renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Sadece 112

Gözümü kapayarak İspanyolca şarkılar dinliyorum otobüste. Ağlamamak için kendimi zor tutuyormuş yahut içerde büyük bir yaram varmış da çok acıyormuş gibi kaşlarımı çatıyorum. Ben, tıpkı benim gibi birini görseydim ne hikayeler uydururdum kimbilir. Her an ölecek diye kadın ( kadın dediğim benim yerime koyduğum şahıs, neden erkek değil sahi, ıstırap çeken bir erkeği hayal etmesi çok zor da ondan sanırım) cep telefonumu alırdım, ellerim de 1 ve 2 tuşlarında olurdu. Her şartta, her yerde sadece 112 aranabilir, içinde sim kart olmayan telefonlardan bile, o kadar ulaşılır bir şeydir ambulans. Oysa otobüsteki kadın ölmek üzeredir. Peki ambulansa adres olarak neresi verilmelidir ki sağlık ekipleri tam zamanında gelsin olay mahalline. Seyir halindeki otobüse yetişebilecek bir ambulans var mıdır? Hem bir hastaneye gidelim desek, otobüs güzergahını değiştirmez ki. Hasta kadını da yol ortasında bırakacak kadar da insafsız olamaz şoför. Otobüste dinlediği İspanyolca şarkı yüzünden ölen bir kadın var ve bu ben hariç kimsenin umrunda değil.

İspanyolcadan etkilendiğim muhakkak. Büyülüyor beni her kelimesi. Hani şu Fransızca küfürlerin bile şiir gibi geldiği söylentisi vardır ya, Bodler'i sevenlerin uydurmasıdır. Ben Bodler'i sevmez miyim peki? Sevmemek değil de, ihtiyatlı yaklaşırım metinlerine. Kötü bir hayat yaşadı, iyi bir şiir yazdı kendisi. Olsun, Fransızlara güvenemiyorum işte! Nerede kalmıştım, şarkılar, evet, otobüste rahat bırakmıyorlar beni. Motor sesi, sonra birbirlerini itekleyen, trafik sıkışıklığı yüzünden hükümete yüklenen insanların uğultusu eriyor gitar telleri arasında. Siyaset ve hükümetler için de Bodler hakkındaki düşüncelerim geçerlidir. Yo, Fransız olmamaları onları kurtarmayacak. Yalancıları sevmem genelde.

Yalan.
Kulaklarıma ilk sızdığı zaman, küçük bir kız değildim. Geç karşılaştım yalanla, çünkü doğru söylemenin bana zarar getirmediği bir yerde büyüdüm ben. Cezalandırılacak hareketlerim olmadı. İşte bu yüzden yalan uğramadı dilime hiçbir zaman. Peki ya kulaklarım? Onlar da, ilk "arkadaş" edinmeye başladığımda, pörsümüşlüğü buharlı ütülerle düzleştirilmiş, adi, kırinkıl kelimelerle tanıştılar. Gerçekliğini sorgulamadan, hemencecik inandılar. O zamana kadar hep "kardeşim" olduğu için "arkadaş" nedir bilemedim, "kardeş" zannettim onları. Ne büyük hata! Neyseki şimdi ayırt edebiliyorum imitasyon gülüşleri.

Yalan da nereden çıktı yahu? İspanyollar, evet onları unutmayalım. Kırmızı fırfırlı eteklerini savuruyorlar gözüme gözüme koca küpeli kadınlar. Yanaklarımda büyük dudaklarının yarı aralık izleri. Dantelli bir yelpaze çarpıyor alnıma. Cama dayanmışım, birazdan ölecek gibiyim. Ambulans sireni yalan koridorlarından geçerek yerleşiyor beynime. Beynimde gitarlar çalıyor, adamlar büyük çamaşır tokaçlarıyla deli gibi vuruyorlar tellere. Parçalamak istiyorlar da: Yok, parçalanmıyor melodi. Kadın gırtlağını yırtıyor çığlık çığlığa, ambulans sireni iyice yaklaşıyor. Fakat yol vermiyor hiçbir araba.

Gözlerimi açıyorum, ön koltukta, şoförün yanında bir adam ağlıyor. Babaa, diyorum ya da dediğimi zannediyorum. Gregor Samsa'nınki gibi bir ince ses çıkıyor, böcek sesi, böceğin sesi olur mu ki, benim kadar büyük olursa: Evet! Kıpırdamayın, diyor beyazlı adam. Polis olamayacak kadar telaşlı. Şefkat de görebiliyorum gözlerinde iyice bakınca. Polis değil. 112'yi kim aradı, diye soruyorum. Siz, diyor adam, telefonum elinde, son aranan numaradan bir öncekini gösteriyor. En son babam aranmış. Babalarımızı, sanki isimleri yokmuş gibi rehbere "babam" adıyla kaydetmemiz ne iyi oluyor değil mi?

Gitarlar susmak üzere, topuk sesleriyle ritim tutuyor kadınlar, rujlarını tazelemeleri gerek acil. Bitmeli bu gösteri, kuliste pudralanmalılar. Korna seslerini duyuyorum, çekilmiyor arabalar, takıldık kaldık burada, burası neresi? Göz kapaklarım birbirine geçmiş, güç bela açıyorum ki: Otobüsteyim, başımı cama vurmuşum, şarkım susmuş, son durağa gelmişim...

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

...

Galiba iyi şiir kötü hayatla besleniyor. Hele günümüzün şiiri… Kötü şartların şairaneye götürme gibi bir özellikleri oluyor. Tokadizade Şekip’in şöyle mısraları var:

”Izdırabımla hissim inceldi
Izdırabımla
Şair oldum ben.”

Çok sevdiği oğlunun ağıtına bu mısralar. Ve ızdırabı hayatının sebebi oldu. Kendine kıydı Şair.
Tabi kötü hayattan kasıt sadece bohemlikteki perişanlık değil. Fikri sıkıntılar da şairaneye götürür. Akif’i Ümmete duyduğu derin ıstırap hüzne gark etmiş ve onda ışıklı mısralar meydana getirmiş.
Hasretleri olmayanlar veya hüzünleri veya ıstırap, aşk ve elemleri olmayanlar mısralarını süslemekte zorlanıyorlar.
Şiire ziynet hissi yoğunluk…

otobüs...

Dün gece Yasmen Levy ve otobüs...İçimden bir Aysun Yollardagezer çıkmışta yazmış sanki ...

selam ve dua ile; bu iki

selam ve dua ile;
bu iki alıntı "(kadın dediğim benim yerime koyduğum şahıs, neden erkek değil sahi, ıstırap çeken bir erkeği hayal etmesi çok zor da ondan sanırım) " "Geç karşılaştım yalanla, çünkü doğru söylemenin bana zarar getirmediği bir yerde büyüdüm ben. " meramımı anlatır mı bilmiyorum.. ben sizin arabınız mışım? ne demek şimdi bu? çocukluğum, gençliğim hep fotoğrafların "arap"ları olduğu dönemde yaşandı gitti.. öyle ya bir zamanlar "arapları" vardı fotoğrafların yani frenkçesi ile "negatif"leri.. bak nasıl da ilişkilendirmişler "arap" deyince karşılığı negatif.. her neyse.. ben de sizin gibi " ıstırap çeken bir kadını" düşleyemezdim.. ben de sizin gibi "gerç karşılaştım doğruyla" çünkü "dokuz köyün sahibi" olmakla birlikte sürüldük durduk.. sadece sürülsek iyi.. bir de dayak yedik.. tekmelendik.. kolay gelsin.. hürmetler..
c.ç