Adem peygamber ve Havva anamız cennette dolaşırlarken, şeytan bir vesveseyle sokulur yanlarına : "Sizi Yaradan o meyvayı niçin yasakladı haberiniz var mı? Şayet o meyvadan yemiş olursanız, burada ebedi olarak kalacaksınız". Bu vesveseyle irkilen anne ve babamız, cennette ebedî olarak kalamama 'kaygı'sıyla yediler yasaklanan meyvayı. Ve ilk sürgün...
Yeryüzüne sürgün edilen Adem peygamber, nankörlüğünün farkına vardı. Oysa ne çok seviyordu kendisini Yaratmış olanı. Ve sevdiği Rabbinin kendisinden râzı olmayacağı 'kaygı'sıyla günahından istiğfar etti. Ve ilk tevbe...
Hâbil daha güzel olan kadınla olacaktı ve kurbanı kabul edilen o idi. Kabil ise daha az güzel olanla evlenecekti, ve kurbanı kabul edilmemişti. Habilin, insanlar arasında daha çok ilgi uyandıracağı ve daha saygın bir konuma sahip olacağı 'kaygı'sına kapılan Kabil, taş attı kardeşinin kafasına. Ve ilk cinayet...
İnsanlık tarihini birçok kavramın perspektifinden ele almak mümkündür. Akıl, sevgi, ümit gibi. Ancak olaylara ve olgulara 'kaygı' açısından baktığımız zaman, nedensellik planında birçok şeyin yerli yerine oturduğunu gözlemleriz. Yani ki, olayların kaygı açısından ele alınması, bize kaygının ne olduğunun yanı sıra, olaylar zincirinin nasıl bir işleyişe sahip olduğunu ve bu işleyişi şekillendiren insan psikolojisinin nasıl etkilendiğini de gösterir. Öte yandan, eylemleri ve düşünceleri sadece kaygı platformunda ele almak, elbette bizleri bütüncül bir bakış atmaktan alıkoyar. Lakin kavramsallaştırma ve anlayış sahibi olma dürtülerimizi tatmin edeceği düşüncesindeyim.
Kaygıdan bunca bahsetmeme rağmen, yazarın nazarında kaygının ne anlama geldiğini bilmiyor olmanız, kavram kargaşasına sebep olabilir. Öyleyse şunu söylemeliyim ki : Benliğin, kendinden bir şeyler kaybetme korkusu yaşamasına, kaygı nedir. Yani ki kaygıdan söz edebilmemiz için, ortada bir benlik ve benliğin rahatsız olduğu bir durum olmalıdır. Örnek vermek yerinde olur : Maslow'un gereksinim piramidinin en altında yer alan 'gıda ihtiyacını' gidermek zorunda olan benliğin, gıdaya sahip olması için iş sahibi olması gerektiği ve bu sebeple benliğin 'işsiz kalma kaygısı' duyması. Bu piramidin bir üst basamağında yer alan 'güvenlik' gereksinimine istinâden, benliğin güvenlik arayışına girmesi ve 'savunmasız kalma kaygısı' yaşaması. Maslow piramidinin üçüncü basamağında yer alan 'bir yere ait olma duygusu ve sevilme' gereksinimini tatmin etmeye çalışacak olan benliğin, 'sevilmeme kaygısı' yaşıyor olması. Örnekler daha da çoğaltılabilir.
Peki aklımıza şöyle bir soru gelebilir : "Kaygı duyulmayacak tek bir olay dahi mi yok?"
Benliğimiz, olaylara müdahil olduğu müddetçe kaygı duyacaktır. Varoluşumuzun doğasında yer alan bu kaygı, ancak 'İlah Olana İtimat ve Tevekkül'le bertaraf edilebilir. Bunun haricinde, kaygının olmaması için diğer bir metod ise, müdahil olduğumuz olayın sonucunda, benliğin zarar görmeyeceği düşüncesidir. Eğer ki benlik, olay sonucunda gerçekleşmesi muhtemel neticelerden zarar görmeyeceği kanaatine varırsa, kaygı sürecinin başlamayacağı düşünülebilir.
İnsan kaygıyla yaşamayı öğrenmeli. Yeteri derecede yaşanan, ifrat ve tefrite kaçmaksızın hissedilen kaygı, ortaya koyacağımız eylemler öncesinde bizleri düşünmeye sevkeder. Kaygı kavramıyla özdeşleşen benlik, kaygının esiri olabilir; ancak "silence of the mind - aklın sessizliği" yetkinliğine kavuşmuş olan birey, kaygının esiri değil onun hakimi konumuna gelir. Bu ise oldukça zordur. Aklın sessizliği kavramına da bir sonraki blogda göz atalım isterseniz:)
Yazdıklarımı anlamlandıramadıysanız, Kaygılanmayın! Çünkü gerçekten de çook anlamsız bir yazı oldu:)
Yorumlar
soren kierkegaard...
Cts, 06/11/2004 - 20:04 — Ahmet HasanWalter Schulz "Çağdaş Felsefede Kaygı Sorunu" adlı konuşmasına şu sözlerle başlar: "Kaygı sorunu çok değişik açılardan incelenebilir. Dahası böyle inceleme zorunluluğu da var. Felsefi açı bunlardan yalnızca biridir. Felsefi açının en önemli ve temel noktayı oluşturduğunu iddia etmiyorum. Bir tıp adamının, bir toplum bilimcinin ya da siyaset adamının kaygının somut ve gerçek sorunları hakkında bir düşünürden daha fazla şey söyleyecekleri kesindir. Felsefi yaklaşım zorunlu olarak genel bakış açısı içinde durur ve somutu ortadan kaldırmaya çalışır".(1) Antik felsefede "korku" kavramı üzerinde durulur ancak "kaygı" kavramı incelemenin dışında bırakılmıştır. Platon "Lakhes" diyaloğunda cesaret
kavramını tanımlamaya çalışırken, insanın korkuyu ancak cesaretle yenebileceğini anlatır. Buradaki korku insanın düşmanından zarar görebileceği veya öldürülebileceği düşüncesinden doğan korkudur ve Platon cesaretin karşısına koyduğu korkuyu ahlaki bir kavram olarak ele almıştır. Ona göre, bir hayvanın korktuğunda "atak" olması onun cesur olduğunu göstermediği gibi bir bebeğin de hiçbir şeyden korkmaması onun cesur olduğunu göstermez; çünkü bunlar bilinçli değildir.Yunan felsefesinde kozmoz "İyi" tarafından düzenlenip yönetildiğinden "korku" bir "dünya kaygısına" dönüşmemiştir.
Hıristiyanlığın ortaya çıkmasıyla, "dünya kaygısı" kendisini gösterir. Çünkü dinin dogmaları "kaygı"yı kesin bir şekilde ortaya koyar ve "kaygı" dinin ön koşulu haline gelir. İlk günah anlayışı bunun en belirgin örneğidir. İlk günah yüzünden insan Tanrı tarafından dünyaya atılmış ve kenara itilmiştir. Dünyada ise şeytanın ve karanlık güçlerin egemenliği vardır. Kurtulmuşların arasına katılıp günahtan sıyrılabilme ve cennete gitme başlıca kaygıdır. Hıristiyanlar bu kaygıdan kurtulma yolunu yine dinde bulmuşlar ve İsa'nın yaratılmasını kendilerine dayanak yapmışlardır. Tanrı'nın kendini İsa kılığında göstermesi kurtuluşun ve Tanrı'nın dünyayı tamamen bir kenara itmediğinin bir göstergesidir.
Aydınlanma çağı ile birlikte akıl ön plana çıkar. Dinin kaygıları yerini yavaş yavaş aklın kaygılarına, teknoloji ve bilimin getirdiği ilerlemenin sonucu olan toplumsal, kültürel, ekonomik ve siyasi kaygılara
bırakır. Kaygı kavramını etkili ve anlaşılır biçimde ele alan Schelling bu kavramın şekillenmesinde önemli rol oynar. Schelling "insanın ve yaptıklarının dünyayı anlaşılır kılacağı şöyle dursun daha insanın kendisi anlaşılmaz bir yaratık. Bu da beni zorunlu olarak varolmanın uğursuz bir şey olduğu ve bunun da eski çağlarda ve günümüzde acılı haykırışlarla kendini belli ettiği düşüncesine itiyor"(2) derken, herşeyin akıl dışı ve anlamsız olduğunu söylemektedir. Dünyanın mutlak olarak akla uygun olduğu görüşünden duyduğu kuşku onun insanın karanlık bir kargaşanın ortasında bulunduğu ve bu kargaşanın insanı alt edeceği kaygısına götürür. Bu durumda insan yöneten değildir ve karanlık güçler insana her zaman üstün gelecektir. Tüm bu düşünceleri Schelling'i kendi baş kaygısına götürür: Artık insan kendi aklıyla kendi kendisinin efendisi değildir.
Kierkegaard "Kaygı Kavramı" adlı yapıtında korku ve kaygının ayrımını yapar. Ona göre korku "nesneye bağlıdır, nesneden kaynaklanır", kaygının ise "nesnesi yoktur, belirsizdir". Kaygıyı "ruhsal durum" olarak tanımlar. Heidegger'de korku ve kaygının tanımını aynen Kierkegaard gibi yapar. Ona göre de korku belli bir şeye yönelmiştir, kaygının ise nesnesi yoktur. Bu tanımlamalardan da anlaşılacağı üzere kaygının bir nesnesi olmadığı fikri ortak düşüncedir. Ancak kaygıyı temel bir sorun olarak ele alan düşünürler, nesnesi olmayan bu kaygıyı somutlaştırmışlardır, kaygı her zaman belirgin olmuştur, ancak bu nesnesi olan korkudan farklıdır. Kaygıyı somulaştıran düşünürler arasında Kierkegaard, Heidegger ve Sartre sayılabilir.
Örneğin, Kierkegaard kaygıyı, özgürlükten kaygı; Heidegger, önce dünyanın -içinde- olma kaygısı, sonra ölüm kaygısı; Sartre ise eylem kaygısı olarak somutlaştırır. Kierkegaard dünyadaki varoluşu anlaşılamayan ve açıklanamayan bir olgu olarak görür. Bunun sonucunda da dünya düzenliliğini ve güvenilirliğini kaybetmiştir. İnsan bu düzensizliğin içinde kendi hayatını kendi yönlendirmek zorundadır. Dünyadaki varoluşun güvensizliğini şu sözleriyle anlatır: "İnsan hangi ülkede olduğunu koklayıp anlamak için parmağını toprağa sokar. Parmağımı varoluşun içine sokuyorum; hiçbir kokusu yok. O halde ben neredeyim? Dünya ne demek? Kim beni bu bütünlüğün içine çekti ve böyle yalnız bırakıverdi? Niçin bana bir şey sorulmadı? Niçin ruh pazarlayan bir satıcının Malıymış gibi ben de gelip sıraya dizildim?"(3)
Kierkegaard'a göre kaygı çift anlamlıdır, hem çekici hem de itici: "Kaygı çekicidir: çünkü kaygı insanı kendine çeker ve bağlar. İnsan, özgürlüğü, yaşamı hakkında yalnızca kendisinin karar verebileceği bir olanak olarak görmektedir. Bu da ona cazip gelir. Kaygı aynı zamanda iticidir. İnsan kendini bir tin olarak kavradığında düşlerdeki ilk günahsızlık sona erecek ve böylece insan kendi varoluşunu sırtlayıp taşımak zorunda kalacaktır".(4) Kierkegaard'a göre varoluşu sorgulanan insan, kendine sorulmaksızın Tanrı'nın dünyaya fırlattığı insandır, bu fırlatılış özgürlüğü olanaklı hale getirmiştir.
Dünyaya fırlatılan insan, dünyadaki milyonlarca insan arasında Tanrı'nın gözünde kaçıp, O'nun tarafından unutulmuş olmanın kaygısını yaşar. Umutsuzluk ve endişe, içsel gerçekliğin içine işlenmiş duygulardır. Bu duygular bireyi bir yaşam tarzından diğerine sürükler. Ancak bu yaşam tarzlarının hiçbirinde endişe ve kaygı yok olmaz. Bu süreçler endişeyle harekete geçer ve "ben" ancak bu umutsuzluk ve endişeyle yüzleşince kendi olmaya başlar. Kierkegaard bütün içerisinde bir basit üye olarak görülmeyi kabul etmez. Ona göre bu insanın kendini yok saymasıdır. Bireyin kendi iç dünyasına döndüğünde bu dünyada yapacağı keşifler bitmek bilmez bir çabayı gerektirir. Bireyin iç dünyasına dönmesi, kendi benliğini oluşturabilmesi fırlatılmanın sonunda kazandığı özgürlük sayesindedir, ancak insan özgürlüğünü elde ettiğinde bu kez özgürlük kaygısı oluşur; çünkü artık insan "seçme" duygusuyla karşı karşıyadır. Kierkegaard özgürlük kaygısını Hıristiyan inanışıyla aşmaya çalışır. Ona göre kaygı günah değildir ve günaha neden olmaz, insan özgürdür ve günah işleyip işlememekte serbesttir. Günahın yarattığı kaygıyla, özgürlüğün yarattığı kaygı birleşince kurtarıcı olabilir ve Tanrıya ulaşmayı sağlayabilir.
Heidegger ise kaygıyı Hıristiyan inancıyla ortadan kaldırmayı reddeder. O kaygının ontolojisini yapar ve kaygıyı insanın varoluşundaki temel öğe olarak ele alır. Ona göre insan varolmak zorunda kalma durumuyla karşı karşıyadır. Varolmanın içine atılmış olmayı en güçlü anımsatan şey ise kaygıdır. Kaygı saf bir olgu olarak dünyanın -içinde-olmadır. Dünyanın -içinde- olma kaygısını duyumsamak istemeyenler varoluşun temel güvensizliği olan "hiç olduğunu yaşama güvensizliği" ne katlanamayanlardır. İnsan dünyanın -içinde- olma kaygısını sürekli içinde taşıyamaz, onun üstesinden gelebilmelidir. Heidegger'in bu bakış açısı Nietzche'nin bakış açısını andırır. Nietzche'ye göre kaygı korkak ve ürkek olanda değil, cesur olanda ve kendini tehlikeye atanda ortaya çıkar, buradaki kaygı ölüm kaygısıdır.
Heidegger'e göre kaygının görülebilir ve bilinebilir olması gerekmez, kaygı belirsizliğe dayalıdır ve bu nedenle betimlenemez. Kaygının ne olduğuna dair söylenenler genelde onun ne olmadığı veya sınırının ne olduğuna ilişkindir. Örneğin "hiç" gibi. "Hiç"inde ancak ne olmadığı söylenebilir. İnsanın tözü varoluştur ve varoluş salt kaygıdır. İnsan ne Tanrı ne de başka bir güç tarafından oluşturulmuştur, ancak kendi kendini oluşturabilir. Bu demektir ki insan kendini kaygısıyla tasarlamakla varoluşuna titizlik göstermektedir. Eğer titizlenmez yani kaygı duymazsa, herkesin hükmü altında herkesten biri olur. Kaygı insan olmanın temel görüngüsüdür. Varoluşuna kaygı duyan insan özgür olabilir. İnsan bu dünyaya fırlatılmış olmakla kendi özgürlüğünü ele geçirmiş olmaktadır. Özgür insanın iki seçeneği vardır: Ya varoluşundan kaygı duymayıp, kendini "onlar alanına" bırakacak ve onlardan biri olacak ya da kaygı duyarak kendini bu alandan çekip, kendini sürekli tasarımlayarak kendi varoluşunu ve özgürlüğünü elinde tutacaktır.
Sartre'a göre, insan özgür bir varlık olarak eylemde bulunmak zorundadır, eylemlerin değerini yine eylemde bulunan insan belirler. Başka bir deyişle bir değerler alanı yoktur ve insan nasıl olmayı tasarladıysa öyle olacaktır. Dolayısıyla kendi olmayı tasarlayan insan yaptığı eylemlerden sorumludur. İnsan kendini tasarlamakla başkalarını da tasarlar, kendi için iyi olanı seçtiğinde bu başkaları için de daha doğrusu olması gerekendir yani eylemlerinde bütünü düşünmek zorundadır, kaygı da bu noktada belirir. Başkaları için doğru olandan sorumlu olmak insan için ağır bir yüktür. Sartre bunu şöyle açıklar: "Bir işçiysem, sosyalist olmayı değil de, Hıristiyan sendikasına girmeyi seçersem, bununla şunu belirtmiş olurum: İnsana düşen alın yazısına katlanmaktır;tevekküldür; boyun eğmektir. Çünkü bu dünyada saltanat yok insan için. Gel gelelim bu hareketimle, bu seçişimle yalnızca kendimi bağlamış olmakla kalmam, herkes adına tevekkülü salık vermekle, bütün insanlığı da bağlamış olurum".(5)
Hıristiyan dini ile belirgin bir kavram olarak ortaya çıkan, aydınlanma döneminde ve daha sonra özellikle varoluşçu düşünürler tarafından ele alınan "kaygı" kavramı günümüzde de bir çok alanın başlıca kavramlarından biridir: Din, hukuk, psikoloji, siyaset, ekonomi, edebiyat alanlarında olduğu gibi. Psikoloji, bazı nevrotik ve psikotik hastalıkların ana nedeni olarak kaygıyı gösterir. Korku insanlarda savaşma veya kaçma güdülerine neden olurken kaygı önce eylemsizliğe, daha sonra ise gerçeklikle bağın kopmasına neden olmaktadır. Kierkegaard'da kaygının nesnesi olmadığını söylerken, gerçeklikle bağının olmadığını kastediyor olmalıdır. Özellikle 19.yy düşünürlerinin önemle üzerinde durduğu ve 21.yy insanın her an karşısına çıkan "kaygı" kavramının insan tarafından tanınması ve anlamlandırılması, insanın kendini anlamlandırması ve insan olması için büyük önem taşımaktadır.
mefkure edige..
'cook anlamsiz'
Paz, 07/11/2004 - 01:42 — zeyneb Ferda"Benliğimiz, olaylara müdahil olduğu müddetçe kaygı duyacaktır. Varoluşumuzun doğasında yer alan bu kaygı, ancak 'İlah Olana İtimat ve Tevekkül'le bertaraf edilebilir."
iyi aciklanmis önemli bir tema, cook anlamsiz bulanlar olabilir :)
"oglu hürmetine babasini affet" diye yalvarmisti hz.Adem ve senelerce dilenen af oglu hürmetine kabul edilmisti..
ilk tevbeden bahsedince siz, eklemek istedim ben de..
kisi sevdikleriyle beraber olacagina göre kimi sevdigine dikkat etmelidir!.
Kaygı
Çar, 10/11/2004 - 21:20 — Nuh A. TUNAKaygı da korku gibi insanın fıtratına kodlanmıştır.Doğru..
En az blog kadar yorumlar da güzel..
Sorun şu erdemli insanda(insan-ı kamil'de) kaygı olur mu?
''yapmacıklarla değil gerçeklerle olmalı her şey''