renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Kur'an'da Kıssalar Üzerine Bir Tecrübe

Geçen sene kafamı alabildiğine karıştıran bir süreçten sonra Kur’an’ı bizzat kendisinden okumak zorunda kaldım. Hatırladığım kadarıyla, beni bu mecburiyete iten temel entelektüel neden Muhammed Abid el-Cabiri’nin ‘Arap-İslam Aklının Yapısı’ kitabıydı. Kitap, benim ve sosyal bilim okuyan birçoklarının temelde kullandığı bir kavramsal silah setini bizzat İslami bilgi disiplinlerinin kendisine uyguluyordu: hançeri bizzat bizim sinemize batırıyordu. Dediği kısaca şuydu: ‘İslam’ın ürettiği iki temel disiplin: Beyan (fıkıh ve kelam) ve İrfan (tasavvuf) temelde ezeli ve ebedi olmanın çok uzağında ‘tarihsel birer söylem’dir. Ve paranteze alınmalıdır. Mezopotomya’da gelişen Bürhan (felsefe) ise evrenseldi. Fakat Gazali Ekolu tarafından yok edildi. Bu ekol, Davud ez-Zahiri, İbn Rüşd ve İbn Hazm gibiler tarafından Endülüs’te epistemolojik bir temel olarak İslam dinini inşa etmekte kullanıldıysa da, Endülüs’ün trajik kaderi İslam coğrafyasının bu ezeli ve ebedi söylemi (yani özgür işleyen aklı) işletmeyi beceremedi. Bugünkü Müslüman’a düşen görevse dini metni (Kuran ve Sünnet’i) hikmeti kendinden menkul bir tarzda değil, bizatihi vahiy-öncesi bir akıldan hareketle yeniden inşa etmektir.’

Bu benim için çok sarsıcıydı, zira çocukluğumdan beri kendi düşünceme temel aldığım isimleri, ezeli ve ebedi bir mantık tarafından hareketle değil de, insani olarak inşa edilmiş bir mantığa göre bilgi üreten, dolayısıyla ‘tarihsel’ figürler konumuna düşürüyordu. Benim ve benim gibilerin, Batı’yı görelileştirmekte kullandığımız kavramsal set bizatihi benim zihniyetimi hançerliyordu. Kıyas’a dayanan fıkıh mantığı: tarihsel… İmkan ve Hudus’a dayanan kelam: tarihsel… O dönem hatırlıyorum: Bediüzzaman’ı okumaya çalıştığımda bu problem beynimi kemiriyor, okuduğum metnin eskiden yaratmış olduğu ‘hakikat etkisi’ artık yerini şüpheye bırakıyordu. Benim için bütün bir bin dört yüz yıllık gelenek hakikat açısından çökmüştü.

Aradan uzun zaman geçtikten sonra Beyan ve İrfan’ı yeniden ezeli ve ebedi bir bilgiyi yansıtan söylemler olarak kurgulayabildiğimi fark ettim. Yani Ebu Hanife’leri ya da Şafii’leri ve hatta Mevlanaları yeniden ezeli ve ebedi hakikati yansıtan düşünürler olarak görebileceğimi anladım. Ve dahi Cabiri’nin serdettiği kaygıyı, bizatihi Bediüzzaman’ın taşıdığını, kendisinin dini bilgiyi kurgulayışının bizatihi bu Bürhan’a, vahiy-öncesi akla dayandırdığını zaten kendi master tezimde savunduğumu fark ettim. (ki Bediüzzaman’ın kullandığı teolojik kanıtlar en temelde İbn Rüşd’e dayanır.) Fakat bu süreç o kadar kolay olmadı.

Cabiri’nin temelde söylediği şu: ‘Neden Allah’a inanıyorsun? Çünkü Rasulullah söylüyor. O halde neden Muhammed’in (asm) Allah’ın elçisi olduğuna inanıyorsun? Çünkü Allah öyle söylüyor.’ İbn Hazm, karşısındaki Mezopotomyalı’ya diyor ki: ‘Bu dönüşlü akıl yürütme biçimiyle istediğin her safsatayı ispatlarsın.’ İbn Hazm’ın savunduğuysa şu: Bütün Kelam’ı ve bütün Fıkh’ı vahiy öncesi akla dayanarak inşa edebilmeliyim. Eğer muhatabı İbn Hazm’a şu cevabı verseydi, bu İbn Hazm’ın beklediği cevap olacaktı: ‘Allah’a inanıyorum. Çünkü sende ve bende ortak olan akıl, bana Allah’ın varlığını ve tekliğini gösteriyor. Bak anlatayım:…’ Ve bunun sadece akidevi hükümlere değil, eyleme yönelik hükümlerde de geçerli olması gerekiyor. Zira aksi takdirde: ‘Allah’ı biliyorum. Ve Allah bana diyor ki kız çocuklarını öldür.’ Cevap: ‘İyi de neden?’ ‘Çünkü öyle söylüyor!’ Cabiri’nin İbn Hazm’dan alarak öne attığı görüşse şu (Fıkıh diliyle söyleyeyim): ‘Her hükmün illetinin vahiy-öncesi akla dayanan temelini bilmek zorundayız. Yani ahkamın bir mantığı var, salt taabbüdi değil, ve vahiy öncesi akla dayanan bu mantık anlaşılmadan salt hikmet-i İlahiye diyerek geçiştiremeyiz ilahi hükümleri.’

Cabiri’nin -halledemediği için görünüyor- Kuran bağlamında söylediği şu: ‘Mana için lafızdan vazgeçmeliyiz.’ Fakat bu adımı atmak –ki yaklaşık yüzyıldır bu adımı atmaya çalışıyoruz- İslam’ı bitirmekten öte bir anlam taşımıyor. Kuran’ın lafzından vazgeçtiğimiz dakikada ortaya koyacağımız mantığın seküler bir mantıktan zerre kadar farkı yok. Ve ayrıca lafızdan geçtiğimiz dakikada, yani Kuran lafzının bize hitap etmediğini söylediğimiz dakikada Allah’ın bizleri yargılamaya hakkı yok. Zira Yedinci Yüzyıl’ın mantığına göre bir kitap indirmiş. O dönem de ona tabi olmuş. Ama Yirmi Birinci Asr’a bakmıyorsa bu kitap –ki lafzı çıkardığımda istediğim manayı takarım ben kitaba- bizi neye dayanıp muaheze edecek?

Sancılı bir dönemdi. Ve o ara, bilgeliğini hep satır aralarından çıkardığım Hocaefendi’nin bir röportajını okudum. O röportajda, Tevbe Suresi’ndeki meşhur ‘o müşrikleri yakaladığınız yerde öldürün’ ayetini anlatırken dikkatimi ilk defa olarak metnin bütününe çekti. Pasajın bütününe dayanarak muhakeme edersen aklında bir problem kalmayacak demeye getiriyordu. O sıra, Kuran okumaya ciddi olarak ilk defa başlayacağım sıra, ilk ipucum elimdeydi: pasajın bütününü okumak. İkinci temelimse Heidegger’in dikkatimi çektiği bir husustu: etimolojiler. Aradan geçen bin dört yüz yılın perdelediği etimolojiler. Daha sonra şunu da fark edecektim: Kuran bir hukuk ayetinde dahi mecaz kullanıyor. Ve devamı…

Kimsenin yapmadığı bir şeyi yaptım. Bugün Kuran ya Mushaf sırasına göre okunur. Ya da nüzul sırasına göre. Mushaf sırasına göre okumuşluğum vardı. Devam ettiğim tefsir derslerinde de nüzul sırasına göre okunuyordu. Ve benim için çok aydınlatıcı olmuştu. Fakat sosyal bilimci olarak ben en önce Medeni sureleri halletmeliyim diyordum. Ve en son inen sureden başladım okumaya. Tevbe-Maide-ve öncesi diyerek. Sure sure (sureyi bölmeden) ve bir iki mealden karşılaştırmalı okuyordum. (Henüz Arapça duyargalarım çok gelişkin değildi.) Ve her sureyi dikkatle dört defa okuyordum. Mantığım basitti: Allah’ın hikmeti demeden, taabbüdi diye kestirip atmadan bu ahkamın illetini, (raison d’etre’sini), varoluş mantığını nasıl kavrayabilirim, vahiy öncesi bir akılla. Medeni Sureler bittiğinde kafamdaki neredeyse bütün sorunlar hallolmuş durumdaydı, Medeni Surelerle ilgili.

Bu sırada kelime mealli Kur’anlar sayesinde Arapçam hayli ilerlemişti. Artık başka bir meale bakmadan kelime mealli Kuran’da istediğimi okuyor mealin eksiğini de görebiliyordum. Fakat Mekki Surelere geçince içim sıkılmaya başladı. Hep tekrar, hep tekrar, ve hep tekrar… Defalarca AD ve Semud ve Medyen ve hep aynı şeyler… Hayli daraldım. Günlerce şu soruyla boğuştum o dönem: Evet Muhammed (asm) belki de müthiş bir toplum reformcusuydu, toplumu iyi tahlil ediyor ve (Medeni surelerde gördüğüm) uzun vadeli çözümleri getirebiliyordu (aynı Aristoteles gibi), fakat hepsi bu. Mekki surelerde gördüğüm üzere şöyle diyeyim, bugüne hiç de hitap etmiyordu. Fakat bütün sıkıntıya rağmen okumaya devam ettim. (dörder defa) Sonra şu olmaya başladı: Bir surenin bir yerinde bir ayet direk beni vuruyordu. Sonra başka bir ayet. Resmen vuruyordu. Çünkü bu ayetler canlı kanlıydı.

Bütün sorunum kıssalarda –özellikle kavim kıssalarında yatan toplumsal hakikati anlamaktı- ve ben okumakta direnince birden kendini açmaya başladı kıssaların bana hitap eden hakikatleri. Öncesinde sorunum şuydu: Kuran’ın çizdiği toplum profili en avami düzeyde şu süreci içeriyor: ‘bir kavim azıyor, Allah elçi gönderiyor, kavim elçiye uymuyor ve gökten sopa iniyor.’ Sorun da tam olarak bu zaten: gökten sopa inmiyor bildiğimiz tarih boyunca. Bir tufan efsanemiz olsa da (ki efsanede hakikat vardır), bir Sodom Gomorra’mız olsa da bugün toplumlar böyle işlemiyor. Ve o dönemimde, Kuran’ın aslında bugünkü toplumları da anlattığını göremiyordum. Ayetler vurdu, vurdu ve daha sonra bir gerçeği fark ettim. Kuran çok uzun ve karmaşık bir süreci birkaç ayete sıkıştırıyor !

Kamer Suresi’nde söylenen şey şu: Kavim kıssaları anlatılıyor, ve her kavimden sonra şu deniyor: ‘Velekad yessernel kurane lizzikri fehel min müdekkir?’ Biz anlaşılsın diye Kuran’ı kolaylaştırdık fakat düşünen mi var?’ Yani olay şu: Kuran’da bahsedilen kavim kıssaları aslında karmaşık fakat bizim için (yediden yetmişe ve cahilde profesöre herkese beraber hitap etsin diye) kolaylaştırılmış. Başka bir ayetteyse (Fatır Suresi’nde) geçmiş bütün kavimlerin kalıntılarına bakmamız söyleniyor ibret almamız için. Yani şunu diyor: ‘Roma da helak olundu.’ Bu benim için çok önemliydi, çünkü Kuran’da zikredilmemesine rağmen ve zahirde ‘gökten inen bir sopa’ olmamasına rağmen (Roma dahil) her hangi bir kavim de helak olunduysa, Kuran’daki kavimler birer arketip olarak anlaşılabilirdi. Yani beş altı kavmi anlatıp aslında bütün kavimleri anlatmış olması mümkündü. Başka bir sureyse (Ahkaf) Allah’ın, Ad kavmine, Hud’dan önce ve sonra da elçiler gönderdiğini söylüyordu. Başka bir suredeyse hep ümmülkura’ya yani şehirlerin anasına peygamberler gönderiliyordu. Benim için bunun anlamı şuydu: Ad Kavmi veya Semud Kavmi birçok şehri içeren çok büyük kavimdiler ve çok uzun süreler yaşadılar ve kendilerine tek elçi değil bir elçiler silsilesi geldi ve sonra (bu birkaç yüzyıllık süre sonunda) helak edildiler/tüketildiler. Hac Suresindeki şu ayetse benim için helaki çözüyordu: ‘Senden azabı (helaki) soruyorlar. Onlara de ki: Allah katında bir gün bin senedir.’ Bu ayet bana şunu söylüyordu: ‘Evet Allah bir sayhayla helak eder. Fakat bu sayhanın dünyada ömrü birkaç yüzyılı bulabilir. Liberte, Egalite, Fraternite (Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik) Sayhasının bütün dünyayı yüz elli senede düzlemesi gibi…’

Daha sonra bu kavimlerin nasıl arketipler olduklarını anlamak pek zor olmadı. Daha doğrusu durum birden açılıverdi. Örneğin, Nuh kavmi inanmamasına gerekçe olarak ısrarla Nuh’un etrafındaki aşağı sınıfları gösteriyordu. ‘İnanmıyoruz, çünkü yanında toplumun aşağı kesimleri var’ İman-amel bütünlüğü içinde bu toplum ‘sınıfçı/kastçı’ bir toplum olduğu için eşitlikçi vahyi reddediyordu. Ad Kavmiyse hep askeri güç peşinde koşma ve bu gücü anıtsal yapılarla göstermesiyle niteleniyordu. Ad Kavmi bugünkü dilde ‘militarist’ bir kavimdi. Semud Kavmiyse arzı imar etmek, kayalara evler yapmakla niteleniyordu. Ve imtihanları, kontrolü kendi ellerinde olmayan bir tabiat unsuruna, devenin hakkına saygı duyma etrafında gelişiyordu. Bugünkü tabirle, doğaya hükmeden Semud kavmi ‘endüstriyalist’ bir kavimdi. Medyen halkıysa ticarete dayanan bir toplumdu. Ve tüccarlıklarının avantajıyla alma-verme dengesinde ibreyi kendilerine yontuyorlardı (birikim). Ayrıca her yolu/akışı/kanalı tutup kendi istikametlerine çevirip Allah yolundan saptıran bir kavim olma niteliği sergiliyorlardı ki düpedüz –bugünkü tabirle- ‘kapitalist’tiler. Lut kavmindeyse şehvetleri/hedon’ları onları her türlü ahlaki çizgiyi aşmaya götürmüştü. ‘Hedonist’ kavim arketipini sergiliyordu. İbrahim’in kavmiyse, o putlara ‘kendi aralarında bir sevgi oluştursun diye tapıyorlardı’ (Durkheim bu ayete ne derdi merak ediyorum) şöyle söyleyeyim, ‘teokratik’ bir toplumun arketipiydiler.

Kısaca şöyle söyleyeyim: Bu vasıflar, bu kavimlerin ya Kuran’da zikredilen temel vasıfları, ya elçilerin onları eleştirme sebebi olmaları, ya da o kavimlerin elçileri reddetme sebebi olmaları yüzünden o kavimleri tanımakta kritik önemdedir. Ayrıca, sınıfçı /hedonist/militarist/kapitalist/teokratik/endüstriyalist nitelikleriyse modern kavramlar olmakla beraber, bizatihi insan doğasından kaynaklanan belli evrensel davranış biçimlerinin adlarıdır. Şunu demek istiyorum: Kuran’da bahsedilen bu kavimler birer ad olarak, birer metafor olarak, birer kategori olarak dünyada gelmiş geçmiş bütün kavimleri vasıflandırmakta kullanılabilir ve bu vasfıyla bu kıssalar, hayli hayli zaman ve mekan üstüdür. Şöyle diyeyim: Kuran’ın kıssaları Yirmi Birinci Asr’ı da anlatıyordu. Canlı kanlıydı, hepsi bu.

Kıssaların anlattığının bundan ibaret olduğunu söylemiyorum. Çok rahat bir şekilde bu kavim kıssalarının psikanalitik bir okuması da yapılabilir. Ya da başka bir okumayla başka cihetler açığa çıkar. Ve tekrar edilmelerinin arkasında, dikkatle bakıldığında her surede farklı gaye gözetilerek bir tasrif (kalıptan kalıba sokarak başka başka mevzular anlatma) yapıldığı görülebilir. Fakat her seferinde yukarıda bahsettiğim bu karakteristiğin akılda bulunması gerekir. Nihayetinde benim kıssalarla ilgili sıkıntım hallolmuştu. Fakat beni açan bu boyutu yakalamam, okumada direnmeme verilen bir mükafattı.

Başa dönüp şunu demek istiyorum: Vahiy-öncesi bir akıldan vahyin mantığına varabilmek zorundayız. Kıssaları bu akılla okumadan önce böylesi bir sağlam mantığa sahip olduklarını bilmezdim. Böylesine canlı kanlı olduklarını hissedemezdim. (Burada bahsettiğim, sadece benim yakalayabildiğim). Ayetler şunu diyordu: ‘kavim azar, elçi gelir, elçiye isyan ederler, gökten sopa iner’ Aslında ayetler aynen bunu söylüyordu, fakat bu sürecin tamamının tezahürünün son derece doğal yollarla olduğunu da söylüyordu. Yani bu kavimlerin uzaklarda duran birer efsane değil, bizatihi çağdaşlarımız olduğunu söylüyordu. Bu da benim kalbimi mutmain kılıyor.

Yazının başında tek gayem kıssalarda bulduğumu anlatmaktı. Bir girizgah olarak neden birkaç yazıdır bunları anlattığımdan bahsetmek istiyordum. Girizgaz çok uzun sürünce kıssalar konusuna da az vakit kaldı. Artık kalın sağlıcakla…

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

Bir iki husus..

Kur'an okuma metodolojisi (okuma'dan kasdedilen tilavet değil) üzerine, doğru çözümlemeleri işaret eden bu güzel çalışmadan dolayı sizi kutluyorum.

İzniniz olursa öncelikle, öyle bir iddiada bulunmamakla birlikte, ifadelerinizden öyle anlaşılabileceğinden kuşku duyduğum bir noktaya değineyim. Sizin Kur'an okuma metodu ile ilgili kişisel "keşifleriniz" yalnız sizin, ya da feyz aldığınız hocaefendinin dillendirdiği hususlar değildir!

Tefsir usulünün temel kavramlardan biri olan 'kast-ı İlahi' sorgulaması "vardır bir hikmeti" anlayışı ile yapıl/a/maz zaten! Tam da vahiy öncesi akılla yapılan bir sorgulamadır. Bunun için "Vahyin lafzından vazgeçmek!" de gerekmiyor.

"Kimsenin yapmadığı bir şeyi yaptım. Bugün Kuran ya Mushaf sırasına göre okunur. Ya da nüzul sırasına göre. Mushaf sırasına göre okumuşluğum vardı. Devam ettiğim tefsir derslerinde de nüzul sırasına göre okunuyordu. Ve benim için çok aydınlatıcı olmuştu. Fakat sosyal bilimci olarak ben en önce Medeni sureleri halletmeliyim diyordum. Ve en son inen sureden başladım okumaya. Tevbe-Maide-ve öncesi diyerek. Sure sure (sureyi bölmeden) ve bir iki mealden karşılaştırmalı okuyordum.(Henüz Arapça duyargalarım çok gelişkin değildi.) Ve her sureyi dikkatle dört defa okuyordum. Mantığım basitti: Allah’ın hikmeti demeden, taabbüdi diye kestirip atmadan bu ahkamın illetini, (raison d’etre’sini), varoluş mantığını nasıl kavrayabilirim, vahiy öncesi bir akılla. Medeni Sureler bittiğinde kafamdaki neredeyse bütün sorunlar hallolmuş durumdaydı, Medeni Surelerle ilgili."....... ?!

Bunu yapmayın işte! Sizden başka hiç kimsenin yap/a/madığından emin olsanız bile, telaffuz etmekten kaçının!

"Mezopotomya’da gelişen Bürhan (felsefe) ise evrenseldi. Fakat Gazali Ekolu tarafından yok edildi." Bence bu da "haddi" aşan bir ifade olmuş! Gazalinin felsefeye ve filozoflara reddiyesini biliyoruz. İslam düşüncesine olumsuz etkileri olduğu da söylenebilir. Ama, "Yok etti" iddianızı en azından tarih yalanlıyor!

Ben de haddimi aşmış olmayayım ama; Selefi alimleri eleştirilemez yapıp "kutsayan" yanlışa karşılık, redd-i mirasa varan yaklaşımlardan etkilendiğinizi de düşündüm. İnşaAllah yanılmışımdır. Vesselam.

ahmet toprak

ahmet toprak cemaat.com da son zamanlarda dikkatimi çeken yazarlardan. kadir misin yazısını okuduktan sonra da yorum yazmak istemiştim. kısmet burayaymış. muammer derin beyin yorumladığı "kimsenin yapmadığı birşeyi yaptım" cümlesini; bir ""ben" leştirme cümlesinden ziyade bir heyecanlanma cümlesi olarak algılamıştım ben.

hürmetler..."eddai"

tesekkur

1. Gazali benim ilham kaynaklarimdan... sadece munkiz ve tehafutle degil. ledunni ilim risalesi ve miskatulenvar'la da... o pasajda sadece Cabiri'nin gorusunu aktarmaya calistim. kendi gorusum bu degil.
2. 'kimsenin yapmadigi birseyi yapmam' mevzuyu kendi uslubumu katarak olayi benlestirmemle ilgili bir sey... keske herkes kendi kuran usulune ulasirken 'kimsenin yapmadigi birseyi yapma cesaretini gosterse'... sadece bu hissi kiskirtmaya calistim...
3. kendi usulumu olustururken tek feyz kaynagim hocaefendi degil elbette. 'bizimkilerin' pek hazzetmedigi mealci ekolden cok istifade ettim.

Her insan iyidir, ama unutmaya mahkumdur.

Teşekkür

'Metin' çözümlemede ki dirayetim sorgulanabilir. Ancak, metodolojik anlamda Kur'an okuma yöntemi önerirken, çıkış noktası olarak zikrettiğiniz fikirlere katılmadığınızı düşünemezdim. Hele ki, metnin hiç bir bölümünde Cabiri'ye katılmadığınız bir noktayı işaret etmemiş, imada bulunmamışsanız.

"keske herkes kendi kuran usulune ulasirken 'kimsenin yapmadigi birseyi yapma cesaretini gosterse'... sadece bu hissi kiskirtmaya calistim."

Sizin teşvik babında (Konuya vakıf olanları) özendirmenizde bir beis yok elbette. Ancak, iki "meal" okuyanın kendi "Kur'an usulü" lünden söz ettiği bir ortamda, böyle bir özendirmenin gerekliliğinden emin değilim! Dahası, "zarar" verebileceği kuşkusunu da taşıyorum.

Gelenekle ilgili görüşleriniz, kahir ekseriyetin paylaştığı düşüncelerdir. Teşekkür ederim. Vesselam.

müçtehid kimdir?

Okuma yazmayı yeni öğrenmiş bir çocuğun eline bir Kur'an verin. Ona 'selefiyle ve muasırlarıyla müzakere ve çatışma içerisinde hakikatı bulma çabası' olan istişareyi anlatın, heva'nın ve hüda'nın farkını hissettirin, ve bulduğu hakikatlerin birer son nokta değil, birer merhale olduğu şuurunu verin. O çocuk o dakikada, eğer 'Lailahe illallah Muhammedun rasulullah'a imanı varsa, çocuk da olsa 'mutlak müçtehid'dir.

Her insan iyidir, ama unutmaya mahkumdur.

Paranteze Alma: Eleştirel Bakış

Paranteze alma olayı ilginç bir bakış ancak bu Muhammed Abid el-Cabiri’nin yönteminden önce ikinci dünya savaşı öncesi Avrupa’sında yükselen faşizmin mağdurlarından heidegger’in hocası husserl’in bakışıdır. Paranteze alma ve paranteze alınan fenomenlerin eleştiri süzgecinden geçirerek sorgulanması yöntemini felsefe disiplini haline getirmeye çalışan bir entelektüeldir ki bu düşüncesi ile hermonatik tartışmalarını yeniden başlatmıştır. Düşüncenin magazin tarafı bilinirse daha kolay anlaşılacağını düşünüyorum: husserl Yahudi olduğu için üniversiteden atılmış ve heiddegger ona ithaf ettiği kitabından sonraki bir zaman da ismini silmiştir. Tarihsellik yani Yahudi olması ve onun bilim adamlığının önüne geçmesi gibi görülmesindeki olumsuz bir etken Husserl’i mağdur etmiştir.. Dolayısıyla bu bakışın sorgulanması ve gerçeklerin ancak bu şekilde ortaya çıkabileceği düşüncesi husserlci fenomonolojinin inancı olmuştur.

Aynı yöntemi İslamı anlama şekillerine indirgersek vahiy öncesi akılla kur’anı anlamaya çalışırsak, tarihsellikte söylediğiniz anlamda paranteze alınacak ve eleştirilecektir. Ancak şu var ki “vahiy öncesi akıl” tarihsellikten uzak mıdır? yada tarihsel olanın kendini gösterdiği en iyi zaman mıdır? Çölün ortasında İran gibi roma gibi medeniyetlerden uzak ve sözlü kültürün kendini fazlasıyla gösterdiği ve şairlerin etkisiyle toplumsal bilincin inşa edildiği bir durumda, “vahiy öncesi akıl” dinin peygamberler serüvenine devam ettiği vurgusu o toplumda mevcutken tarihsellikten ne kadar uzak olabilir. Aynı zamanda Kabe’nin İbrahim peygamber zamanında yapıldığı ve Ebrehe’nin saldırısına muhatap olduğunun bilindiği bir toplumda aklı tarihsellikten nasıl kurtarabiliriz. “Onlar seni oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar” ayeti ile de düşünürsek bu tarihsel vurgu, o zamanın toplumsal bilincinde vahyi anlamak için önemli olmamış mıdır?

Husserlci paranteze alma, sorgulayan akıl yani decartci aklı çağrıştırır ki bu anlamda husserlin düşüncesi batı medeniyetinin günümüzdeki izini süren şüpheci akla karşılık gelir. O zaman bu yöntemin ve anlama şeklinin de kendisi paranteze alınırsa ki alınmıştır da Gadamerci yönteme ulaşırız ve salt aklın olmadığını ve aklın siyaseti ile var olabileceği sonucu husserlci bir etkilenmeyle ortaya çıkar. Yani husserl nasıl Yahudi olduğu için mağdur olduysa tarihsel görme şekillerinden dolayı ki onun pratiği bu sonuca vardırmıştır, bazıları da insan tarihselliğinden uzaklaşmıyor gibi ulusalcı sonuçlara(gadamer) varabilir. Her iki durumda makyavelci düşünüşe karşılık gelir:Yani olgusal durumumuz bizim siyasetimizi belirlemelidir. Bunun tarilsel karşılığı da menfaatçi rasyonalizmdir.

Bahsetmek istediğiniz şeylerin bumlar olmadığını da biliyorum. Ama söylemek istediğim kur’anın insanları uyarırken toplumsal bilincin etki alanın olan tarihselliğine bahsettiğiniz kıssalarla vurgu yaparak bakışını ortaya koyması ve insanlara ibretler göstermesidir. Bu anlamda tarihsellik kapsayıcı bir kavram olarak körleştirir de ve insanları uyarabilir de. İnsanlar toplum olma hallerini her iki şeklide düşünerek gerçekleştirirler. Bilinç bu anlamda toplumun dilinden bağımsız değildir ve akıl tek başına bir hükümde bulunamaz ve taraf olmak zorundadır.

Cabiri’nin temelde söylediği şu: ‘Neden Allah’a inanıyorsun? Çünkü Rasulullah söylüyor. O halde neden Muhammed’in (asm) Allah’ın elçisi olduğuna inanıyorsun? Çünkü Allah öyle söylüyor.’ İbn Hazm, karşısındaki Mezopotomyalı’ya diyor ki: ‘Bu dönüşlü akıl yürütme biçimiyle istediğin her safsatayı ispatlarsın.’ İbn Hazm’ın savunduğuysa şu: Bütün Kelam’ı ve bütün Fıkh’ı vahiy öncesi akla dayanarak inşa edebilmeliyim. Eğer muhatabı İbn Hazm’a şu cevabı verseydi, bu İbn Hazm’ın beklediği cevap olacaktı: ‘Allah’a inanıyorum. Çünkü sende ve bende ortak olan akıl, bana Allah’ın varlığını ve tekliğini gösteriyor. Bak anlatayım:…’ Ve bunun sadece akidevi hükümlere değil, eyleme yönelik hükümlerde de geçerli olması gerekiyor. Zira aksi takdirde: ‘Allah’ı biliyorum. Ve Allah bana diyor ki kız çocuklarını öldür.’ Cevap: ‘İyi de neden?’ ‘Çünkü öyle söylüyor!’ Cabiri’nin İbn Hazm’dan alarak öne attığı görüşse şu (Fıkıh diliyle söyleyeyim): ‘Her hükmün illetinin vahiy-öncesi akla dayanan temelini bilmek zorundayız. Yani ahkamın bir mantığı var, salt taabbüdi değil, ve vahiy öncesi akla dayanan bu mantık anlaşılmadan salt hikmet-i İlahiye diyerek geçiştiremeyiz ilahi hükümleri.’ Buradaki diyaloglardan meseleyi anlamaya çalışırsak totolojiden uzaklaşılması gerektiğini vurguladığınızı düşünüyorum ve inanışın, eylemin temelindeki farkındalığın ortaya çıkmasını istediğinizi anlıyorum. Şimdi avamın düşüncesi alimin düşüncesi değildir. her düşünce disiplinini oluştururken kendisini katılaştırır. Katılaştırma doğal olarak T.kuhncu anlamda ideolojiktir ve yeni paradigmalarla yıkılır. Bu katı olan buharlaşır düşüncesine de karşılık gelir. Gelenek olarak tanımlanan düşünceleri de böyle algılarsak zamanını doldurmuş ve terk edilmesi gereken düşünceler olarak görebiliriz. Ancak hiçbir düşünce içinde bulunduğu dilden yani bilinçten bağımsız olarak kendini ortaya koyamaz. Ona katılırken yada karşı dururken mutlaka tarihselliğinin içine girmek ve yaşayan insanların dilini kullanmak zorundadır. Dolayısıyla hiçbir aklın(vahiy öncesi akıl) siyasetsizliği tarafsızlığı yoktur. Her medeniyet kendisinden önceki zamanları bir sonraki zamana taşır, taşırken de mutlaka tarihsel metinlere Kur’anın yaptığı gibi vurgu yapar ve onları insanların anlayacağı dilde mitoslaştırır. Yani inanç inanca karşı savaşırken siyasetsiz değildir ve kendi tarihselliğini oluşturur.

Demek istediğim şu: hiçbir inanç kendisinden önceki anlama yöntemleriyle irtibatını keserek var olamaz onları sadece dönüştürür. Bunu yaparken de paranteze mi alır yok edeceği şeyi? evet paranteze alır. Ama paranteze alma olayına bir yerde de son verir. Çünkü bu doğruyu bulmanın yöntemi ise inandığı şeyi de sonraki bir zaman da paranteze alması gerekir ki buda insanı nihilizme götürür. Nihilizm ise bir çöküştür ve insanın sorumluluktan kendi kurtararak her şeye isyan etmesidir. Bu isyanda kendisini bir sonraki aşamada inanca götürür.

Husserl düşüncesi tamamlanmamış bir düşüncedir. Ama kesin inançlıktan kurtulmanın yolunu açtığı için önemlidir. Önemli yaparken de bu yöntemin ilahi sonuçlara insanı yöneltmek niyetinden ziyade, herkesin menfaatinin olumlandığı seküler bir düzeni hayal etmiştir. Yani burada paranteze alınırken bir niyet vardır. Bu niyet pozitivizmin din alanında verdiği savaşı toplumsal alanda batı emperyalizmine hayır diyen kültürel korunmacılığa karşı vermektir.

İslam’ı anlama şekillerine bu yöntemi uygularsak geçmiş dönemdeki Müslümanlara da haksızlık etmiş oluruz. Yani onları samimiyetsiz ve İslam’ı yanlış anlamakla suçlamış oluruz ki bu yöntem inşa edilecek yeni düşüncenin tarihsel temellerini de yok ederek inancın düşmanlarını çoğaltır. Bu düşman Müslüman düşünürler ve onların anlama şekli değil, İslam’ı yeryüzünden silmek isteyen emperyalist güçlerdir. Paranteze alırsak yani husserlin yada onu izleyen Cabir’in dediğini yaparsak bu işe inançlarımızdan başlamamız gerekir ki bu da bizden fazla husserlci rasyonaliteye hizmet eder ve İslam şiddeti besliyor! diyenlere verdiğimiz tepkilerimizin de paranteze alınması sonucunu doğurur.

ayrıca yazı için teşekkürler. elinize sağlık.

selamlar

vahiy oncesi akil

'vahiy öncesi akıl' ya da fıtrat ya da bürhan, adı herneyse, eğer her medeniyetten insanın buluştuğu (tüm paradigmalardan önce gelen) bir zemin yoksa, o zaman Kuran Beyan'ının alemşümullüğünden ve zamanı kuşatıcılığından bahsedemeyiz diye düşünüyorum. orada bütün vurgulamak istediğim buydu.

Ama, geleneği paranteze almak zorunda olmasak da; bütün bir geleneğin, herşeyden önce kendi içinde bulunduğu somut problemleri çözmek için inşa olunduğu ve 21. asrın hükmünün klasik dönemimizden özde farklı olabileceği gerçeğinden hareketle, geleneği ' buyurucu bir ağabey' değil 'sıcak bir sohbet edilecek ve gereğinde şakalaşılacak bir kanka' olarak görmemiz zaruri olabilir.

Her insan iyidir, ama unutmaya mahkumdur.