I.
İslam aleminin modernite karşısında en temelde yitirdiği belki de özgüveniydi. Kendi temel kaynağına yabancılaşmış Müslüman düşünürün kurtuluşu Batılı düşünürde aradığında şahid oluyoruz. Kuran’la hisseden, Kuran’la akleden, Kuran’la yaşayan düşünür modeli yok gözlerimizin önünde. Bugün Kuran, ahkam ayetleri modern yaşama uyuyor mu uymuyor mu konusunun tartışılmasından öte bir anlam ifade etmiyor Müslüman düşünürün gözünde.
Foucaultyen söylemsel etiğe uymamak haram. Heidegger’e referans vermemek cehalet göstergesi. Bugünkü kokuşmuş modernlik bile Kuran’la değil de, Batılı filozofun kaygıları ekseninde yerle bir ediliyor, ah şu akıl tutulması... Sanki bu düşünürün meselesi, kaygısı Kurani bir değerler örgüsünde şekillenmiş gibi, hiç okunmamış Kuran, örneğin Wittgensteincı dil oyunları söylemiyle savunuluyor. Eğer bugün orta yaşlarındaki Müslüman entelektüel mesaisinin –Allah’ın payı olan- beşte birini Kelamullah’a adasaydı belki de Kuran’da buram buram fışkıran hayat çağa taptaze bir nefes sunacaktı. Fakat, ne yazık ki, kendi yaşam kaynağına en derininde güven duyan bir Müslüman düşünür bulamıyoruz bugün.
II.
Beklemek hakkımız mı böyle bir entelektüeli? Yani Kuran’ın ufku 12. yüzyılda kristalleşmiş bir dünya görüşüne hapsedilmişken, ve yeni yepyeni argümanlar ve tezler ‘sapkınlık’ olarak etiketlenirken, çağdaş Müslüman düşünürün Kuran’la yaşamasını Kuran’la düşünmesini beklemek hakkımız mı, bizzat biz Müslümanlar antik döneme ait bir billur kadehten vazgeçemezken? Ve çağın değerler sistemi Kuran düşünürünü temele, en temele inmeye zorlarken yıkılacak şeylerin bedelini ödemeye hazır mı Müslüman bilinç? Ve hakkı ararken, henüz yoldayken yanlışlar yapması mukadder düşünürün hep doğruyu bulmasını beklemek ve en ufak sapkınlıkta onu küfürle suçlamak hakkımız mı? Ve böyle bir tutum takınmak, belki de en başta ulaşmak istediğimiz noktayı ulaşılmaz kılmıyor mu? Bizzat bizim hataya tahammülsüzlüğümüz –ki bin yıllık bir şaraptan daha güzel bir geleneği yitirmekten korkuyoruz- yaşamamız gereken bu zorunlu süreci imkansız kılmıyor mu? Lütfen Müslüman düşünürün, vicdanının temizliğini zaten bildiğimiz müminin, sapıtmasına izin verelim, hem de sonuna kadar... Zira, vicdanı, aklı ve irfanı hür kaldığında, ya o ya da yetiştirdikleri, eninde sonunda hakka varacak. Eninde sonunda Kuran’ın 21. yüzyıla nüzulünün keyfiyetini kavrayacak. Öyleyse bir söz verelim: Diyelim ki: ‘Benim İslam’dan anladığım budur. Ama hakikat kökten farklı olabilir. Ve ben kendi –henüz- sorgulanmamış imanımı kökten değiştirmeye hazır olmasam da bunları tartışalım.’ Ve yine diyelim ki: ‘Selefe hak ettiği saygıyı sonuna kadar duymakla beraber, ve onların 21. yüzyıla söyleyeceklerini göz ardı etmemekle beraber, yepyeni bir bakış gerekebilir elbette.’ Ve yine diyelim ki: ‘Aslında Kuran sadece 7. asra değil, 21. asra da nüzul etti. Fakat ben henüz bu çağa nüzulün mantığını ve dilini kavramış değilim. O dile varırsam ve o mantığı yakalarsam, işte o zaman 21. asrın Kuran’la nasıl hayatlanabileceğini göreceğim.’
III.
Ne var ki, bugüne kadar, Kuran’ı çağa taşıma derdinde her akım, tam tersi bir sonuca götürdü bizi. Ahkam ayetleri tarihseldi. Kıssalar salt yapıntıydı, Nasrettin Hoca fıkraları gibi, kıssaya değil hisseye bakmalıydık. Doğadan bahseden ayetlerse besbelli 7. asrın mantığına hitap ediyordu. Amaç ahlaklı bir toplumdu, o kadar. İnsanın diyesi geliyor: aslında iki tanrı var, fakat anlaşmışlar insanlık ahlaklı olsun diye tevhid doktrinini göndermişler. Sanılıyor ki, Kuran’ın içeriği boşaltıldığında, Kuran’ın mantığı parça parça edilip 21. asır kafasına yamandığında herkes Müslüman olacak. Gülüp geçerler azizim, gülüp geçerler. Şöyle tahkir ederek bakar, sonra geçip giderler. Halbuki yapılması gereken çok basitti: Kitabını ilahiyatçılara havale etmemeliydin. Hepsi bu. Çağdaş düşünceye ayırdığın mesainin dörtte birini Kuran’a ayıracaktın hepsi bu. Kuran’ın bu çağa da nüzul ettiğine imanla –ki başta zorlanacaktın- vahyi didik didik edecektin, hepsi bu. Ama sen o samimi bağlılığı gösterince Allah kalbine ilhamını gönderecekti, hepsi bu.
Nerde?... Bir yaz tatilinde sular seller gibi öğrenilecek Kuran Arapçası’na dahi tenezzül etmiyoruz. Hal böyle olunca da Kuran kalbimize nüzul etmiyor.
IV.
İyi bir mealle de olsa Kuran’a muhatap olmayı, Allah’la konuşmaya başlamayı göze alabilmeliydin. İmam Şafii böyle diyor ama Kuran ne diyor? Kuran böyle derken zırcahil olmayan Kuran’ı da sular seller gibi bilen İmam Şafii neden böyle diyor? Ve İmam Şafii’nin dediği vahyin gereği mi, değilse bu çağda da geçerli mi, değilse bugün ne gerekli? Kuran’a muhatap olmayı göze alabilmeliydin, İmam Şafii’yi yitirmek pahasına... Şöyle diyeyim: Kuran’a muhatap olmayı göze alabilmeliydin, Kuran’a imanını yitirmek pahasına... Ve aynı Derrida’yı okuduğun ciddiyette okumalıydın Kuran’ı, anlamadığım bu ayetin muhakkak bir mantığı vardır diye. Ve sana gerekli olan ilham zaten hafakanlarına gelecekti. Karşılaştıracaktın mealleri ve artık meal kifayet etmeyecekti. Yavaş yavaş Kuran Arapçasına dalacaktın. Kelimeler öğrenecektin önce, Kuran’ın temel kavramlarını... Piyasada vardı böyle kitaplar nasıl olsa. Ve kelimeler arası ilişkiler dikkatini çekecekti, ve elbette kök anlamları. İki haftada sarfın temelleri bitecekti. Ve hamrın, aklı örttüğü için hamr, ve humurun o özel zineti örttüğü için humur olduğunu görecektin. Ve bazı bazı, ayetlerin içinde bulunduğu bağlamı yakalayacaktın. Ve sana önceleri mantıksız gelen ayetteki hükmün bu bağlamda nasıl da cuk oturduğunu hayretle seyredecektin. ‘O müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün’ ayeti metin içindeki bağlam yakalandığında adaletin ta kendisi olacaktı. Zira ana sözleşmeyi bozmamış dost müşrikler gözünün önünde canlanacaktı. Zahirle mecaz arasındaki oyun dikkatini çekecekti. ‘Kendi yurtlarında dizüstü çöktüler, hiç gani olmamış gibi’ derken sadece Hud kavminin bir sayhada gerçekleşen helakini değil, on dokuzuncu yüzyıl İslam coğrafyasının Avrupa’ya boyun eğişini de orada okuyacaktın. Bazen vahyin gerçekten nüzul ettiğini görecektin. Bazen de çağa ne kadar uzak olduğunu vehmedecekin. Ama direnecektin sonuna kadar. ‘Bu rabbimin kelamı!’ diye dayatacaktın. Kestirip atacaktın ve hafakanlar saracaktı soluksuz bırakarak. Her şeyi bırakacağın gün vahiy açacaktı sana kendini ve gülüp geçecektin, ne kolaymış diye. Kıssaların canlı olduğunu görecektin: Hud toplumu basbayağı militarist, Meydense elbette kapitalist. Ve Salih’in toplumu doğaya hükmeden toplum, baksana kontrol dışı doğal bir unsuru hemen iğdiş ediyorlar. Ve çağrışımlar, argümanlar birbirini kovalayacaktı. Ve bir şeyler yakalarken asla anlamı kendi yakaladıklarınla sınırlamayacaktın. Yeminlerin meallerdeki anlamlarının ne kadar sığ olduğunu ve kendi etimolojilerine bakıldığında ve yeminle yemin edilen söz arasındaki ilişkilere bakınca karşındaki edebi güzellik gözlerini kamaştıracaktı. İnsanın kendini kötülemesi (nefs-i levvame) elbette ki kıyamet gününün en büyük deliliydi. Hesap günü yoksa bendeki bu kendimi-levmetme nereden gelebilirdi ki? Ve Mürselat’taki yeminde arka arkaya vahyin ve elçilerin nitelendirilişi öyle bir canlanacaktı ki beyninde ‘Bu kadar olur! Diyecektin. Ahkam ayetlerini bütünlüğü içinde ve anlattıkları kadar anlatmadıkları ve ima ettikleri ve izin verdikleri içinde değerlendirdiğinde bu hükümlerin akl-ı selimin mecbur kıldığı hükümler olduğunu görecektin. Doğa ayetleriyse... Şöyle diyeyim: Bu bahsettiğim yolculuğu zaten yapmış Bediüzzaman, Kuran’ın doğa ayetlerinin bu çağa ne anlattığını gözler önüne yeterince sermedi mi?
V.
Yavaş yavaş yaşayan bir Kuran’a dönecektin. Hikmet dolu bir hitap olacaktın. Ve okumuş olduğun bütün bir çürümüş tefekkürat yığını nurlanacaktı beyninde Kuran’ın vahyiyle. Yapmadın, ama yapabilirsin. Cesaret etmedin, ama kaybedecek bir şeyin kalmadı. Zira, kalbin mümin olsa da, şu anda kafan tam olarak bir Modern asrın Batılı düşünürü gibi işliyor, daha fazlası değil. Sapıtmaktan korktun, ama sapıtmayı göze almadan korkunla yüzleşmeden kimseye yararın olmayacak. ‘Sonuçta korkudan arkanı dönüp geriye bakmadan kaçacak olsan bile Musa nasıl asasını serbest bıraktıysa, sen de aklını serbest bırakmalısın Allah’la konuşurken!’
‘Sapere aude!’ demişti Kant. Cüret et! Kuran’a muhatap olmaya cüret et! Aklını esir almış büyük düşünürleri Kuran’la buluşturmaya cüret et! Sadece mesainin beşte biri... Ganimetin beşte biri Allah’ındır. Allah’ın sana bahşettiği bu entelektüel birikiminin beşte birini Allah’a ayır. O zaman göreceksin: Üstat tanıdığın düşünceler senin şakıdığın şarkıya koşacak. Onlara hayat vereceksin. Şöyle diyeyim, Heidegger gibi: Otantik olacaksın! Onlar sende mana bulacak, sen onlarda değil. Zira Kuran’ın mantığında kendini bulacaksın. İşte ancak o zaman arzun yerine gelecek, gerçek bir entelektüel olacaksın: ‘ontolojik kanıt’ın sembolü İbrahim gibi... Toplumunu hakikat ve adalet kıstasıyla hayra çağıran bir entelektüel. İşte o zaman gerçekten değerin olacak fikirler pazarında. Yeter ki cüret et!
Yorumlar
Vincit Omnia Veritas *
Salı, 16/10/2007 - 02:57 — Taha Mansur* Hakikat Herşeyi Fetheder
Müslüman düşünce dünyasının belki de en büyük sorunsalı; İslam'ın tüm serencâmı etki altına alması için dikey bir pozisyonda durmasını sağlayan tripodun yani Kuran'ın hangi noktaya oturtulacağının bilinmemesi. Örneğin Batı dünyası kendi amentüsü belledikleri nasslar etrafında neşvünemâ etmesine rağmen, gelişim evrelerini tamamladıktan sonra bile reforme edilmesi gereken bir yığın gelenek, teori ve kültürel öğeye sahipti. Halbuki kaynağını nasslardan alan İslam düşünce dünyası, hiçbir zaman bu ofsayta düşmedi. O hep olması gerektiği zaman olması gereken yerde oldu. Batı dünyasında bu hasletlerden ötürü varolagelen yenileme ihtiyacı, İslami düşünce dünyasında her zaman yineleme ihtiyacı olarak zuhur etti. Batı dünyası bu yenilemenin sonucunda dünyanın fizyolojik ve sosyolojik yapısına, yani insandan ziyade insanlığa zarar verdi. Daha minimal bir söylemle, Batı'da etki altına alma, kolonize etme ve geriletme ülküsü güdülürken, İslam'da var etme, geliştirme, özerkleştirme, kazanma ve terakki düşüncesi vardı. Bunun en açık örneği, Batı bilimsel bir basamak olarak gördüğü atom bombası ile milyonlarca nebatın, hayvanatın ve insanın hayatına son verirken, İslam insancıl bir basamak olarak gördüğü atom bombasıyla milyonlarca kişinin hayatını kurtararak onları zulümden, esaretten ve sefaletten kurtaragelmiştir.
Müslüman mütefekkir ve entellektüeller, komplekslerinden ve çağa ayak uydurma denilen evrensel yalan hipotezinden ötürü kendilerini Batı'ya meyletmeye mecbur hissettiler. Oysa Kuran herhangi bir zaman parçasına ait bir kitap olarak gönderilmemişti. O, bütün zamanları kapsayan ve bütün çağlara ışık tutan gelmiş geçmiş en büyük meşaleydi. Kuran'a antika muamelesini yapan bu kişilerin Allah'a ne cevap vereceğini hiçbir felsefe ve hiçbir -izm karşılayamayacak. O vakit onları ne Heidegger kurtarabilecek ne de Emmanuel Kant. Varoluşun yada yokoluşun ne demek olduğunu en tatminkâr şekilde öğreneceklerine septimistler bile mütereddit bir nazarla bakamayacak.
Müslüman intelijansiya, Batı'yı ve Batı'nın dinamiklerini anlayıp açıklamaya verdiği emeği Kuran'a ve O'nu anlamaya verseydi, eminim ki bu düşünsel sinemada izleyici değil aktör pozisyonunda olacaklardı. Örneğin, Titanik'in muhteşemliğini ballandıra ballandıra anlatıp onun denizler üzerindeki hakimiyeti üzerinde birtakım düşünceler üretmek için kütüphanelerde saçlarını ağartan ideologlar, zamanlarını, Musa'nın Kızıldeniz'i yerle bir eden asasını, ya da Nuh'un gemisini anlamak için geçirseydi sahne daha farklı olurdu. Tibet'teki kadınların birden fazla eşle evlenebilmelerini sistematik açıdan değerlendirme ve bunu birtakım sosyal statüleri mesned edinerek meşru kılmaya verdikleri meşakkati, hala birtakım çehrelerce sebebi anlaşılmayıp çarpıtılan Resul-ü Ekrem'in birden fazla eşliliğinin açılımlarını izah etmeye verselerdi, kimbilir neler değişirdi neler. Çünkü Bertrand Russell gibi adamlar hala bunu anlayabilmiş değil. Ve bizler anlat(a)madıkça ne yazıkki ilânihâye anlayamayacaklar.
Herşeye rağmen var olan bir umudum ve dinamik olan bir inancım var. Şimdi bir hikaye ile sözlerime son verip bu muazzam yazıyı bizlerle paylaşıp tefekküre iten Ahmed Toprak Bey'e sonsuz teşekkürlerimi sunmak istiyorum.
Çiftçinin biri 30 yıllık çınar ağacının dibine bir kabak sarmaşığı dikmiş. Biliyorsunuz kabaklar çabuk büyür. Kabak da iki ayda büyümüş ve çınar ağacının tepesine kadar ulaşmış. Sonra şımarık bir şekilde ‘Çınar kardeş sen bu işi beceremiyorsun. Bak senin 30 yılda büyüdüğün kadar ben 2 ayda büyüdüm’ der. Çınar ağacı ‘İstersen bu konuyu kış soğuğu geldiğinde görüşelim’ cevabını verir. Bir iki ay sonra kış soğukları başlayınca şımarık kabağın rengi solmaya başlar, iki ayda büyüyen kabak geldiği gibi 2 günde çınarın dibine düşer. Bizim çınar da der ki "Sen şımarık bir adamsın, senin gibi nice kabaklar geldi geçti üzerimden, büyüdüler şımardılar ama yok oldular. Senin gibi nice kabaklar gelip geçecekler yine yok olacaklar. Ama ben çınarım, yağmurla, tufanla, karla, büyüdüm. İşte İslâm bir çınardır, diğerleri de kabak gibi gelmiş, ve kabak gibi gideceklerdir.
Saygılarımla.
"Ölen şehirlerdir Taha değil"
/Sezai Karakoç/
keyifle okumak
Salı, 16/10/2007 - 00:39 — seckin denizTeşekkürler Ahmet Toprak. Eleştirilerim olsa da,keyifle okudum yazınızı. Uzunca bir süredir,o ilâhî mektubu inceliyorum. Sorduğum sorulara cevaplar arıyorum. Sözettiğiniz lezzeti farketmiş olmanız,farkettiklerimizi beyâna sebep oldu. Sorularıma verilmiş cevapları o mektubun heryerine dağılmış bir halde buldum. Bulamadıklarım kendi beceriksizliğimdendir elbette. Ve kendi eksik altyapımla göremediklerimde saklı cevapları ,cevap parçalarını merak ediyorum. Lâkin ,gördüm ki; dünya'nın bilinen bilgisinin tümüne vâkıf olan kişi ancak Kur'an'ın neler söylediğine kulak verebilir,onu anlamaya başlayabilir. Bu elbette,onun açık ve anlaşılabilirliğini farkedemeyen insanın yetersizliğine delildir.
...
Aydın veya diğerlerinden daha fazla bilmiş,daha farklı bakan,entelektüel ya da her ne ise şeklinde görünenler için minik bir tebessüm hazırlamalı. Ve kafası helen kültürüyle bulanmış,rönesans düşünceleriyle ve dahi yakın geçmiş filozoflarının bataklıklarında çırpınmış olanların bilhassa "islam" önyargılı müslümanlıklarına da teessüf etmeli. Hiç,temeli çelişkilerle dolu olan bir dağınıklık ile temeli ilahi kesinlikle teşekkül etmiş bir bütün mukayese edilebilir mi? Sen kalk,bir çok dengesizin denge arayışında bir kıvılcım ara,ama sonsuz ziyâ senin içindeyken karanlıkta kal...Çok yazık.
Selam ile
seçkin deniz
Kurtarıcı Aydın Biz miyiz ?
Salı, 16/10/2007 - 22:45 — Hamit AkçayAhmet Toprak doğru bir yerden bakıyor.Yiğit düştüğü yerden kalkar hesabı , düşmüşlüğün ağıtını değil kalkmanın türküsünü söylüyor.Var olsun
Ancak yazısının bir kaç noktası problemli gözüküyor.Evvela Ahmet Toprak dirilişin öncüsü olarak aydın'ı görüyor. Sorunu müslüman aydının referansalarında arayınca bu sonuca ulaşması doğal , yalnış soru yalnış cevabı getirir.Öncelikle şu soruyu sormak gerekir ; müslüman toplumun öncü bir sınıfı var mıdır ?
Yazının vurgu yaptığı asr ı saadet döneminde toplumun içerisinde herhangi bir sınıfın öne çıktığını gözlemlemiyoruz.Öncü olmak kesinlikle liyakat ile ilgili bir mesele.Peki asrı saadet toplumunun iptidai bir yapısı olduğunu varsayarak toplumsal inkişaf ile bu tarz yapıların olabileceğini var saysak öncü olma rolü Aydına (entellektüle mi) mı düşer ? Bence hayır.Yaralarımızdan birisi de budur .Bu hastalıklı tavıra kendi gerçekliğimden örnek vereyim.Ne zaman şirket mescidinde cemaat oluşturacak olsak insanlar namazı kıldırması için , temizlik personellerini , şoförleri değil de beni öne sürüyor , çünkü ben üniversite mezunuyum ve makam sahibiyim.Kimsenin bu tercihte takva ile , kıraat ilmi ile , ehliyet ile bir işi yok.Etrafınıza bakın ve batının hastalıklı sınıfı entellektüle yüklenen anlamları gözleyin.Bu yaklaşımdan hayır çıkmaz beyler , hanımlar.Allah mehdiyi gönderse diploma soracağız.Kısa sip devam edelim , katkıda bulunan olursa daha sarih konuşmaya gayret ederiz.
Ahmet Toprak felahı bir modernleşme söylemi olan asrı saadete , kaynaklara rabıtasız dönüşte görüyor.Tecdid için kınamalardan korkmaksızın üç beş yüz yılı atlayıp yeni bir yorumlama girişimi salık veriyor.Bu önerme kendi içinde çelişik bir önermedir.Çağına kurduğu merdiveni , geçmişe kurduğu köprüyü attığında bu entellektüel ne ile yolunu bulacak , sanırım toprak ın cevabı saf akılla , temiz vicdanla olacaktır ki bu cevabın manupülatif olacağı su götürmezdir.Bağdaşıksız akılı mümkün var saysak bile saf aklın bulduğu çözümü günümüze eklemlemesini istemek çelişik bir söylemdir.
Ahmet Toprak ın cesareti ve çözüme kafa yorması , dirilişe daveti takdire şayan. Teşekkürler Ahmet Toprak
"Havada uçan kuşa yolun ne hayrı var
Kendine hayrı olmayanın ele ne hayrı var "
Hamit Bey'e...muhabbetle...
Çar, 17/10/2007 - 00:14 — seckin deniz...Hani kokmuş fikirlerden çıkan marazlar var ya Hamit bey;bizi yakan kavuran , sünepeye çeviren o marazlar işte... Esas son dört yüzyılı silip atmalı.... Saf akıl , zaten yok ; zira aklın saflığına şahitlik edecek bir kurgusal bütünlük veya detay da yok... Akl-ı selim derseniz ; münasiptir. Ancak o son dörtyüz yıllık kire bulaştırılmamalı hassaten.
...Hem bu arada size kim aydının hep imam kabul edildiğini söyledi.. Hele sırf makam , mevki ve statü sahibi aydın olur mu?... Aydın orda durur mu?... Ekmek telaşesine düşmüş olmaklık dışında , hangi aydın makama , mevkiye değer verir?... Galiba size gösterilen makam kaygılı ilgiyi , aydının önceliğine sanmışsınız ; ancak farkedin bu ikiyüzlülüktür, aydının önceliği değil... Hem bizim aydınımız önlerde görünecek kadar aptal değildir... Kim demiş aydınlanma Fransa'dan başladı diye? Gelsin bizden öğrensinlar , aydınlanmayı... Fransa'nın aydınları ölüme kelle bırakmışlar, bizimkiler kelleyi testide saklıyorlar... Geriye gidinde görün ; şarab kimlerin ağzında mısralara dökülmüştür... Ha bire ardından gidip dururuz, şaraplı mısraların bir mübarek tılsımı var sanarak.... Bizim aydınımız orda işte ; haram'ın huşuya simge oluğu yerde.
selam ile
seçkin deniz
Neden 400 yıl
Çar, 17/10/2007 - 10:25 — Hamit Akçay400 yıl geriye gittiğimizde karşımıza viyana kuşatması çıkar (1529). Yani müslüman iktidarın sarsılmaya başladığı yıllar , sonrası malum sanayi devrimi ile kendini perçinleyen batı iktidarı , hümanizim , aydınlanma , positivisim ile pekiştirilen batılı iktidar.
Bu sebepten 400 yıla itirazım var. Bu sorunlu bir başlangıç olur.Bir müslüman olarak zımmen hakikatı iktidara endeksleyen sakat bir zihniyete olur vermiş oluruz.Dilimin döndüğünce söylüyorum ; müslümanlar neden geri kaldı sorusu yalnış bir sorudur ve bize yalnış cevaplar verdirir. Geri kalmak fikri bir üst , bir ileri formatı kabul anlamına gelir ki bu bizim tarih , yaşam tefekkürümüzle bağdaşmaz. İnsanlık olarak Hz. Adem den daha ileriye gidecek bir menzilimiz yok . Ayrıca birilerinin kalkıp son 400 yıldaki çürümeyi müşahhas tespit etmesi gerekir. Bu çürümenin temellerini bilmek isteriz. Elbetteki bu tarih diliminde yargılanacak , yadırganacak pek çok şey bulunabilecektir , tıpki ilk 400 yüz yıl da (asrı saadet ve sonrası) bulunabileceği gibi.
Aydın suni bir sınıf . Tamamen pratik bir yapılanma. Mesela asker sınıfından daha fazla mübarek ya da işlevsel bir sınıf değil. Tamamen teknoloji devriminin beşiğinde sallanıyor. Yarın o beşik kırıldığında aydın'ın yapacağı tek şey ağlamak olacak. Kökensel olarak ona bel bağlamak da bu sebeplerden dolayı yalnış bir tutum.
Havada uçan kuşa yolun ne hayrı var
Kendine hayrı olmayanın ele ne hayrı var
Budur curetkarlik
Çar, 17/10/2007 - 02:59 — Sule DemirtasOnce basliga baktim. Sonra yaziyi okudum. Ahmet'i yanima cagirdim ve dedim "ahmet bi baksana nasil bir yazi olmus" diye...Baktik, okuduk, "cok tanidik" geldi dedik. "wau" dedik. "Super" dedik. Sonra bu Esat abi dedik. Ki sendin.
Istanbul'dan Ankara'ya ilk geldigimde, ilk misafirim olan, Kur'an ve Kierkegaard konusurken saatlerce, soluksuz dinlediğim Esat abisin sen. Onca okunan kitabın havaya fırlayıp uçmadığı bir beyin, karşılaştırmalardan ve karşıtlıklardan beslenen bir fikriyat, adalet duygusuyla yogrulmus tarafsizlik, hayran kalinasi bir edebiyat. Ortaya boyle bir yazi cikiyor iste. Bunu da anca esat abi yaziyor.
Bana sorsalar yazida gelmek istedigin nokta nedir diye. "Esat abi gibi yazabilmektir" diyebilirim gonul rahatligi ile. "Siirlerini katmiyorum abi :)"
Yeni eve cay icmeye, evimizden istedigin kitaplari alip goturmeye beklerim...
selametle ve yeniden ellerine yuregine saglik
ikinci bir yasam beklentisi icinde degilim;
zaten ben bu dunyada oluler arasindan dirildim