renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

İslam Devleti!

İslam Devleti

Devlet kavramı tanımı itibariyle siyaset terminolojisinde en belirsiz kavramdır. Önüne gelebilecek her tanımlama eksik olabileceği gibi zamana bağlı olarak değişen örfi tarafıyla da insanlar arasında çatışmalara neden olmuştur. Tarihsel süreç içerisinde insanlar özgürlük talepleriyle olduğu kadar, özgürlük karşıtı istemlerle de boy göstererek devletin olması gereken tanımına anlamlar yüklemekten vazgeçmemişlerdir. Totalitarizm özgürlük taleplerini, özgürlük kargaşayı, kargaşada yine totalitarizmi ortaya çıkarmıştır.

Platon tasavvurlarındaki ideal devlet, toplumun bilge insanları tarafından yönetilen devlettir. Platon, devletin oluşum şeklinde sınıfsal yapıyı korurken, Yasalar’ında demokrasiden komünizme kadar her türlü devlet şeklinden bahseder ve hiç birini de o zamana uygun ideal devletine yakıştıramaz. Çünkü devlet zamanın koşullarına uygun olarak şekillenen bir zorunluluktur.

Devletin doğudan batıya bütün düşünürlerde ki ortak tanımında ya da devlet denildiği zaman ilk akla gelen somutlaştırılmasında “meşru güç kullanımı” vardır. Weber bu güç kullanımına işkence der. Nizamülmük’ten Maverdi, Machiavelli’den Hobbes’a ve Foucault’a kadar bütün düşünürler devlet tanımlamalarında meşru güç kullanımına vurgu yapmışlardır. Güç kullanımından kasıt da zulmedebilecek olanın, zulmeden devletin gücüyle caydırılmasıdır.

Devletin İslam toplumlarındaki şekillerinden, İslam dışı toplumlarındaki şekillerine kadar farklılık göstermemesi zamana bağlı olarak devletin meşrulaşma şekliyle aynı olmasındandır. Demokrasinin bir talep olarak ortaya çıkmadığı zamanlarda, toplumlar iktidar olma meşruiyetini krallara ve çok az da din adamlarına vermişlerdir. Hatta teokrasi tarihsel süreçte en az görünen bir yönetim anlayışıdır. Belki de bunun tek örneği örgütlülüğü açısından bakıldığında Vatikan’dır. Baştan sona dinin ve din adamlarının egemenliğinde olan, gayri medeni bir yönetim anlayışı ile varlığını sürdüren Vatikan, çağdaş kabullerden hareket edersek özgürleştirilecek bir ülkedir( Amerikan başkanına duyurulur). Laik devletler, bu din devletini devlet olarak tanımışlar ve Papa öldüğünde bayraklarını yarıya indirmişlerdir.

Devletin niteliği ve şekli ne kadar tartışma konusu olsa da ve varlığı varsayımlara dayansa da devletsizliğin varlığı düşünülememiştir. Çünkü devletin olmadığı bir yerde herkes her şeyi yapmak ister ve bu da toplumsal kargaşaya neden olur düşüncesi, devletle birlikte her kötülük gelir anarşist vurgusundan daha baskın çıkmıştır. En kötü kanunlar bile kanunsuzluktan iyidir postulası bütün düşünürleri devlet gereklidir noktasında toplamıştır.

Günümüzün modern devlet algılamasında meşru ve idealize edilen devlet demokrasidir. Halkın örgütlenerek siyasal iktidara baskı yapması, gücünü hissettirmesidir. Bu güç meşruiyetini de kendisini seçen insanların çokluğundan alır. Demokratik yapı bu anlamda iktidar taliplerinin, toplumları üzerinde uyandırdığı zihin karışıklığının seçimlerle kararsızlıktan kurtarılmasıdır. Dolayısıyla devletin niteliğini ve şeklini belirleyen halkın varlığındaki meşruiyetidir. Geçmiş dönemlerde olduğu gibi devletler bir sülalenin adıyla varolup, meşruluklarını da sülalesinden alamazlar. Meşrululuklarını kazanma şekli halkın oyunun genelini almasıdır. Tek partili yönetimlerde bile halkın belirli aralıklarla seçime gitmesinin ve bir başka partiye oy verme şansı olmamasına rağmen, tek partiye oy vermek zorunda bırakılmasının nedeni meşruiyet sorunudur. Bunun günümüzdeki yönetim karşılığı cumhuriyettir.

Devlet, bütün zamanlarda kendini ahlaki tanımlamalarla sunmuş ve toplumu koruyabileceği vaadiyle insanlarına sahip çıkmıştır. Bunu gerçekleştirebildiği ölçüde de varlığını sürdürmüştür.

Devletlerin meşruiyetinin şekli ya da niteliğinin tartışılması, toplumsal yapıların radikal anlamda önceki dönemlerinden kopmaları ve paranın el değiştirmesiyle ilgilidir. Paranın merkezi, bir anlamda devletin şeklini de belirlemiştir. Ekonominin tarıma bağlı olduğu zamanlarda devlet toprağın sahibi, güçlü sülalenin güdümünde meşruiyetini sağlarken; günümüzde paranın herkesin elinde olabileceği gelir düzeyindeki örgütlenmelerle devleti, herkesin iktidarı haline getirmiştir. Modern Devlet bu anlamda geçmişteki görünümünden farksız olarak paranın gücünü hissettirdiği aynı ideolojik aygıttır.

İslam Devlet’i tanımlaması, yukarıda bahsedilmeye çalışılan devlet olgusu ve anlamındaki kavrayışlardan bakıldığında yan yana gelemeyen iki olgudur. İslam’ın netliği ve yaşam biçimi olarak inananlara vurgusu ile devletin tanımsızlığı, geçmişten günümüze İslam Devleti kavramını tartışmalı yapmıştır. Kur’an’da devlet ile ilgili tanımlamaların olmaması ve bahsi geçen hadislerde yönetimle ilgili beyanların sultanla ilgili olması, Müslümanları devlet konusunda olabildiğince kendi hallerine bırakmıştır ki, oluşumun şeklinden öte iktidarın konumunu ahlaki açıdan sorgulamıştır. Kral dindarsa ve dini duyarlılığı var ise, İslam olanların bir şikayeti olmamıştır.

Peygamberlerin geldikleri kavimlerle ilgili olarak Kur’an'da bahsedilen anlatımlara bakıldığında, iktidar peşinde olmadıkları ve olan iktidarları Allah’a teslimiyete çağırdıkları düşünülürse, İslam’ın dünyasal bir istekle kendini gösterdiğini görürüz. Bu da adalettir. Adaletin ortadan kalktığı zamanlarda, adalet sağlayıcı olarak peygamberler gelmiş ve din kendini muhalif söylem olarak göstermiş, devrimci ve düzenleyici bir güç olmuştur.

Süleyman ve Davut peygamberin de iktidarından bahseden Kur’an, iktidar vurgusu yaparken adalete gönderme yapar.

İslam ve devlet kavramları, devletin seküler doğasından dolayı birbirlerine karşı bir güç olarak kendini gösterir. İslamların tarihi açısından bakıldığında, Kur’an devletin kitabı olmamış ve kendisini devletin dışındaki devlet karşıtı güçlerle göstererek, iktidarları denetlemiştir. Bu anlamda İslam’ın temel problem olarak gördüğü ehliyetten öte, Allah düşmanlığı ve bu düşmanlığın meşrulaştırılmasıdır. Müslümanların devlet talebi ve bu talebin bir şeklinin olmaması, iktidarların dini samimiyetlerle sorgulanması, İslam toplumlarında insan merkezli siyasal yapıların oluşmasına neden olmuştur.

Peygamberler, Tevhid tarihi boyunca Allah'a itaat ve karşıtına hayır duruşu ile devlet savunucusu değil, devlet karşıtı görüntüleriyle gücün toplumun tamamına yayıldığı, devletsizliği savunmuşlardır. Yani devletin, kendini zulümle gösterdiği her halde, inancının tanrısal bir emri olarak, meşruiyetini sorgulamadan varolan sistemlere meydan okumuşlar; peygamberlerin ve üstünlüğü takvada görenlerin hayatlarında da görüldüğü gibi, şahadetlerine varıncaya kadar gücü bir elde toplayanlarla mücadele etmişlerdir.

Peygamberler inançları, yaşam biçimleri ve kavgalarıyla incelendiğinde “insanlar, insanlar adına kanun koyamaz” söylemiyle ortaya çıkan anarşistlere çok yakındırlar. Hatta en büyük anarşistler peygamberledir. Çünkü devlete itaat, anarşist söylem içerisinde kötülüğün meşrulaştırılmasına yardımcı olmaktır. Peygamberler de hiçbir kötülüğün meşrulaştırıcısı olmamışlardır.

Günümüzdeki siyasal oluşumların siyaset yapması gerçeğinden meseleye bakılırsa, Machiavelli’nin siyaset kuramı ve prenslere verdiği nasihati düşünüldüğünde, peygamberler ve anarşist duruşları daha bir önem kazanır. Machiavelli felsefesinde, olması gereken devlet yoktur. Olan devletin nasıl davranacağını anlatılırken iktidar, yönetme ve korku üçlemesi arasında bir bağ kurulur. Cimri devlet, cömert devlete tercih edilir. Korku salan devlet, merhametli devletten daha bir iktidar sahibidir. Bu siyasi anlayış günümüzün çok modern demokratik yapılarda bile kendisini gösterir. Yani devlet, bir düzenden öte yüreklere salınan bir korkudur.

Kur’an’ın insana bakma şekli ve ona çizdiği mücadele alanı düşünüldüğünde, Müslüman’a yüklenilen misyon kötülüğün yani şeytanın iktidarının ve bu iktidarı yayan anlayışın sona erdirilmesidir. Bu mücadelenin bir iktidar talebi yoktur. Kötülük ve bunun meşrulaştığı yer neresi ise onunla kavga edilmelidir. Bu kavga insanın kendi dünyasında başlar ulaşabildiği yere kadar devam eder. Mücadelenin sonu gözükmez.

Kur'an hiçbir zaman bir iktidar kitabı olmamıştır. İktidarlarda, Kur’an’ı ellerine almaya çalıştıklarında onunla iktidar olamamışlardır. Çünkü Kur’an, anarşist söylemi içerisinde insanın insana itaatini kabul etmemiş ve kendisini güç olarak gösterebilecek her baskı aracına karşı, adaletin sesi olmuştur.

Günümüzdeki İslami söylemlerin mücadele alanlarına bakıldığında da geçmişten günümüze hiçbir şeyin değişmediği görülür. Yani ideal devletleri ya da modelleri yoktur; kavgalı oldukları devletleri vardır. Hatta bu söylemler, seküler ve modern tanımlamalarla ortaya çıktığından bir sendikal mücadeleden de farkı yoktur. Talepleri geçmişteki Müslüman toplumlarda olduğu gibi iktidarlardan dinlerini yaşabilecekleri bir alan kopartmaktır. Bu alan genişledikçe değiştirmek istedikleri karşı oldukları yönetim değil -günümüzde demokrasi- iktidar erkleridir.

Simgeler üzerinden siyasallaşan ya da modern olana kendini kapatarak etnik refleksle varlığını korumaya çalışan bir İslam, açık ya da gizli iktidar istemi olarak kendini gösterirken, devletsizliği düşünemediği zamanlarda bile iktidarlarla problemli olacaktır. Başta Halife Hz. Ali bile olsa, mızrakların başına Kur’an sayfaları geçirilecektir. Çünkü devlet olmanın, olmak istemenin doğasında bu vardır.

İslam olmanın ve dünyasal bir istekle kendini göstermenin pratiğinde kısaca söylenecek olursa, varolan yönetim şekillerine angaje olarak çağın iktidar erklerine karşı, iktidar olma savaşının verilmesi vardır. İslamcı siyasal manifestoların zamanın da monarşiyi, şimdilerde demokrasiyi savunmalarının ve yönetim şekli olarak kabul etmelerinin anlamı budur. Aynı zamanda iktidarlara ahlaki dayatmalarla kısa vadeli güç gösterileri, ideal yönetimin düşünülmesini engellemiştir.

Peygamberlerin ideal toplumunda ve onların kurduğu düzende devlet yoktur. Güç Allah’ın emrettiği gibi (Haşr 7) bir elde değil, toplumun genelinde olmalıdır ve olmuştur da. Üstünlükte ancak takva iledir. Aksi halde her türlü sahiplenme, güç ve bu gücü koruyacak bir Levithan’ı ortaya çıkaracaktır. Bunun monarşi, teokrasi ya da demokrasi her ne ise, insanın güç istemini ve bununla hükmetmek istemesini değiştirmeyecektir.

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

Teşekkür

Ellerin(iz)e sağlık. İçimdeki düşüncelere tercüman olmuşsun(uz).

yürütme

selam ve dua ile;
sevgili Okan Şahin kardeşim, bir çok tandığın beni "anarşist" tanımlamasına karşın her zaman aklımda olan soru "yasama" yani kanun koyma yanında bir de "yürütme" müslümanlar için de gerekli değil midir? sorusudur. geçmişten bugüne "devlet" elinde huhnarca muamelelere maruz kalan insanlık sonunda anarşistlerin iddia ettiği gibi "devletsiz"likte mi felah bulacaktır? öyle olacaksa bile yürütmeyi kim yapacaktır? müslümanlar bağlamında konuyu irdelersek zekatı vermeyenlerle -Hz. Ebubekir döneminde olduğu gibi- kim nasıl ve ne hakla mücadele edecek?
geçmişte ve günümüzde olan hunharlıklar bizatihi "yürütme ve idare" kurumlarının kendisinden mi kaynaklanmaktadır? eğer öyle ise nass'la sabit olan sapmalar karşısındaki karşılıkları kim uygulayacaktır? örneğin kıtal, hırsızlık, tecevüz, zina vb. eylemler karşısında müslümanlar nasıl bir tavır takınacaktır?
bir de " Ey iman edenler, Allah'a, Resule ve içinizden emir sahiplerine itaat edin!" (Nisa, 59) ayet-i kerimesi bir yönetim biçimini buyurmuyor mu? hürmetlerimle..
c.ç

Anarşist Cemal Abi

“geçmişte ve günümüzde olan hunharlıklar bizatihi "yürütme ve idare" kurumlarının kendisinden mi kaynaklanmaktadır?” Cemal abi, sorduğunuz bu soru üzerinden birlikte düşünecek olursak, yürütme ve idare peygamberin ya da Allah korkusuyla yaşayan bir müslümanın elinde olduğu zamanlarda, Allah korkusuyla işin başında olması işin başında olmayan insanlara zarar getirmeyecektir.

Allah “rızıkta kiminizi kiminize üstün yaptık” (Nahl 71) diyor? İnsanların birlikte yaşamasının toplumsal bir güdü olduğu düşünülürse muhtaçlık zorunlu olacaktır. İhtiyaçlarımızı bir başkası ile karşıladığımız sürece şükranlık dolu olacağız ki kalplerimizi de birbirine bağlarsa sevgisi ile ne güzel olacaktır.

Devletle gelen itaat ve itaat ettirme malumdur ki şikayetle kendini gösterir. Devlet düzen ister ve insanlar özgürlük. İnsanların karşı çıktığı devletin kendini gösterdiği ve şikayetçi olduğu yüzüdür. İktidardan şikayet edenler şikayet ettikleri olayları kendileri yapmazlarsa sorun kalkacaktır. Ancak bu mümkün olmuyor. Nedeni de insanın içindeki gerçek devletin yani Allah’ın yokluğudur. Bilinen devletlerin varlığı bile suçu engelleyemiyor. Bunu anlayan Volter devletin yetersizliğinden Tanrı’nın gerekliliğine varıyor.

Devletin varlık gerekçesinde dile getirildiği “toplumsal sözleşme” tabiri ahlak(Allah) yoksa toplumsal menfaati sağlayacak ahenk oluşmuyor. Allah’ın olmadığı bir düzende insan elindeki iktidarı ki bu iktidar her şey olabilir sömürü gücüne dönüştürüyor. Bu zorlamanın kendisi ve koşulsuz itaat, devletin yani oyunun kurallarının dayatmasını getiriyor. Hiçbir itirazınız olmadan boynunuz kıldan inceleşiyor.

Anaşistlerin devlet düşmanlığı ile peygamberlerin devlet düşmanlıkları arasındaki fark bunun nasıl gerçekleşeceğidir. Birinde devlet düşmanlığı kapitalizm düşmanlığı olarak ve iktidarın paranın gücüyle kendini korumasına karşı çıkılırken, İslam’da ki algılaması ise parayla birlikte gelen hükmetme arzusunun ölüm ötesi gerçeği unutturmasıdır.

“ allah’ın rahmeti sebebiyledir ki, sen onlara yumuşak davrandın. Eger kaba, katı yürekli olsaydın, çevrenden dağılır, giderlerdi. Öyleyse onlar(ın kusurların)dan geç, onlar için mağfiret dile. İşini onlara danış, karar verince de Allah’a dayan; çünkü Allah kendine dayanıp güvenenleri sever. (Al-i İmran 159) burada işini onlara danış ve haşr süresinde güç bir elden diğerine geçmesi derken iktidarları yıkan peygambere bir yöntem sunuluyor ve nasihat ediliyor. Herkes kendi işini bir başkasına danışırsa ve bu insanlar Allah’a da dayanıyorlarsa sorun yani insanların birbirinden şikayeti ortadan kalkacaktır. Mesela benim sizin ilminizden faydalanmam size itaat olabilir mi? Ben bilmeyen biri olarak zaten kendiliğinden bu işi size veririm; benden istemenize, al bu işi sen yap demenize bile bakmam.

İşte bunu yapamayanlarla, garibanın hakkını gasbetenlerle savaşılması gerekiyor. Nasıl ki Allah “içinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten men eden bir topluluk olsun; işte onlar kurtuluşa erenlerdir” (Al-i İmran 104) ayetinde irşadçılar olacaksa zekatı vermeyenlerle de savaşacak birilerinin olabileceği gibi. Yani düzenin olması, düzensizliğe verilecek cezaların belirlenmesi doğal olarak kurumlaşmayı çıkaracaktır. İslam’ın bir ahlak öğretisi olarak bütün kurumların tepesinde olmasının anlamı da budur.

Kur’an’ın uyarıda bulunduğu, güce karşı çıkanın gücü ele geçirince, onu oraya getiren güce arkasını dönmesi, yani hesabını vereceğini düşünmeden yaşamamasıdır. Birilerinin çok zengin olması, zenginliğini insan olmada önemsemiyorsa tehlikeli olabilir mi sizce. Üstelik bu zenginlik insanlar için faydalı bile olmaz mı?

İtaat Allah’a olursa onun gayrısına itaatsizlik başlar. Allah’dan gayrısına itaat ise Allah’a itaatsizliğe neden olur. Şimdi bu iki farklı durumdan hangisinde zulüm vardır. Allah’a itaatte biliyorum ki aramızda adaleti sağla dediğim hakimde Allah’a itaatinden adaletli olacaktır.

Burada devlet bir soyutlama ve insanın elinde sahip olduğu güçtür. Bu silah olur, bilgi olur, mal olur vs fark etmez; önemli olan bu gücün karşısında daha güçlü bir varlığın olduğudur.

Sorularınıza yanıt verebildiğimi sanmıyorum Cemal Abi, ama düşünebildiklerimi yazdım. İnsan isterse, Allah’a da güvenirse ellerimizdeki güçler güzelliklere dönüşür, birbirimize olan zalimliklerimizde ortadan kalkar.

saygılar, selamlar

okuduğum kadarıyla

okuduğum kadarıyla çağdaş anarşizmin gayesi: siyaseti her türlü aşkınlıktan kurtarıp, işlerin içkin bir tarzda yürütülmesini sağlamak. (Bu bağlamda Türkiye Cumhuriyeti tüzel kişiliği de bir aşkınlık oluyor, çünkü bu hükmi şahsiyet tepede duruyor ve onu yere indirmenin yolu yok. Bir çeşit cemaat yaşamını çağdaş anarşizm dışlamıyor. Ve bu haliyle İslam'ın ilk dönem yaşantısına da uygun düşüyor. (Resulullah'tan sonraki dönemi kastediyorum. Yezid'e kadar...) Çünkü o dönemde de otoritesi tepeden inme yolla gelen bir yönetim (yasama organı dahil) yok. Kuran birleştirici unsur ama Kuran'ı da herkes kendince anlıyor. (Yani hayli bireysellik var)

Her insan iyidir, ama unutmaya mahkumdur.

İslama özgü "devlet" modeli mi?

"İslam devleti" ile kasdedilen, mutlak model olarak dinin emrettiği bir yönetim organizasyonu ise; böyle bir model yok! Tarih boyunca müslümanlar, dinin "adaleti sağlayın" emrine uygun olan toplum düzenini sağlayacak yönetim modellleri geliştirmeye çalışmışlar ve bu doğrultuda hüküm süren çeşitli (devlet) organizasyonları kurmuşlardır.

"İslam devleti" nitelendirmesinin, çeşitli devlet organızasyonları için farklı gerekçelere dayandırılarak, farklı kriterler kullanılarak İslama nispet edilmesi (bugünün dünyasında da) ülkelerin tarihi, kültürel aidiyetleri bağlamındadır.

İslam devletinden kasıt, bütün unsurları belirlenmiş yapısal bir "model" değildir. "Muhakkak ki Allah size adalet ile (adaletli olmayı) emrediyor..."

Hz. Peygamberden itibaren müslümanların; emredilen adaleti kurumsallaştırmasının örnekleri vardır.

Öte yandan, DEVLET kavramını sadece kitabi tanımlara sıkıştırırsanız, kendi kendinizi dar bir çerçeveye kapatmış olursunuz. Elbette devlet kavramının siyasi, sosyal, kültürel tanımları vardır.

Birarada yaşamak zorunluluktur. Çünkü insan müstağni değildir.
Eksiktir, muhtaçtır, kendi kendine yetemez! İnsanın sosyal bir varlık olması nedeniyle, sosyal yaşam alternatifi olan bir TERCİH değildir.

Bir köy, kasaba, şehir, eyalet, farketmez. Dolayısı ile birlikte yaşamak zorundadır. Bu zorunluluktan doğan organizasyonları konuşuyoruz! Hayatı kolaylaştırmak için, tek tek, fert olarak
karşılayamayacağımız toplumsal ihtiyaçlarımızı karşılayıp hizmetlerin sürdürülmesi için örgütlenen bir yapıdan söz ediyoruz. Sürekliliği olan ve her şartta yeniden üretilmesi gereken bir olgudan bahsediyoruz.

Dolayısı ile konuyla ilgili münazaranın sağlıklı yapılabilmesi, Kur'anın ilgili hükümleri ve Resulullahn uygulamaları ile birlikte 'hilafet' 'riyaset' kavramlarının titizlikle ele alınmasını zorunlu kılmaktadır. Çünkü dini açıdan müslümanlara yüklenen sorumluluklar, yerine getirmek zorunda oldukları yükümlülükler vardır!

Hilafet... Riyaset

Bir zamanlar Rabb'in meleklere: "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" demişti. (Melekler): "A!.. Orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birisini mi yaratacaksın? Oysa biz seni överek tesbih ediyor ve seni takdis ediyoruz" dediler. (Rabb'in): "Ben sizin bilmediklerinizi bilirim." dedi. ( Bakara 30.)

Bu ayeti, kelami açıdan da, fıkhi açıdan da yorumluyabiliriz. Ama, benim kanaatim, HİKMET yanının ağır bastığı yönününde. Cenabı Hakk'ın "Ben, şüphesiz sizin bilmediklerinizi bilirim" kelamında, kasdedilen nedir? Bu soruya verilecek cevapların önemli olduğunu düşünüyorum.

Melekler, "bozgunculuk yapacak ve kan dökecek" diye nitelendirdikleri insanın bütün özelliklerini, bilhassa üstünlüklerini bilmiyorlardı. Dolayısıyla, yaratılış itibarı ile "hakir" bir varlık olan, ve "fesat çıkarıp bozgunculuk yapacak" olan İNSAN'ın, Allah (c.c) tarafından yeryüzünün halifesi olarak yaratılmasında ki HİKMETİ anlamak, öğrenmek istiyorlardı. Onların, Cenabı Hakk'a itirazi sorular sorması muhaldir.

Bu hikmet; içinde insanın neden eşrefi mahluk olduğuna delalet edecek muhtevayı saklıyor. ""Ben, şüphesiz sizin bilmediklerinizi bilirim" Ve bildiriyordu Allah (c.c).

Kuranın, kendisini açıklayan özelliği ile, anlamaya gayret ettiğiniz her ayetin, diğer ayetlerle tefsir edildiğini görürsünüz.

Bu özelliğinden dolayı, Kuranın tamamını kavramadan, her hangi bir ayetin muhtevasını tam ve doğru anlamak mümkün değildir.

Hilafet: Çoğulu, halaif ve hulefa olan halife sözcüğünün mastarıdır. Bir başkasına vekalet etmek, çeşitli ölçülerde onun yerini tutarak temsil etmek manalarına gelir.

Nisa süresinin 55. Ayetinde şöyle buyruluyor; "Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e itaat edin ve sizden olan ulu’l-emre (idarecilere) de. Herhangi bir hususta anlaşmazlığa düştüğünüz takdirde, Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah ve Resûlüne arz edin. Bu, daha iyidir, sonuç bakımından da daha güzeldir."

İslam fakihleri, bu ayeti kerimeye ve Resulullahtan sonra sahabenin yaptığı uygulamalara bakarak, bir halife tayin edilmesini, müslümanlar için vacib görmüşlerdir. Anlaşmazlıkların giderilmesi, haksızlıkların önlenmesi, ve toplumsal (sosyal) faaliyetlerin amacına uygun sürdürülmesi, birliğin sağlanabilmesi için, bu görüşün akla da uygun olduğu çoğunlık tarafından kabul edilmiştir.

Tabidir ki, Allaha inanmayan veya Allahın varlığına inandığını söyleyip, Kur'anı, vahyi ilahi olarak kabul etmeyenler, İslami hükümlerin bağlayıcılığını kabul etmeyeceklerdir. Her ne kadar Cenabı Hakk'ın "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" sözünün muhatabı Hz. Adem (a.s) ın şahsında insan (bütünüyle insanoğlu) ise de, inkar edenleri, Allahın, yeryüzünde ki halifeliğini reddetmiş kabul ederiz. Dolayısı ile, Nisa süresinin 55. Ayetinde ki "Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e itaat edin ve sizden olan ulu’l-emre (idarecilere) de. Herhangi bir hususta anlaşmazlığa düştüğünüz takdirde, Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah ve Resûlüne arz edin. Bu, daha iyidir, sonuç bakımından da daha güzeldir." emri gereği, müslümanların kendilerinden olmayanları yönetici olarak seçmeleri ve onlara itaat etmeleri elbette söz konusu değildir.

Maide suresinin 55. Ayeti de müslümanlara bu yönde bir ikazda bulunuyor. "Sizin velininiz, ancak Allah ve Resülüdür. Bir de (Allahın emirlerine uyup) Namazı dosdoğru kılan ve zekatı veren mü'minlerdir." Ayette ki 'Veli' sözcüğü; Yetkili olmak, tasarruf da bulunabilmek, yönetmek gibi anlamları da içerdiğinden, velayet konusunda her hangi bir ihtilaf yoktur.

(Yeri gelmişken bu ayeti kerime ile ilgili yapılan bazı speklasyonlara da bir kaç cümle ile değinelim,

Veli kelimesini "dost" şeklinde tercüme edip, dostluğu beşeri ilşkiler anlamında kullanarak, insani ilişkilerin yasaklandığı şeklinde iddialara sık sık rastlıyoruz. "İnnema veliyyüküm-üllahu ve resuluhu......" ifadeleri ile başlayan, bu Ayeti kerimede ki anahtar sözcük, 'veli' sözcüğüdür. Bu sözcüğün Türkçede tam karşılığı yoktur. Veli, velayet sözcükleri değişime uğramadan türkçeye de girmiş ve kullanılmaktadır.

Bazı mütercimler, işgüzarlık yaparak, tam karşılığı olmadığı halde, veli ifadesini 'dost' olarak tercüme etmişlerdir. Bu anlamı da içerir elbette. Ancak, Ayeti kerime de kastedilen mana kesinlikle, beşeri ilişkilerde ki, 'arkadaşlık' 'dostluk' değildir. Arkadaşlık, dostluk sözcüklerinin arabcada ki karşılığı da, 'refik' dir. Türevi olan 'refakat' terimini türkçede de sıkça kullandığımız refik' sözcüğüdür, Konuyu dağıtmamak için, müslümanların, gayri müslimlerle beşeri ilşkiler kurması hakkında ki diğer Ayetlere girmiyorum. Kanaatimce Ayeti kerimede kasdedilen beşeri ilişkiler anlamında "arkadaşlık" değil açıklamaya çalıştığım muhtevası ile 'velayettir.' )

Mesele farklı alanlarda farklı kavramlarla açıklansa da, esas itibariyle işaret edilen 'RİYASET' tir. Esas olan, sosyal yaşamı, hak ve adalet üzerine inşa edip geliştirebilmek için, ihtilafları giderip, birliği sağlayacak bir merci olmasıdır.

Riyaset konusunda, Resulullahın uygulamalarını incelediğimizde, başında bulunmadığı her topluluğun başına kendisine vekaleten idare edecek bir yöneticiyi mutlaka tayin etmiştir. Bunun istisnası yok. Kısa mesafelere keşif amacıyla giden üç beş kişilik gruplarda (seriyye) bile içlerinden birini ekibin reisi olarak görevlendirirdi. Hadisi şerifte, " Üç kişi bir yola çıkacaksanız, yola çıkmadan önce aranızdan birini reis seçin." buyruluyor. Hz. Peygamberin uygulamaları, emir ve tavsiyeleri, ve sonrasında sahabenin tavrı bize gösteriyor ki; İslamın önerdiği toplum düzeninde Riyaset ( Başkanlık, liderlik, yöneticilik) devlet yönetimini de içine alan sosyal yaşamın her kademesinde, ÖNGÖRÜLEN, EMREDİLEN, TAVSİYE EDİLEN çok önemli bir KURUMDUR.

Bu açıdan günümüz müslümanlarının durumuna gelince......! Durumumuz malum!

Yeni Anayasa taslağı hazır olduğunda tartışmaya açılacak ya! O zaman daha rahat söyleriz.

velayet, ulul emri minkum, hilafet

Çok kısa not düşmek istiyorum:

1. velayet kavramını bugüne tercüme etmek isteseydim, cumhuriyet teorisindeki 'kankalık ve kardeşlik' anlamlarını da içeren 'vatandaş' olarak tercüme ederdim. Ve şunu da söylerdim: İslam Mesajı'na düşmanlık etmemek koşuluyla müslimin gayrimüslimle girdiği birr ve kıst çerçevesindeki bir velayet ilişkisini Kuran teşvik eder.

2. sizden olan iş sahibi: yürütme görevine getirilmiş idareci, ama seçilmişliği asıl, tepeden inme olmaz. Çünkü 'minkum' olacak (bizden biri olacak)

3. Ad ve Semud kavmi de inanmadıkları halde 'yeryüzünün halifeleri'yidiler. Bu bağlamda yeryüzünün halifesini bir çeşit 'hegemonik güç' olarak da çevirebiliriz. Bu anlamda Amerikalılar bugün Ad ve Semud gibi yeryüzünün halifeleridir. İslam'ın vazifesiyse, Okan'ın belirttiği gibi hegemonik bir güç olmak değil, ABD'yi emr-i bil ma'ruf ve nehy-i anil münker'le adalete zorlamak. (Zaten bunu yapınca da yeryüzünün varisi oluyorsunuz.) Bu bağlamda bir tür olarak İnsanoğlu da diğer yeryüzü ümmetleri için bir çeşit hegemonik güç oluyor.

4. birey olarak halife'yse: Hz. Davud gibi... o da yeryüzünden sorumlu yönetici oluyor galiba... Davud için yeryüzü İsrail'di. Elbette burada da halifenin aşkın bir belirlenimi değil, 'halkın rızası'nı alarak seçilmiş bir yönetici olması gerekiyor. Çünkü halife halkın temsilcisi, Allah'ın temsilcisi değil.

Her insan iyidir, ama unutmaya mahkumdur.

riyaset

"melik inkar ve küfür ile ayakta kalabilirse de zulüm ile ayakta kalamaz" diyen nizamülmülk tesbitinden bakılırsa devletteki asıl vurgu insanların insan olarak kendilerini eşitleyebilecekleri bir düzeni düşünmeleridir. burda ki eşitleme de adalettir. insanların bir toplumsal yapıdan bir düzenden beklentileri budur. bunun müslümanların çoğunlukta olması ya da gayri müslim toplumunda olunması insani ve müslümanca beklentiyi değiştirmez.

islami açıdan bakılırsa iktidarlara yönelik bakış onların nasıl meşru oldukları değil işlerini nasıl yaptıklarıdır. bir müslümanın tavrı, ben adaletle hükmetmezsem nasıl davranırsınız diyen Halife Ömer'e Abdullah bin Mesud'un verdiği cevaptır: kılıcını göstererek, seni bununla düzeltiriz ey Ömer!

yöneticilikteki gereklilik ve riyaset konusundaki yaklaşımlarınıza katılıyorum. ancak itaat teslim olmak değildir. her an siyasi bir tavır içinde olunmalıdır. hak aramak Allah'la aramaktır, Allah'lığı Allah'tan başka kimseye bırakmamaktır.

selamlar

İtaat Kültürü..!

Bundan 1,5 yıl önce cemaatte yayınlanmış yazılarımdan biri idi 'İtaat Kültürü'! O zaman da mesele bihakkın anlaşılıp tartışılamamıştı.

Ümmetin, itaat konusunu etraflıca tartışması gerekliliği tartışılmaz! Ancak verdiğiniz Hz. Ömer örneğinde ki; itaatin kaynağına sıkı sıkıya bağlı, sorgulayan, hesap soran, yanlışa itiraz etmek gibi meziyetlerden yoksun bir toplumun, bu konuda çok hevesli olmadığı da aşıkar!

Dikkatinizden kaçmamıştır; benim vurgum, Ayeti kerimeyi dayanak göstererek itaatin biricik kaynağını işaret ediyor

Dilerseniz 'İtaat Kültürü' başlıklı yazımdan bir bölüm ekleyerek sözümü tamamlıyayım.

"...İtiraz yok, isyan yok, anarşi yok. Herkes için itaat edeceği biri vardır mutlaka. Partiye girseniz lidere itaat, derneğe girdiniz başkana itaat, cemaate katıldınız abilere itaat; tamam da, ya yanlış yaparlarsa? Sordururlar mı zannediyorsunuz? İnançlar, değerler, ilkeler, prensipler, hak, hukuk, adalet tıklamaz itaat kültürünü.

Anaya babaya itaat, kocaya hocaya itaat, kesmedi devlete itaat, polise jandarmaya itaat, kaymakama valiye itaat, müdüre amire itaat, şefe patrona itaat; haşa neredeyse Allah’tan başka herkese itaat...

Bu itaatin kaynağında sevgi yoktur, saygı yoktur, hak-hukuk yoktur, rmuhabbet- gönül bağı yoktur, sadece korku ve sindirme var, menfaat var.

Diyelim ki dünyanın anasını sattınız, ne yapacaklarsa yapsınlar dediniz, itiraz ettiniz; dünyayı zehir edip bırakırlar mı yakanızı? Manevi dünyanızı da çökertirler, ruhunuzu karartırlar..."

Örneğin, (Cedelleşmeleri saymazsak!) "Dinler arası diyalog" konusu neden tartışılamadı! 'İtaat Kültürü' iş başında değil miydi?
Muhabbetle...

Ek

Yazınızın ilk paragrafı “Devlet kavramı tanımı itibariyle siyaset terminolojisinde en belirsiz kavramdır” şeklinde yanlış bir açıklamayla başlıyor.

Siyaset terminolojisi nereden çıkmışta içinde kendi babası olan devleti bulamıyoruz?

Devlet şekil değiştirmez. Tanımları da değişmez. Devlet bir arayışın hiç değişmeyecek ve şu anda görebildiğimiz şeklidir. Devlet adalettir. Devletin asli unsuru budur. Devletten beklenti de budur. Fakat formu, ömrü, sistematiği farklılık gösterir. Bu da gayet normal. İnsani olan her şeyde kusur vardır. Kusur varsa bu kursu ortadan kaldırma ve mükemmele ulaşma isteği de vardır.

Hal böyleyken Modern Devlet denen bir olgudan da söz etmek mümkün değildir. Kime göre ve hangi zaman göre. Eğer modern devlet ten anladığımız son halini almış (şu ana kadar) batılı devlet modelleriyse sorun yok. Ancak devletin moderni olmaz. Devletler kendi dönemleri içinde hakimdirler ya da değildirler.

Ekonomi-devlet ilişkisi konusunda yaptığınız tespitlere kesinlikle katılıyorum.

İslam’da sizin de bahsettiğiniz sistemli bir devlet anlayışı bulunmuyor. Fakat bir müslümanın devletten beklediği ilahi’nin devlette tecellisidir. Adalet, fütuhat, yönetenlerin dindar oluşu (-ki halifelik makamı bu yüzden devletle her zaman içli dışlıdır. Bir nevi dinin devletteki gölgesidir.) ticarette ve sosyal yaşantıda dini kuralların uygulanabilirliğini sağlama ve kontrol etme gibi.

Zaten tarih boyunca kurulan İslam devletlerinde ne tam bir dini ağırlık ne de ham bir sekülarizm görebiliyoruz. Halifelik bu iki direk ararına gerilmiş bir iptir.

Krallar ve sultanlar iktidar güçlerinin ilahiden geldiğini ispat için ya yanlarına kardinalleri ya da halifeleri alırlar. Veya kendileri zaten dinsel kimliklidir.

Gelelim peygamberler bahsine.

“Peygamberler inançları, yaşam biçimleri ve kavgalarıyla incelendiğinde “insanlar, insanlar adına kanun koyamaz” söylemiyle ortaya çıkan anarşistlere çok yakındırlar. Hatta en büyük anarşistler peygamberledir. “
Anarşizmin kelime manası hakkında bilgisi eksik olanlar burada yaptığınız yorumu beğenmeyebilir. Düz mantık bakarsak tespit çok doğru. Fakat eksik.

Anarşizm tahakkümün, otoritenin reddidir. Fakat yıkılan ya da yıkılması planlanan şeyin yerine ne koyacağı belli değildir. Ancak peygamberler ilahi olanı teklif etme yönüyle anarşizmden uzaklaşırlar.

Kaldı ki anarşizm sosyolojik bir olgu olarak kabul edilse bile edebiyatta Dadaizm örneğinde olduğu gibi, kesin sınırları belli ve sistemli bir düşünce formu ve kendine has bir disiplin olmaktan çok uzaktır. Anarşizm amaç değil araçtır. Bu bakımdan da peygamberlerden farklıdırlar.

Selam ile…

devletin tanımı nasıl var?

"Siyaset terminolojisi nereden çıkmışta içinde kendi babası olan devleti bulamıyoruz?"

ben yukarıdaki sözünüzü pek anlamadım. anladığım kadarıyla felsefe yapıyorsunuz, ama bu felsefeniz, devlet adalettir demenizde ki kadar net değil.

devletin asli, tali unsuru gibi açıklamalara girişirseniz yine belirsizlik içine girersiniz ki bu tanımlamalar kafanızdaki devletin olması gereken anlamına yüklenen misyonlardır, bunlarda devleti tanımlı hale getirmezler.

yazıda belirtiğim gibi "meşru güç kullanımı" devleti karşılar. meşru güç kullanımının kimin olacağı devletin şeklini belirler. kimi zamanlar monarşilerde bunu bir aileye vermişler, kimi zamnlarda yada toplumlarda bunu askerlere vermişler(militarizm) günümüzde ise iktidara talip iktidar seçkinleri olarak algılanan başkalara...

iktidarın yani meşru güç kullanımının değişmesi nitelikte değişmelere neden olmamış mıdır, tabi ki olmuştur. ulus- devlet modellerinde 1970 lere kadar ki yapılarda devlet vatandaşı ile bir hukuk savaşına giremez.yani devlet hesap vermez ancak günümüz demokratik yapılarında devlet şikayet edilebilir. bu da hukukun üstünlüğü ilkesi ile açıklanır. şimdi burada devletin tanımı nasıl değişmez.?

sosyal devlet diğer bir adı kamu otoristesini sağlayan devlet ile sadece devletin örgütlü olduğu totaliter devlet arasındaki farklılık aynı mıdır? modern devlet tanımında devlet, insanın insanla çatışmasına ve birinin diğerini magdur ettiğinde şikayet olarak kapısına gelirse müdahele eder. yoksa kendiliğinden vatandaşlarına bir davranış çizmesi söz konusu değildir.

devletin, insan hakları ile vatandaş hakları arasında ki manevrası devletin tanımını farklılaştırır. düşünce özgürlüğünüz insan hakkıdır ancak vatandaş olarak buna hakkınız olmayabilir. birinin diğerinden baskın olması ve yasaların ortaya çıkmasındaki arke, işte o devletin tanımını verir.

anarşizmi de bir davranış ve algılama şekli olarak aldım. anarşizmin bir modeli zaten yok. varsa da buna en iyi örnek peygamberlerdir. Allah'a itaat devlete itaat gibi değildir. Çünkü Allahla hiç bir haksızlığı meşrulaştıramazsınız.

selamlar

Devlet?

Siyaset terminolojisi dedğiniz şey devletle başlar. onu demek istedim.Felsefe yapmak niyetinde değildim. Siyasetin söz konusu olduğu yerde bir devlet olgusundan bahsedebiliriz. Daha açığı devlet olmasaydı siyasette olmazdı. Haliyle varlığını devlete borçlu olan bir terminolojinin devleti tarifte çektiği sıkıntı hayli ilginç.

Adı konsun veya konmasın. Modern devletlere özgü iç ve dış yapıya sahip yada değil. siyaset varsa devlette vardır.

Siz de takdir edersiniz ki eşyanın tanımı ya nedenlerinde ya hasıl oluşunda ya da yorumlarındadır. Bunların dışında bir tanım maddesi göremiyorum. Haliyle devletin tanımı tekdir. Adalet. fakat beklentiler türlüdür.Ve sonu yoktur.

Yazınızda tanım olarak sunduklarınız yada tanımın nasıl değişmeyeceği ile ilgili fikirlerinize katılmıyorum. Bahsettiğiniz devlet formları elbette değişir. Kesinlikle haklısınız. Fakat devlet denilince akla gelen kavram kimse de değişmez. Bir kontrol mekanızmasıdır devlet. Ve yönetir, yargılar. Değişen zamanla birlikte değişmesi gayet normal olan hukuki normlardır. Yani devletin meşruluğu tartışılmaz.asli varoluş nedenini kimse onun elinden almayı teklif dahi edemez. ancak dedğiniz gibi esner, derilir yada sıkar. Bu tamamiyle siyasal-sosyal-hukuksal nedenlerledir.

Osmanlıya bakınız. İsyanları inceleyiniz. Hiçbirisi devletin kendisini ortadan kaldırmak için yapılmamıştır. Yani asıl amaç salt devlet değildir. Bir takım esneklikler istenmesi veya hoşnutsuzluğun dile getirilmesi biçiminde algılayabiliriz.

Yine yanılgıya düştüğünüzü düşündüğüm bir nokta da şu. Devlet şekillenir. Yani devletin asli unsurlarını ve kurumlarını belli kriterlerle ve yasa koyucularının istekleri doğrultusunda ortadan kaldırabilir, yerine yenilerini yerleştirebilirsiniz. Devletler insan haklarını yada insani normları değil otoritelerinikorumakla mükelleftirler. salt çekirdek devlet kendini müdafa etmeyi başlıca görevi bilir. İnsan hakları hukuksal bir süreç vatandaşlık hakları ise devletin insanlarına uygun veya yeterli gördüğü haklardır.
Bunların değişmesi devletin tanımını değil şeklini değiştirir.

Selamlar