renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Üç Günlük Hatırat

Kadın

Bir kadını nasıl sevebilir ki insan? Yoluna düşüp O’nu beklemekten başka…

***

Günün aynı saati Cengiz Çıkmazından sokağa çıkmış, gelişime doğru gidiyordu. İnce topuklu önden bağlamalı siyah ayakkabısı, dizinden biraz uzun mahcupça açılıp kapanarak davetiye çıkran evaze eteğiyle, üzerine eğreti alınmış omuzlarından sarkan siyahça şalını sıkıca tutuyor; randevulaştığımız köşe başına doğru hızlı adımlarla ilerliyordu. Yüzüne çarpan soğuk rüzgârın etkisiyle, elmacık kemiklerinden şakaklarına doğru dalgalanarak sürülmüş allığa rağmen, yanakları kızarıyordu. Kırmızı ile pembe rengi yüzünde raks ederken geceyi süzen saf kara gözleri rimelli kirpiklerinin ardından etrafı süzüyordu. Aynı bakışa birden fazla manayı sığdırabilmenin yanı sıra, kendine has yürüyüşü ve duruşuyla da o mahzun tavrını koruyabiliyordu her daim. Konu komşuya nispet yaparcasına kumral buklelerini savurmuştu yine.

Yağmur suları sokağın kirli sularıyla edepsizce oynaşıyor, O ise sanki onları rahatsız etmemek için parmaklarının uçuna basarak geçiyordu taşları parçalanmış sokak kaldırımlarından. Her adımında sokak biraz daha ışıyor, biraz daha dünyalık oluyordu her şey. Teniyle uzunca hasbıhal eden kokusu, rüzgârın avuçlarından sokağa doğru aktıkça baş döndüren bir rahiya etrafı sarıyordu. İnsanın çıldırası geliyordu. Ne var ki; çıldırmak öyle kolay bir iş değildi. Akıl melekeleri bu kutsanmış saatte bir an olsun yalnız bırakmıyordu insanı. Bedenimden çıkan arzular önüme geçiyor, bir o tarafa bir bu tarafa çevirerek köşe başına doru rotamı belirliyordu. Bu emre itaat eden ayaklarım, en ince kasına kadar bu yöne doğru koşullanıyordu.

İlerliyordum…

Çaresiz, idama giden mahkûmlar gibi. Sanki söylenecek her söz söylenmiş, savunmam bitmiş, karar mahkemeden çıkmış gibi. Yavaş yavaş etrafı umursamadan, o ana kadar yaşama veremediğim anlamı, Azrail’e gülümserken bulmuşçasına köşe başına doğru ilerliyordum. Ve sadece bana ayrılmış taşların üzerine saatlerce mıhlanıyordum. Aslında randevu saati belli olduğu halde, “insanoğlu kusursuz olmaz, erken gelir geç kalır” endişesiyle, ayaklarımı isyan ettirene, dolaşım sistemimi çöktürene kadar bekliyordum aynı enlem ve boylamın kesiştiği noktada.
Bekliyordum…

Öyle anlamsız geliyor ki sokak, hiçbir mantığa oturmuyor bu bekleyiş. Neyi beklediğimi ben bile kestiremiyordum. Kısa bir süre sonra uyuşan ayaklarım tecrübelerimin bam teline basıyor ve ben biraz sonra yaşayacağım heyecansal tepkiyi, bu noktayı işgal etme sebebimi, sokağın anlamını buluyorum.

Sıkıntılı bir şey sevmek… Kendinize rağmen hercai bir hevesle başkalarının mahrem duygularında limit doldurmaktan öteye geçmiyor. Ki bu kendini bilmezlik, adanmışlığa doğru yol alırken her kilometrede ruh örüntülerimize ait bir kareyi karartarak kurban ediyorsunuz. Bu yüzden sevgi; uzun yıllar eşlik ettiği bedende bir karaltı olarak boy göstermeye mahkum oluyor. Sevgi karartma günlerinde yaşanıyor. Dedim ya sıkıntılı bir şey sevmek, sevgi.
Yelkovan akreple 45 derecelik açı yapmış, “bizim kız görünür birazdan sokağın başında” demeye kalmadan yine günün aynı saati Cengiz Çıkmazından sokağa çıkmış, gelişime doğru gidiyordu.

Önümden birkaç saniye geçişi, gelişi ve gidişiyle toplam 3-4 dakikayı bulan bir randevulaşma saadetini yaşattıktan sonra köşe başından dönüp geçiyordu. Ah ne güzel şeydir O’nu sevmek. Severken beklemek…

***

Yine aynı koordinatlarda, benzer hisler yaşayarak sözümü yerine getirmenin telaşı içindeydim. Biraz sonra tedavülden kalkan tüm duygularım geçiş vizesi alarak ortalık yere dökülecek ve yine bu günü anlımın akıyla anlamlandıracağım. Saat vuslat zamanını gösterirken, sokağın başına takılan bakışlarım O’na ait loş sulara yansıyan herhangi bir gölge oyunu arıyordu.

Zaman tedbirsizce ilerliyordu. Donuk yüzüm kan çanağı gözlerime eşlik ediyor, titrek bedenim son bir direnişle yerçekimine kafa tutuyordu. Bir umut diyordum. Hiç vefasızlık yapmamıştı hep bu köşe başından geçmişti, ben de hiç vefasızlık yapmamıştım hep burada beklemiştim.

Zaman hesapsızca ilerliyordu. O’nu her gün aynı saatte görmeye alışan bünyem, bu farklılığı kabullenmiyor aç bir köpek misali bedenimi hırpalıyordu. Tahammül hudutlarımda oluşan baskı git gide artıyordu. Artık takat getiremeyecektim. Sara nöbeti geçiren hastalar gibi zangır zangır titreyerek o mekânı terk ettim. Dışarıdan bakınca çok tuhaf görünüyordu. Ama ben O’nu seviyordum. Bu; bu kadar basit, “ve özlüyordum” bu kadar karmaşık bir şeydi.

Kirli sesini özlüyordum en çok, şuh kahkahalarını, haykırdığı andan üryan küfürleri bir de. İma etmeyi sevmezdi pek. Ne düşmüşse dimağına diyaframından o kadar hava geliyor, ses telleri ona göre titriyordu. Günahı bilmiyor, ayıbı umursamıyordu kanımca. Zira böyle tutkun, tutsak bir beden böyle arsız bir ruhu asla taşıyamazdı. Vurulduğunu söylüyorlardı. Ama ben pek ihtimal vermiyordum. Yarın yeniden oraya gidecek ve bekleyecektim O’nu. Bu böyle olacaktı çünkü O nedensizdi. Bir insanı en acımasız yapan işte bu yanıydı. Tüm kâinat bu prensiple devir daim ederken, insan bu nedenle isyankârdı. İnsan bu nedenle, nedensizdi.

***

Yok yok yok…

Yine gelmedi. Bu bağlamı tecrübe eden aklım önce zamanı def etti başından. Artık değere bağlı bir parabol yoktu. Gerçek olan tek şey şuydu. Ben O’nu seviyordum, O artık gelmiyordu ve nedensizdi. Arkamı dönüp sokak çıkışına doğru giderken düşünüyordum.

Bir kadını nasıl sevebilir ki insan? Yoluna düşüp O’nu beklemekten başka… Ki bu kadın belalası tarafından öldürülen bir yosma bile olsa...

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.
Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

kâh iyicil kâh kötücül

Attila İlhan'ı anımsattınız bana. Gülümsedim, üzüldüm...
Kaleminiz neşvelensin derim...
Size iyilikler dilerim.