-ı saadet" hayranlığının konuşulduğu bir sitedeyiz." Bu iddianızı kanıtlayacak, yaptığınız GENELLEMEYİ doğrulayacak, ÖRNEKLER göstermek zorunda değil misiniz? Siz sadece istihzalı sorular mı soracaksınız? Biz yorumcu, siz sorgucu musunuz? Kim, size, bu dinin "asr-ı saadet"ler döneminde yaşanmak için indirildiğini söyledi? Ya da ima eden, ya da ifadeleri o anlama gelen kimdir? Nerede söylemiş veya yazmış?
"Asrı saadet" den övgüyle, özlemle söz edenlere, ya da günümüzde karşılaşılan sorunlara "Asrı saadet"e vurgu yaparak çözüm aramayı yöntem olarak benimseyenlere, "yöntem" konusunda, ya da hangi açıdan itiraz ettiğinizi söyliyemiyor musunuz?
4. "Ama kendilerine, acizane bir soru daha yöneltmek bahtiyarlığını bana tanımalarını istirham ederim. Soru şu: Asr-ı Saâdet ne demektir?" Bu kadar mı sayın sorgucu?
Asr-ı Saadet
Pzt, 02/06/2008 - 09:45 — Nadir MarmaraMaadem, bir asr-ı saadet dönemi İslam tarihinde mevcut ise, neden bizzat asr-ı saadet tanımı XX. Yüzyılın başında mason çevrelerce Hindistan'da ortaya çıkıyor?
Bu, sizin de sözünü ettiğiniz seküler bakış açısından üzerinde durulması gereken bir husus değil midir?
Saygılarımla
kalblerin kıblesi
Pzt, 02/06/2008 - 08:58 — Ümit Demirüzmez üzebilir, peygamberin vahy katibi dinden dönebilir, kerbela peygamber torunun kanına boyanabilir... fakat en önemlisi tüm bu yanlışların doğru gibi savunulmasıdır, bu yanlışlar üzerine hayat binasının yapılmasıdır.
elin oğlu bu açıkları bulunca elbette senin gözünün yaşına bakmaz vurur sana! beşiktaşın ingiliz takımından sekiz yediği maçı anlatmış sinan engin, "maç beş sıfır oldu, yabancı hoca hâla takımına hücum emri veriyordu. adamların acıması yok!"
affetmezler yani! o zaman biz hemen her adımda kılı kırk yararcasına ince eleyip sık dokumak zorundayız. üzmez'in kitabını okuyanlar yazmıştı, ilk eşiyle evliyken şimdiki eşi olan bayan hakkında şöyle ifadeler kullanmış kitabında; "Eşimden boşanmadan, onu nikahıma almadan; günaha, cehennemde yanmaya, sorulacak hesaba razı olurdum!"
aynı şekilde okan şahin kardeşimin şu yorumundaki savunduğu düşünceyi alıp üzmez'in söylediği sözün karşı kefesine koyalım.
"ikinci kadın şarkıda geçtiği gibi belki de imkansız aşkların kadınıdır. kadınlara kadın olmayı öğreten kadındır. bir erkeğin ruhunu okuyabilen ve onun dünyasını dindiren bir mabettir belkide...
ikinci kadın bütün dünyayı karşına alabilen aşkın kadınıdır. "
hemen her insanın bir zaafiyeti olabilir. fakat bunu belli etmesi, belli ederken de baş üstüne alıp süsleyip püslemesi üzmez olayında da görüldüğü gibi bir gün karşımıza büyük bir hata/yanlış/komplo olarak çıkabilir Allah muhafaza!
üzmez'in şahsî hayatında gizli saklı ne yaptığı kimsenin ilgi alanına girmez. ama yanlışını savunmadaki cüret başka insanları da etkileyeceği için birilerinin mutlaka aksi tavır koyup doğruyu söylemesi icab ederdi.
islamoğlu hocanın tasavvuru yeniden inşa etmek gibi bir düşüncesi var. evet; fikrimiz, düşüncemiz çok farklı akımlardan etkileniyor, tabiri caizse trojan, virüs, truva atı..vb. kapıp hem tefekkür gücümüz azalıyor/yavaşlıyor hem de yanlış sonuçlara ulaşabiliyoruz.
başörtüsü konusunda "biz günahlardan yakınmıyoruz, eğrinin doğru olarak algılanmasına ve bu eğriye inanılıp hayatın çürük zemine ikame edilmesi tehlikesine işaret ediyoruz" derken bu hatalara düşmemek için diyorduk. ayşegül genç kardeşimle sakal mevzusu yaparken de demek istediğim buydu! yoksa Allah bizden günahsız bir yaşantı beklentisinde değil zaten. sadece hakkı hak olarak, batılı batıl olarak bilelim ve bunu kalben tasdik edelim. hayatımız istemeden günaha bulansa bile en azından kalbimizin kıblesi hakk'tan gayrı bir yönü göstermesin!
muhabbetle,
_____________________________________
Ey menba-ı ÂŞK! Gönlüme kıldığın nazar-ı mehabbet kadardır kıymetim...