
Geçmişin tehlikesi esir olmaktı, geleceğin ki ise robot...
Erich FROMM
Pek sessiz duran şeytan, 24 saat nöbet bekliyor şehrimizde. Tepemizde, ensemizde… Şehirce uykuya dalıyoruz ki, rüyalarımızın içine dalıyor karabasanlar. Yatak odalarımıza dahi müdahale ediliyor; rüyalarımız, en güzel yerinde kesiliyor, kâbuslaşıyorlar artık. Korkuyoruz, korkuyoruz korkmasına da, elimizden gelen en ufak bir şey yok. Çünkü bizi duyarsızlaştıranlar, önce birbirimizden koparıyorlar bizi, sonra biz tepkisizleştikçe, ayrılığın azabını bir kez daha yaşıyoruz.
Tuhaf bir mutluluk ediniyoruz. Ağlamaktan çok, gülmeye ayırıyoruz vakitlerimizi. Dalkavukça yaşıyoruz hayatı. Ağlayanlardan değil, her daim gülenlerden oluyoruz. Derdimiz, dertleri değil artık. Sıkıntıları, sıkıntılarımız değil… Benlik yapışıyor yakamıza. Sonra iliklerimize… Pençesini yemişiz artık, kan revan kalıyoruz, benliğin pususuna düşmüşüz ne de olsa… En egoist ve en hedoist tarafımızla, bir kez daha gülüyoruz etrafımıza. Önce komşumuza!
Enayi, diyoruz cemiyetleşenlere, camialaşanlara. Hayat felsefelerini duydukça, gülüp geçiyoruz… Allah’ın olduğunu biliyoruz, hükümlerine karşı bir vazife yüklenmiş değiliz henüz!
Canavarıyız şehrin. Kuduranıyız. Gençliğini yaşayanlardanız. Müslümanlığımızı hatırlamamız için, ihtiyarlamamız gerekiyor! Öteki, beriki mühim değil. Meselemiz olmadığı için, mesele de yapmış değiliz herhangi bir şeyi. Şey demişken, şeyleşmiş, diyorlar bize. Şeyleşmek ve hiçleşmek adına, şeyleşmişliğimizin ve hiçleşmişliğimizin, hükümsüzleşen vakitlerinde, en nemelâzım tarafımızla kucaklıyoruz bu dünyayı ve dünya insanlığını…
Apolitik duruşumuzdan mıdır nedir, tarafımızı ve tavrımızı koymuş değiliz, beceremiyoruz! Tarafın ve tavrın, bir insanlık vazifesi olduğunu öğreten büyüklerimizin modasının ve ‘trend’inin geçmiş olduğunu düşündüğümüzden dolayı- sahi biz düşünüyor muyuz?- tarafsızlığın ve tavırsızlığın daha doğru olduğuna inanmış durumdayız –sahi biz inanıyor muyuz?-, ne de olsa geçmişte yaşadı onlar, geride kaldılar…
Şurada oturan adam: Şehrin sağırı! Oturuyor öylece. Sessizce. Garipçe. Sanki köşesine çekilmiş. Bakıyorum suratına: İfadesizlik görüyorum orada. Hiçbir şey düşünmüyor sanki. Bu şehrin en duyarsız adamı belki de. Belli ki, kendi dünyasından başka bir dünyayı tanımışlığı yok. Memnun hayatından. Kenarından köşesinden yaşıyor hayatı; kendi köşesinden muzip bir gülümsemeyle seyrediyor etrafı. Terk edeceği bir kapısı da yok. Yüzüne çarpılmış onca kapının lekesi var suratında. İtilmişliği, çaresizliği ve ezilmişliği karşısında; bu dünyayı, yani herkesin dünyasını, kalabalıkların dünyasını, terk edeli uzun zaman olmuş. Tuhaf bir inat, tuhaf bir isyan ve tuhaf bir çığlık ile yaşıyor… yaşamaya çalışıyor…
Soruları yok. O halde herhangi bir sorunu da yok. Yoksa ezberleriyle mi yaşıyor?.. Ezberi de olmadı ki hiç… Bozacağı bir ezber de edinememiş. Fildişi kulesinde, mantığı kemiriyor; aklı, başına bela olmuş. Huysuzlandığı zaman, gözü bir şey görmüyor, gözünün önünü bilmez, adaptan ve hayadan da çekinmez... Cemiyetin enayisi, diyorlardı ona bir zaman. Sonra bozulmuş işler. Çatı başlarına geçmiş. Dostlarının gazabına uğramış. Fitne fücur yuvasına dönmüş cemiyet. Davasızlık varmış artık orada, kavgasızlık… Meğer her şey bir ütopyaymış, her şey pembe bir masal. Kahraman avına çıkmış herkes, tarihin bu engebeli yolunda, tarih olmak isterken, tarihin tozu bile olmadan gitmiş ve yitmişler… Hayat, en acımasız yüzünü göstermiş. Cemiyet içi cemiyetsizlik baş göstermiş. Sağırlaşanlar, körleşenler ve hiçleşenler karnavalına şahit olmuş şehir…
Bir tahta kurusu değilmiş bu şehrin bir zamanlar. Ben-lik meseleler edinmemiş. Biz-lik adına, biz adına yeminler etmiş. Oysa bir zindandan ibaretmiş hayat. En aşağılık materyalist iç güdülerle, üç-beş kuruşa satmışlar hayatı! Vahşi bir kölesi olmuşlar kapitalizmin. Artık cemiyetin saf çocukları yokmuş şehirde. Haydutlar çetesiymiş her biri.
Felsefi şapşallıklar edinmişler. Düz bir çizgide, dümdüz bir hayatın bekçiliğini yapmak niyetindelermiş. Olmamış! Arayış, ah o yetim çocuk! Aranacak ne kalmış, ne bırakmışlar… Herkesin doğruları, kendine doğruymuş!
Karar veriyor: Bu şehrin bir meczubu olarak yaşayacak. Sessiz, sakin, derinden Allah Allah nidalarıyla inleyecek şehrin sokakları…
Gencecik bir bunalım hissediyor yüreğinin en nadide köşesinde. Kemiriyordu onu içten içe… Kaleydi halbuki. İşgal edilememişti henüz. Bir aldatmacadan ibaretti sağırlığı. Herkesin duyar gibi yaptığı bu şehirde, sağır durmanın muhalifliği içerisinde bulmuştu bir anda kendisini.
Neredeydi kervan! Hani güneşin doğuşuyla gelecekti kafile. Bu sancı, kimin sancısıydı? Adım adım, gölge gölge takipçilerimiz karşısında; kime, ne için sığınacaktık… Hani biz bir limandık!..
Yorumlar
kervan gibi
Paz, 23/09/2007 - 21:10 — Bilal Cankervan neredeyse ben oradayım hem de tutsak hayatların resimleriyle.
Edebiyatın yeni baharı: Filbahar
tepkisizlik
Paz, 23/09/2007 - 22:09 — Suphi BayramEn içtenini yaşıyorum,ölme yaşıma geldiğim bu yaşımda.
Oruç tutuyorum iftarsız, kendi başıma.
Hatta kendi başım a bile değilim,sadece nefsim.
Namaz kılıyorum kendimce cemaatsız.Kendi başıma.
Etrafımdan sesler geliyor etkisiz,ben ne yapayım .
Haberler duyuyorum.Bazı müslümanlar inliyormuş,
'Allah cc yardım etsin' diyorum tepkisiz.
Dava eskidi NFK 'nın dediği gibi.
Ben kör,sağır,tepkisiz bencil...
Yazınızdaki serzeniş bayağı zülfiyara dokunmuş.Bir yazı tesir edince bende hemen havaya giriyorum .
Şule Y.Şenler hanımefendinin dediği gibi" Bazılarını uyandırmak için sarsmak lazım"
kahretsin ya, farklı mıyız neyiz
Cum, 28/09/2007 - 01:13 — muhammed cemal ünalböyle yazıları ve yazarları kutlamalıyım.
tebrikler afşin hocam...
yakınlık muhabbetine girmeyeceğim.
yazılanlar, gözlemciliğimiz, vurdumduymaz olmamamız, olanlara karşı nefretimiz, hala sıkılan yumruklarımızın havada tek başına kalması, bundan dolayı utanmadan sıkılmadan yazmaya çizmeye devam etmemiz, modern zamana direnmemiz vs... aynıyız hocam,aynı hamurdan yoğurulmuşuz.
tekrar eyvallah.