renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Kur'an Kıssaları I: Süleyman ve Belkıs

Kuran eğer her çağa nüzul etmiş bir Zikir’se, en az yedinci yüzyıl insanı kadar yirmi birinci yüzyıl insanı da onu kendine hitap eder bulmalıdır. Fakat, eğer gerçek bir mümin bile, Kuran’a muhatap olmaya çalıştığında onu çağın mantığına anlatılır kılamıyorsa, ve ‘ bu bir inanç meselesidir’ diye hak dini ve onun tezahürü olan vahyi göreli kılıyorsa, bu Beyan’ın alemşümullüğünü kavrayamamış demektir. Henüz Kuran’la sahih bir ilişki kurmadan felsefi bir inanma-inanmama münakaşasına girmek ne kadar sağlıklıdır bilemiyorum. Zira Kuran’ın kendisi, akleden bir insanın kendisini hakk olarak tanıyacağı düsturunu tespit ediyorsa, yirmi birinci yüzyıl insanından, aklı terk ederek vahye sarılmasını istemek, sanmıyorum ki, Ezeli Vahy’in ne sözüne ne özüne uygun bir talep olsun. Müminler cemaati olarak, en az mütehassısı olduğumuz saha kadar, Kuran’ı tanıyamamışsak, imanımızın hakkını verdiğimizi söyleyebilmemiz mümkün değildir. Cenab-ı Allah Kamer suresinde şöyle buyuruyor: ‘Biz bu Kuran’ı düşünüp öğüt alsınlar diye kolaylaştırdık. Oysa onu tedkik eden yok.’

Bu ayetle en başta bizim şu batıl inanışımıza vuruyor: ‘Kuran’ı anlamak her babayiğidin harcı değildir.’ Diyor ki Allah: ‘Harcıdır.’ Tabii herkes kendi kabiliyetine ve ihtiyacına göre derk eder. Kuran’ı, hakkıyla anlamaksa, yani alemlerin mantığı olan Ezeli Logos’u kavramaksa, elbette en babayiğit müçtehidin bile asla harcı olmayacaktır. Ama hepimizin Kelam’ı anlama yetisi var, çünkü hepimiz akleden ve anlayan kalplere sahibiz, eğer kendi elimizle küfre düşüp de, bu yetimize bir mühür basılmamışsa.

Aynı ayet başka bir hakikate daha vurgu yapıyor, hiç dikkat etmediğimiz: Kuran’da bahsedilen hakikatler aslında çok zor, derin, anlaşılması müşkül hakikatlerdir. Fakat Kuran onları bir çocuğun bile, yetmiş yaşındaki okul görmemiş bir ihtiyarın bile üzerinde düşünebileceği kolaylaştırılmış bir formatta indiriyor ki herkes kabiliyeti nispetinde ihtiyacı olan hakikati Kuran’dan alabilsin. Aslında Kuran’da zikredilenler, tefekkür edilerek tedebbür edilerek, geleneğin ve modernitenin sınırlarından taşılarak, kısaca cehd sarfedilerek okunduğunda bahsi geçen mevzularda serdedilen cümlelerin aslında ne kadar mühim hakikatleri hatırlattığı görülecektir.

Allah tamamlamayı murad ederse bu yazı serisinde ele alacağım kıssalar mevzuundan bir örnek vererek çabamı somutlaştırmak istiyorum. Neml Suresinde anlatıldığı şekliyle Süleyman’ın kıssası bu. Elmalılı Hamdi mealinden:

15.Andolsun ki, Davut'a ve Süleyman'a bir ilim verdik. İkisi de: "Bizi mü'min kullarının birçoğundan üstün kılan Allah'a hamdolsun." dediler. 16.Ve Süleyman Davud'un yerine geçip dedi ki: "Ey insanlar, bize kuş dili öğretildi ve bize herşeyden verildi. Şüphesiz ki bu apaçık bir lütufdur." 17.Cinlerden, insanlardan ve kuşlardan orduları Süleyman'ın huzurunda toplandı. Bunların hepsi (Onun tarafından) sevk ve idare olunuyorlardı. 18.Hatta karınca deresi üzerine vardıklarında bir karınca şöyle dedi: "Ey karıncalar! Haydi, yuvalarınıza girin, Süleyman ve ordusu farketmeyerek sizi kırıp geçirmesin." 19.O da, onun bu sözünden dolayı gülercesine tebessüm etti ve: "Ey Rabbim, beni nefsime hakim kıl ki, bana ve anama-babama verdiğin nimetlere şükredeyim ve hoşnut olacağın iyi bir iş yapayım ve beni rahmetinle iyi kulların arasına sok!"dedi. 20.Bir de kuşları denetledi ve: "Bana ne oluyor, Hüdhüd'ü göremiyorum? Yoksa kayıplara mı karıştı? 21.Onu mutlaka ağır bir cezaya çarptırıldım veya boynunu keserim, ya da bana muhakkak mazeretim gösteren açık, kesin bir gerekçe getirir." dedi. 22.Derken bekledi, çok geçmeden (Hüdhüd) geldi ve: "Ben senin etraflıca bilmediğin bir şeyi öğrendim ve sana Sebe'den sağlam bir haber getirdim." dedi. 23.Çünkü ben, orada onlara hükümdarlık eden, kendisine herşey verilmiş, yüce bir tahtı olan bir kadın buldum. 24.Onu ve halkını, Allah'a değil, güneşe secde ediyorlar gördüm. Şeytan onlara yaptıklarını yaldızlamış ve bu şekilde kendilerini yoldan saptırmış da doğru gidemiyorlar. 25.Göklerde ve yerde gizli olan herşeyi ortaya aran ve sizin gizlediğiniz ve açığa vurduğunuz şeyleri bilen Allah'a secde etmesinler diye. 26.Allah O'ndan başka hiçbir tanrı yoktur. 0, yüce Arşın sahibidir. 27.(Süleyman) dedi ki: "Doğru mu söyledin, yoksa" yalancılardan mısın, bakacağız. 28.Şu mektubumu götür onlara bırak; sonra geri çekil de, ne sonuca varacaklarına bak! 29.Kadın dedi ki: "Ey ileri gelenler bana çok önemli ve saygıdeğer bir mektup bırakıldı. 30.Süleyman'dan; o Rahman ve Rahim Allah'ın adıyla (başlamakta)dır. 31.Şöyle ki: " Bana karşı baş kaldırmayın ve müslümanlar olarak gelin bana!" 32.(Melike): "Ey ileri gelenler! Bu işimde bana bir fikir verin; sizin haberiniz olmadan ben hiçbir işi kestirip atmış değilim." dedi. 33.Dediler: "Biz güçlüyüz ve yiğit savaşçılarız; ama karar sana aittir. Ne emredeceğini düşün." 34.-(Melike) dedi ki: "Doğrusu, hükümdarlar bir memlekete girdiler mi orayı perişan ederler ve halkının şerefli kişilerini zillete uğratırlar; evet böyle yaparlar. 35.Ben onlara hediye ile bir heyet göndereceğim de bakacağım elçiler ne ile dönecekler?" 36.Bunun üzerine gönderilen (elçi) Süleyman'a vardığı vakit (SüIeyman): "Siz bana mal ile yardım mı etmek istiyorsunuz? Bakın Allah'ın bana verdiği size verdiğinden daha iyidir. Hayır siz hediyenize güveniyorsunuz. 37."(Ey elçi) Onlara var (söyle); iyi bilsinler ki, kendilerine asla karşı koyamayacakları ordularla gelir, onları, muhakkak surette hor ve hakir halde oradan çıkarırız!" 38.(Süleyman kendi adamlarına dönerek): "Ey Heyet kendileri teslimiyyet gösterip bana gelmeden önce, o kadının tahtını bana kim getirir?" dedi. 39.Cinlerden bir ifrit: "Sen makamından kalkmadan önce ben onu sana getiririm. Ve gerçekten bunu yapmaya hem gücüm, hem de güvenim var." dedi. 40.Yanında kitaptan bir ilim bulunan zat ise: "Ben onu sana gözünü kırpmadan önce getiririm." dedi. Derken onu yanında duruyor görünce: "Bu, Rabbimin bir lutfudur; beni imtihan için ki, şükredecek miyim, yoksa nankörlük mü edeceğim. Kim şükrederse ancak kendisi için şükreder, her kim de nankörlük ederse, şüphe yok ki, Rabbim herşeyden müstağnidir, büyük ihsan sahibidir" dedi. 41.Süleyman) dedi ki: "Tahtını tanınmaz duruma şokun, bakalım tanıyacak mı, tanımazlardan mı olacakı?" 42.Bunun üzerine (Melike) gelince: "Böyle mi senin tahtın?" denildi. (O da): "Sanki o! Zaten bize daha önce bilgi verildi ve biz müslüman olduk! dedi. 43.Daha önce Allah'tan başka taptığı şeyler, on (un müslüman olmasın) a engel olmuştu; çünkü inkara bir kavimden idi. 44.Ona: "Köşke gir!" denildi. Derken (Melike) onu görünce derin bir su sandı ve eteklerini topladı. Süleyman: "O parlak bir köşk, sırçadan!" dedi. Kadın: "Ey Rabbim, gerçekten ben önce nefsime zulmetmişim, şimdi Süleyman'ın maiyyetinde, alemlerin Rabbi olan Allah'a teslim oldum."dedi.

Kıssanın bu haliyle, yani zahiri manasıyla kabul edilmesi ya da kabul edilmesine davet edilmesi tam olarak bir inanç mevzuudur. Şunu demek istiyorum: Hazret-i Süleyman’ın tarihte kurduğu devleti, o devletin çapını, sahip olduğu teknolojiyi tarih biliminin verileriyle bilen bir tarihçi ne kadar aklederse etsin bu pasajın zahiri manasına sadece inanabilir, ve ‘aklımız ermese de imanımız bunu gerektiriyor’ diyerek bu kıssayı kabul edebilir. Problem şuradadır ki: bunu dediği dakikada bu kıssanın anlatmak istediği birçok hakikati göremez kılınır. Ki bu göremediği hakikat tam da Kuran’ın bu çağa anlattığı hakikattir.

Halbuki hatırlanması gereken yalnızca hepimizin zaten dilimize doladığı bir hakikattir: Kuran bir edebiyat mucizesidir. Ve edebiyat dehası olan yedinci asır Arabı onun edebi yetkinliğine secde ediyordu. Şimdiye kadar neredeyse sadece Kuran’ın cümlelerinin inceliklerine uygulanmış bu i’caz gerçeği neden kıssalara uygulanmamıştır, neden surelerin bütününe uygulanmamıştır, anlamak kolay değil. Edebi i’caz derken çok net konuşayım: sadece harfte, kelimede ve cümledeki edebiyat değil, modern edebiyatın betimlediği ve metnin bütününe bakan edebi tekniklerin de hesaba katılması gerekirdi.

Derdimi şöyle anlatmaya başlayayım: TAYR kuş demektir. Ve Süleyman’a kuşların dili öğretilmiştir. Elimdeki klasik döneme ait bir etimoloji sözlüğüne (Isfahani’nin el-Müfredat’ı) baktığımda şunu gördüm: Bedevi Araplar geleceğe dair spekülasyonlar yapan insanlara TAYR yani kuş diyorlardı. O halde TAYR derken kastedilen açık seçik STRATEJİSYEN olmuyor muydu? Yani hüdhüd iki kanatlı bir kuş olmaktan öte bir stratejisyendi. Ve Süleyman’a esas öğretilen kuşların dili değil, STRATEJİSYEN MANTIĞI’ydı. Şaşırtıcılığı arttıran husus şudur: NEML, yani karınca, yedinci asır Araplarında gizli gizli haber getirip götüren insanları, yani CASUSları niteliyordu. Yani o kıssadaki karınca gerçek bir CASUS oluyordu. Ve Süleyman ordusuyla CASUSLAR VADİSİ’nden geçince korkuya kapılıp hepsi bir kenara saklanıyordu. Devamı var: (bu kıssa için) CİN tabiri –İNS’in karşıtı olarak- ateşten yaratılan cinleri kastettiği gibi, bir topluma YABANCI olanları da adlandırıyordu. Yani Süleyman’ın ordusu Beni İsrail’den, YABANCI askerlerden ve stratejisyenlerden oluşuyordu.

Hüdhüd haberi getirip de, ilk mektuplaşma sonuçlanınca, Süleyman ordusunun ileri gelenlerine Belkıs’ın TAHTını nasıl ele geçirebileceğini sorar. TAHT, yani ARŞ, bilindiği gibi, zaten Kuran’ın metaforik bir kavramıdır. ‘Allah ARŞ’ına oturdu’ der Kuran, kastedilenin şu olduğunu söyleriz: ‘Allah EGEMENLİK’ini tesis etti.’ Süleyman’ın istediği şey ‘taht sembolizmi’nde aslında Belkıs’ın EGEMENLİK’idir. VE cinlerden bir ifrit, yani yabancı askerlerden güçlü bir komutan der ki: ‘sen makamından kalkmadan egemenliği alırız.’ Şöyle anlayamaz mıyım? Sen ölmeden ve yerine başkası geçmeden, yani sen henüz egemenken bu işi hallederiz. Ötekiyse, yani kendine kitaptan ilim verilen (muhtemelen bir stratejiysen) şunu der: ‘en yertedde ileyke tarfuke’ Bunun yüzeydeki çevirisi şudur: ‘Sen gözünü kırpmadan tahtı getiririz.’ Ama yine Arapça kaidelerine tamamen sadık kalınarak yapılacak başka bir çeviri şudur: ‘senin sınırında hiçbir gerileme olmadan (yani savaşa lüzum kalmadan) o egemenliği sana getiririz.’ Yani Süleyman diplomasi yoluyla –ki tarih bilimi kabul eder ki Süleyman muhteşem bir diplomattı- Sebe egemenliğini kendi egemenliğine katacaktır. Ve sonra ne olur? Muhtemelen Sebe egemenliğinin mantığı öğrenilir ve bu mantık çökertilir. ‘Tahtı tanınmaz kılın’ da kullanılan n-k-r kökü hem ‘tanınmaz kılınmak’ hem de ‘inkar etmek’ anlamına gelir. Ve sonra: ‘bakalım tanıyacak mı, tanımayacak mı (tahtını)?’ Burada, tanıma anlamında HÜDA kelimesi kullanılır. HÜDA hem ‘tanımak’ anlamına gelebilir, daha doğru bir çeviriyle ‘hidayete erecek mi’ yani ‘Süleyman’ın hakk olan egemenliğini kabul edecek mi?’ anlamına gelir. Ve sonra Belkıs Süleyman’ın köşküne girer, yani İsrail’e yani Süleyman’ın yönetiminde yeryüzünde bir cennet olan devlete iltihak eder.

Şunu demek istiyorum: Bu kıssada Cenab-ı Allah en az iki hikaye anlatır. Biri fabl niteliğinde –ki klasik tefsir ilmi bu fabl’den çok ciddi dersler çıkarır- ve bugün için örneğini gösteremediğimiz, sadece bir inanç meselesi olabilecek bir hikaye. İkincisiyse, somut yaşamın tam içinde, yirmi birinci yüzyıl aklının asla reddedemeyeceği yine hikmetle dolu bir hikaye. (Bu yazıda hikmetler boyutuna girmedim).Bu iki hikayeyi eşzamanlı olarak ve birinin gereği diğerini cerh etmeden anlatan Kuran’ın edebi mucizeliğinin bir örneği bu pasajdır. Benim ayrıca merak ettiğimse, Kuran’ın bu kıssayla aynı zamanda Tevrat’ta geçen Süleyman kıssasına referansta bulunurken de yaptığı dönüştürmenin mantığıdır ki, o dönemde Müslüman olan Abdullah bin Sebe gibi Ehl-i Kitap bu boyutu da çok iyi görüyordu. Zira Kuran, Tevrat’taki kıssaları da kendi gayesi için zikrederken dönüştürür ve sathi bir nazar arada çelişki var zanneder.

Elbette ki, anlatılan bu fablin de ciddi bir hakikati var: Kuran bizleri kuşların, karıncaların dilini anlamaya davet eder. Bizleri ışınlamayı keşfetme konusunda motive eder. Ve daha nice hikmetler var bu biçimde aklımın ermediği... Ve ayrıca, belki 25. yüzyılda Süleymanlardan bir Süleyman çıkar ve bu kıssa zahiri anlamıyla da gerçek olur. Buna imanım tam: zira Süleyman sadece yaşamış ve ölmüş bir tikel değil, bir kanun olarak bir tümeldir.

Bütün bunlardan sonra bu seride esas kaygımı şöyle dile getireyim: Kıssalar, yani Nuh, Hud, Salih, İbrahim, Lut, Şuayb, vs. birer hakikattir. Fakat bu kıssaları asla tekrar edemeyecek, olmuş bitmiş hadiselermiş gibi okumak bizi hep aynı sonuca götürecektir: ‘bu bir inanç meselesi!’ Hayır: bu bir inanç meselesi değil. Bu bir iman meselesi: yani akleden, tefakkuh eden kalbin emin olma meselesi. Onun için Kuran’ın derinlerine dalmalı ve tedkik edelim diye kolaylaştırılmış Kuran’ın hangi zor meseleleri anlatmak istediğini görmeye çalışmalı.

Böylece: ‘Efendim, kıssaların objektif dünyada herhangi bir tekabüliyeti yoktur. Nasreddin Hoca fıkraları gibi kıssaya değil, hisseye bakalım’ tarzında moderniteye teslim olmuşluğun zavallı avuntusundan da kurtulmuş oluruz.

Allah yar ve yardımcımız olsun.

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

Labirent Yetmiyor Peyniri Bulmalıyız

Eyvallah Ahmed Toprak. Kuru ve kabulcü bir ezberciliği reddedip araştırma ve anlama eğiliminde bulunmanız takdire şayan. Şüphesiz doğru olan budur gibi bir amacımız yok. Ama doğru için birçok alternatif bulmalı, ihtimalleri gözden geçirmeli ve aklı biraz daha kullanmalı. Kıssaları bekleyeceğim azizim.

Ayrıca, İhsan Eliaçık'ın konuyla ilgili geliştirici ve çarpıcı makalesini aşağıdaki adresten okuyabilirsiniz:

http://www.haber10.com/makale/8564/

"Cinayete tarafsız kalmak katilin tarafını tutmaktır."
/No Man's Land/

Neml Süresi

Ahmet Toprak bey kardeşim, Allah razı olsun yazını okuyunca araştırma gereği hissettim. Çok doyurucu ve kuşatıcı olmuş blogun. Yeni ışıklar acabilecek yapıda da yorumlamalarını gördüm. Bu yüzden Neml Süresi'ni bloğunun altına ekliyorum. İstifade ettiğimi de belirtmek istiyorum ...

Kur'an-ı Kerim'in yirmi yedinci suresi. Doksan üç ayet, bin yüz dokuz kelime ve dört bin altı yüz doksan dokuz harften ibarettir. Ayetlerinin sayısı, Basra ve Şamlılara göre doksan dört, Hicazlılara göre ise doksan beştir. Mekkî surelerden olup, Şuara suresinden sonra nazil olmuştur. Fasılası "mim" ve "nun" harfleridir. On sekizinci ayetinde Hz. Süleyman'ın ordusuna yol veren karıncalardan bahsedildiği için sureye, karınca anlamında "Neml" adı verilmiştir.

Diğer Mekkî surelerde olduğu gibi bu sure de, insanları çarpık inançlardan kurtarıp, onlara tevhidin gerçeğini kavratmayı hedef almaktadır: Allah'a İman, yalnız O'na ibadet, ahirete inanmak, vahye iman etmek, gaybın bütünüyle Allah'a ait olduğunu ve O'ndan başka kimsenin gayba muttali olamayacağını kabul etmek; Allah'ın hem yaratıcı, hem rızık verici olduğuna, nimetleri O'nun ihsan ettiğine inanmak; herşeyi yürütüp değiştirme gücünün Allah'a has olduğuna, buna Allah'tan başkasının gücü yetmeyeceğine iman etmek gibi.

Surede, eski peygamberlerin kıssalarına yer verilmekte, bununla da yalancıların başlarına gelen kötü durumları göstererek müminlerin her zaman kazançlı olan taraf olacaklarını müjdelemektedir.

Mukattaa harfleriyle başlayan surenin ilk ayetinde, Kur'an'ın bildirdiği talimat ve emirleri apaçık ortaya koyan, hak ile batılı açıkça ayıran ve onun ilâhi bir kitap oluşunda hiç bir şüphe olmayan bir kitap olduğu beyan ediliyor: "Tâ, sin. Bunlar, Kur'an'ın ve apaçık olan kitabın ayetleridir" (1).

Kur'an ayetleri, inanan insanlar için ebedi kurtuluşa vesile olan birer hidayet ve müjdedirler: "Müminler kendilerine, Kur'an ayetlerini rehber edinerek dünya ve ahirette kurtuluşa ererler: Müminlere, doğruluk rehberi ve müjdedir" (2).

Kur'an'ın, kendilerine bir rehber ve müjde olduğu haber verilen müminlerin, bir takım ayırdedici özellikleri vardır: "Onlar, Namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler ve onlar, ahirete kesin bilgiyle iman edenlerdir" (3).

Bunun hemen peşinden gelen ayette, kâfirlerin yaptıkları isyanlarına, kötülüklerine ve uslanmaz akıldışı, inatçı tavırlarına karşı Allah Teâlâ, işlemiş oldukları batıl amellerini onlara çekici kılmış ve onları sapıklığın derinliklerine doğru sürüklemiştir. Bu dünyada çeşitli şekillerde cezalandırılacakları gibi, ahirette de korkunç Cehennem azabı ile cezalandırılacaklardır: Ahirete inanmayanların amellerini kendilerine güzel göstermişizdir. Bu yüzden şaşırıp kalmışlardır. Bunlar öyle kimselerdir ki, kötü azap onlaradır ve onlar ahirette de en büyük hüsrana uğrayanlardır" (4-5).

Kur'an, doğrudan doğruya, Allah tarafından mükemmel olarak kulu Muhammed (s.a.s)'e indirilmiştir. Onu indiren Allah Teâlâ öyle bir zattır ki, her şeyi hikmetine göre yapmakta ve her şeyi sonsuz ilmine göre gerçekleştirmektedir: Muhakkak ki sen, Kur'an'ı Alîm ve Hakîm olan Allah katından almaktasın" (6).

Bu şekilde bir giriş yapıldıktan sonra, sûrenin ilk bölümünü oluşturan, peygamberlerden bir kısmının tevhid mücadelesinin anlatıldığı kıssalar yer alıyor.

İlk önce, Hz. Musa (a.s)'nın ilk vahyi alışı, ona verilen mucizeler ve Firavun kavminin ona karşı aldığı tavır; Allah'ın yüceliği, tevhidin gerçekliği ve peygamberlere iman edip tabi olmanın öneminin anlaşılması için örnek olarak gösteriliyor.

Allah'ın ayetleri hangi kavme geldiyse, o kavmin anlayacağı dille, içinde hiç bir şüpheye yer kalmayan açıklıkla gelmişti. Yani bu, akıl sahibi insanların şüphe etmesinin düşünülemeyeceği bir netlikti. Ama inkarcılar, peygamberlere karşı her zaman takındıkları tavrın aynını takınarak, Mûsâ (a.s)'ı yalanlamışlardı: Ayetlerimiz, böyle parlak olarak onlara gelince: "Bu apaçık bir büyüdür" dediler" (13).

Bunun peşinden, ilim ve hikmetin kaynağının Allah Teâlâ olduğu ve gerçek üstünlüğün O'nun belirlemesi ile olduğunu bildiren Davud (a.s) ile oğlu Süleyman (a.s)'ın kıssası anlatılıyor: "Andolsun, Biz Davud'a ve Süleyman'a bir ilim verdik. Bizi inanmış kullarından bir çoğuna üstün kılan Allah'a hamdolsun dediler" (15). Süleyman (a.s)'a, yeryüzünde hiç kimseye verilmeyen bir saltanat verilmiş ve yine sadece ona has kılınan diğer bir takım mucizelerle donatılmıştı. O, kuşlarla konuşabiliyor, cinlerden, insanlardan ve kuşlardan oluşan çok büyük ve karmaşık ordular toplayabiliyor ve istediği gibi sevkedebiliyordu: "Süleyman'ın cinlerden, insanlardan ve kuşlardan orduları toplandı. Bunların hepsi bölükler halinde dağıtıldı" (17).

Allah Teâlâ'nın yüce hikmeti, insanların dışında cinleri ve hayvanları da onun emrine amade kılmıştı. Bunların hepsi, onun emirlerine boyun eğmek zorunda bırakılmıştı. Süleyman (a.s), güneşe tapan bir topluluk olan, Sebe' melikesinin idare ettiği kavmin üzerine giderken, karınca vadisinde, karıncalar onun ordusuyla gelişinden ürkerek ezilmemek için yuvalarına girmişlerdi: "Nihayet, karınca vadisine geldiklerinde, bir dişi karınca dedi ki: "Ey karınca topluluğu, yuvalarınıza girin, Süleyman ve orduları, farkında olmadan sizi ezip geçmesin" (18). Daha sonra gelen ayetle birlikte mütalaa edildiğinde Süleyman (a.s) ile hayvanlar arasında mükemmel bir iletişimin varlığı açıkça anlaşılır.

Daha sonra, kıssanın Sebe' melikesi ile olan kısmı anlatılarak, Allah Teâlâ'nın dilediği kimseyi mucizelerle nasıl donattığı gözler önüne seriliyor. Farklı bir yapısı olan Hüdhüd adındaki bir kuş, ona uzak diyarlardan bilgi getiriyor ve gördüğü topluluğun bu günde geçerli olan nedenlerden dolayı sapıklığa düştüğünü ona haber veriyordu: "Ora halkına hükmeden ve her şeyden bolca verilmiş olan büyük bir tahta sahip bir kadın buldum. Onun ve kavminin Allah'ı bırakıp güneşe secde eder olduklarını gördüm. Şeytan onların yaptıklarını güzel göstermiş ve onları doğru yoldan alıkoymuştur. Bu yüzden onlar, doğru yolu bulamazlar" (24).

Süleyman (a.s), Hüdhüd'ün söylediklerini tahkik etmek ve o kavme ilâhi tevhid akidesinin tebliği için bir elçi gönderdi ve ona; "Şu yazımı götür kendilerine bırak. Sonra bir yana çekil bak neye döneceklerdir" (28) dedi.

Tebliğ mektubu eline geçen Sebe' melikesi, onun bir Allah resulü olan Süleyman'dan geldiğini anladı ve ne yapılması gerektiğini, her zaman krallarını ve halklarını sapıtan ve resullere baş kaldırtarak onların risaletini yok etmeye çalışan mele' (ileri gelenler) sine danıştı. Çünkü Süleyman (a.s) onları müslüman olarak kendisine tabi olmaya çağırıyordu; Dedi ki; ey önde gelenler (Mele' ) bu işimde bana görüş belirtin, sizinle istişare etmedikçe ben hiçbir işte kesin karar vermek istemem" (32).

Mele' bu duruma karşı, Sebe' melikesine yetki vererek, onun vereceği kararlan uygulayacaklarını bildirdiler. Sebe' melikesi, Süleyman (a.s)'ın bir peygamber olduğunu ve bir peygamberin savaştan maksadının İslam'ı tebliğ etmek olduğunu bilmediğinden, ona hediyeler göndererek ülkesini korumak istemişti: "Ben onlara bir hediye göndereyim de; bir bakayım elçiler neyle dönerler" (35).

Süleyman (a.s), gerçek anlamda değer verilmesi gereken şeyin mal ve dünya ziyneti olmadığını, bir müslümanın dünya dolusu kıymetli şeyleri olsa bile, Allah'ın verdiği ve vereceğini vadettiğini tercih etmesi gerektiğinin örneğini vererek, İslâmın hakikatını, karşı tarafa tebliğ etmeye çalışmıştı: "Elçiler, Süleyman'a geldiği zaman: "Sizler bana mal ile yardımda mı bulunmak istiyorsunuz? Allah'ın bana vermekte olduğu, size verdiğinden daha fazladır. Belki siz hediyenizle sevinip övünebilirsiniz" (36).

Süleyman (a.s)'ın kıssası, Sebe' melikesinin tahtının mucizevî bir şekilde, Süleyman (a.s)'a takdim edilişi ve Sebe' melikesinin gelip ona boyun eğişiyle son bulmaktadır. Bu kıssa, toplumları idare eden zümrelerin idare ettikleri insanları yönlendirmedeki önemini açığa çıkarmaktadır. Tağutlar ve mele'leri imandan kaçınınca, toplumları da onların peşlerinden giderek helak oluyorlardı. Ancak Sebe' melikesi istisnaî denecek bir tavır sergilemiş, batıl dinlerini terkederek İslam'a tabi olmuşlardı.

Daha sonra, Hz. Salih'in gönderildiği Semud kavminin, peygamberlerine karşı düşmanca tutumu konu ediliyor ve her toplumda olduğu gibi, toplumun önde gelen kişilerinin statükoyu korumak için nasıl işbirliğine girip, komplolar ve hileler kurdukları izah edildikten sonra; "İşte zulmetmelerinden dolayı enkaza dönüşmüş ıpıssız evleri. Şüphesiz, bilmekte olan bir kavim için bunda bir ayet vardır. İman edenleri ve korkup sakınanları da kurtardık" (52-53) buyuruluyor.

Semud kavminin akıbetinden sonra, Lût kavminin başına gelenleri açıklayan daha sonraki ayetlerde;

"Siz, gerçekten, kadınları bırakıp şehvetle erkeklere mi yaklaşıyorsunuz. Hayır, siz bilmeyen bir kavimsiniz" (55) uyarısında bulunan Hz. Lût'a düşman kesilip; "Lût ailesini kendi şehrinizden çıkarın. Temiz kalmak isteyen insanlarmış" (56) diye meydan okuyan bu sapkın kavim, yerle bir edilerek cezalandırılırken Lût ve inananların kurtuldukları haber veriliyor.

Surenin bundan sonraki ayetlerinde, müşriklerin hakka teslim olmalarına engel olan yanlış inançlarının üzerine gidiliyor; sahte ilahlarla, herşeye hakim olan Allah karşılaştırılarak, onların tapmakta oldukları ilâhların hiçbir güce sahip olmadıkları delillerle ortaya konuluyor. Allah soruyor:

"(Onlar mı), yoksa, gökleri ve yeri yaratan ve size gökten su indiren mi? Ki onunla gönül alıcı bahçeler bitiriverdik, sizin içinse onun bir ağacını bitirmek (bile) mümkün değildir. Allah ile beraber başka bir ilâh mı? Hayır, onlar sapıklıkta devam etmekte olan bir kavimdir" (60). Devam eden ayetlerde ırmaklar, dağlar, denizler, kara ve deniz yolları, yağmur getiren rüzgarlar hatırlatılarak, sıkıntı ve ihtiyaç anında yalnızca kendisine dua edilen Allah'ın yanında sahte ilahlara tapmanın ne kadar saçma olduğu gözler önüne seriliyor. Ahiret hayatım mümkün görmeyenlerin; "Andolsun, bu (azab ve diriltme tehdidi), bize ve daha önce atalarımıza vadolunmuştur. Bu, olsa olsa geçmişlerin uydurma masallarından başkası değildir" (68) şeklindeki yalanlamalarına karşın, yeryüzünde kalıntıları halâ görülebilen eski toplulukların cezalandırılışları hatırlatılarak, aynı akıbetin kendi başlarına da gelebileceği bildiriliyor. Onların bu inatlarından üzüntü duyan Hz. Muhammed ise, teselli ediliyor:

"Şüphesiz senin Rabbin, onların aralarında kendi hükmünü verecektir. O, güçlü ve üstün olandır, bilendir. Sen artık Allah'a tevekkül et; çünkü sen apaçık olan hak üzerindesin. Çünkü sen, ölülere (söz dinletemezsin ve arkasını dönüp kaçmakta olan sağırlara da çağrıyı işittiremezsin. Ve sen, körleri düştükleri sapıklıktan çekip hidayete erdirici değilsin. Sen ancak, ayetlerimize iman edenlere (söz) dinletebilirsin. İşte müslümanlar bunlardır" (78-81).

Surenin başından beri güçlü delillerle hakka çağrılan müşrikler, buradan itibaren ahiretteki şiddetli azabla korkutuluyorlar. Kıyamet yaklaştığında yerden, "Dabbetül-arz" adında bir canlının çıkarılacağı da surede haber verilen bir gerçektir. "Nihayet (bize) geldikleri zaman (Allah) der ki: "Siz benim ayetlerimi, bilgi bakımından kavramadığınız halde yalanladınız ha..." (84) sorusu karşısında susup kalacakları gün gelmeden önce akıllarını kullanmaya çağrılan müşriklere yol da gösteriliyor. "Görmediler mi, biz geceyi onda sükûn bulmaları için, gündüzü de aydınlık olarak yarattık. Hiç şüphe yok, iman etmekte olan bir kavim için bunda ayetler vardır" (86), "Dağları görürsün de, onları donmuş sanırsın, oysa onlar bulutların sürüklenmesi gibi sürüklenirler. Herşeyi sapasağlam ve yerinde yapan Allah'ın sanatıdır (bu). Hiç şüphe yok O, işlemekte olduklarınızdan haberdar olandır" (88).

Bu kadar uyarıdan sonra herkesin iman edip etmemekte hür olduğu, ama ahirette yapılanların hesabının mutlaka sorulacağı, şu cümlelerle haber verilerek sure sona eriyor: "...Artık kim hidayete gelirse, kendi nefsi için hidayete gelmiştir; kim de saparsa, sen de de ki: "Ben yalnızca uyarıcı korkutuculardanım. " Ve de ki:

"Allaha hamdolsun, o size ayetlerini gösterecektir; siz de onları bilip tanıyacaksınız?" Senin Rabbin, yapmakta olduklarınızdan gafil değildir" (92-93).

Kaynak:
Ömer TELLİOĞLU
Fedakar KIZMAZ