renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Nezaketin Dili

Su

Ruhun, iradenin, tevazunun ve üslubun hakkını vermeyen insanlar nazik olamazlar. Çoğu kalpler, dil kullanımında ince, nazik, zarif veya hassas olamayan kişiler tarafından tuz ile buz edilir… Mevzu, makam ve muhataba göre nasıl bir üslup kullanılması gerektiğinden habersiz olan insanlar, gönül çamlarını ard arda devirdiklerini, gönül Kâbelerini yıktıklarını farkedemezler fark ettiklerinde ise geride sadece kırıklar ve yıkıkları bulurlar…

Sözlü veya yazılı dilde nezaketin ihlali, daha çok her akla gelen şeyi beyan etme sathîliğinden kaynaklanır. İç-dış bütünlüğü, samimiyet önemsizdir demiyoruz, ancak pervasız bir üslubun da samimiyetle alâkası yoktur. Gelişigüzel beyanlarda bulunmaya alışmış bir insan, fıtratı bahane edemez. Dobra dobra konuşmak için muhatabı tahkir etmeye gerek yoktur. Kılı kırk yararcasına üsluba dikkat etmek ise, tam bir irade meselesidir. Evet, “ahmağın kalbi dilinin ucunda, akıllının dili sinesinin en uç burcundadır” (Şahin, 1992:69).

Demek ki kalp dilin ucunda olmamalı, dil kalbin gerisinde olmalıdır. Her doğruyu her yerde söylememek için dil, kafadan büyük ve uzun olmamalı, kalbin emrine girmelidir. Gıybetten kaçınmak için de bu gereklidir. Çünkü bazen ağza gelen kusmuk gibi ifadeler yutulmazsa, iradenin hakkı verilmemiş olur. Zehir zemberek gibi bu ifadeleri yutmak, gerçekten yiğitlik ister. “Dilin kemiği yoktur” denir, ama dizginlerin kalbin eline nasıl verildiği öğrenilebilir. Ancak bundan sonra, dil şahlandıkça kalp dizginleri çeker. Zaten bir süre sonra dil yatışır, irade ellerini beline koyar ve bir babacan öğretmen edasıyla başını sallayarak bu manzarayı seyreder…

Sohbetlerde münakaşa tuzağına düşmemek için de nezakete dikkat edilmelidir. Muhatabımızın düşünceleri farklı olduğu için gereksiz tartışmalara girmenin hiç kimseye faydası olmaz. Zihnî modeller münakaşayla değil, müzakere ve musahebeyle değişir. Önemli olan, aklı ilzam etmek değil, gönlü tatmin etmektir, Bu da ancak halis bir niyetle diyalogu, başarılı ve zekice kontrol edip yönlendirmeye bağlıdır (Fairciough, 1992:218). Karşımızdakinin kalbine girmek istiyorsak, ihtilaflı noktaları öne çıkararak enaniyetini tahrik etmemeli, ortak noktalardan hareket etmenin yollarını aramalıyız. “Sana katılmıyorum” demektense, “Şu görüşünüze katılıyorum. Bu hususta ise şöyle düşünüyorum” demek daha makul değil midir?

Tabii her insan nezaket gösterilmeye layık değildir. İma ve ironilerle, en azından sükûtla, nezaketten anlamayanların ağızlarının payını vermek de bir inceliktir.

Nezaketsizliğin muhtemelen iki sebebi vardır. Birincisi tecrübesizliktir. Kime, neyi, nasıl beyan edeceğini bilmeyen insanlar, çoğu zaman nazik olamazlar. Bunun izalesi kolaydır. Sağlıklı bir eğitim ve medya yoluyla, insanlarda iletişim ve nezaket şuurunu geliştirmek mümkündür. Sosyal münasebetlerde, örnek şahsiyetlerin davranış ve beyanlarına da dikkat çekmek, bu tecrübe ve hassasiyeti kazandırmaya yardımcı olabilir.

İkinci sebep gururdur. Her diyalogda kendisini “buyurma”, karşısındakini de “arz etme” makamında gören bir kişideki gariplik hemen sezilir. Bu hiyerarşiyi kurmasını beceremeyince kullandığı tevazu taktiği de sakil kaçar, zira tevazuya niyet edilmez, mütevazı olunur. Olmadan görünmeye çalışılırsa yapmacıklık doğar.

Başkalarını hor görme müptelası olan bir insan ise ne mütevazı olabilir ne de nazik. Bu hastalıktan kurtulmak pek kolay değildir, zira gururun madeni kalp zaafıdır…

Kaynaklar

Fairclough, Norman (1992). Discourse and Social Change. Cambridge : Polity Press.
M. Abdülfettah (1992). Ölçü veya Yoldaki Işıklar 4. İzmir: Töv Yayınevi.
Yusuf Alan, Sızıntı

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.
Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

"Saat yazar, dakika okur, saniye siler..."

“Ruhun, iradenin, tevazunun ve üslubun hakkını vermeyen insanlar nazik olamazlar…”

Bence bu güzel yazıyı kapsayan sözün, bu ilk cümle olduğunu düşünüyorum. Nezaket gibi hududu alabildiğine geniş bir kavrama dair edilecek her kelam, önemli olduğu kadar “nezaket” ister. Tadımlık da olsa nezakete dair ufak bir şerh düşmek isterim.

İnsan mevzûna dair ne zaman konu açılsa sonu gelmeyen bir muhabbete girilir diye düşünürüm. İnsan konuşandır. Ve dahi, konuştuğu kadar da hakkında konuşulan…Melekeleriyle bütün bir insan tekidir, kişi.

Ne ki, bu insan teki’nin konuştuğu kadarından kendisi ne kadar pay alır, işte orası bu muhabbetin can damarıdır. Bu konuya dahil olanlar civciv olmadan palazlananlar; müdahil olanlar horozlananlardır. Bizler daha çok şahit olanların safındayız çok şükür. Hassamızı düzene koyma gayretindeyiz o kadar.

Kabaca şudur söyleyeceğim : Belden aşağı muhabbet yapa yapa belden aşağı vurmayı şiar edinenlerin aşk’tan bahsetmesi samimiyetten uzaktır. Yazık ki, omzunuza kasıtlı çarpan birisinden nezaket kurallarını dinlediğimiz bir ortamdayız. Öğüt almadan öğüt verenlerin içerisinde “ya sabır” çekip duruyoruz. Bunu fâş eder gibi dile getirmek bile bana zul geliyor.

Hani demişsiniz ya “…bazen ağza gelen kusmuk gibi ifadeler yutulmazsa, iradenin hakkı verilmemiş olur. Zehir zemberek gibi bu ifadeleri yutmak, gerçekten yiğitlik ister…”Doğru söze ne denir ? Belki şu : İnatla değil, ısrarla seciyeli olmak’tan yanayız.

Hani nezaket diyorduk ya, işte size güzel bir örnek. Peyami Safa bir gün, zamanın ünlü muharrirlerinden birisinin kızı ile sohbettedir. Konu Mevlânâ’dır. Genç kız sürekli Mevlânâ’ya Mevlana demektedir. Peyami Safa ne kadar uğraşsa da bir türlü Mevlânâ dedirtemez. Ya bugün ? “Atla gel Mevlana, ayrıl da gel, dıştan atak yap Mevlana” diyenlerin piyasa yaptığı dönemdeyiz. Ve edindikleri bilgiyle de bu ayıplarını bir güzel süsleme telaşındalar. Bilgi var, derinlik yok. Buralılar, ama oralı gibi yazıyorlar.

“Tevazu-u Mahviyette Toprak Gibi Ol... “ diyen Hazretten bahsettim, onunla devam edelim.

Bir adamcağız kötü yoldan para kazanıp bununla kendisine bir inek alır. Neden sonra, yaptıklarından pişman olur ve hiç olmazsa iyi birşey yapmış olmak için bunu Hacı Bektaş Veli nin dergahına kurban olarak bağışlamak ister. O zamanlar dergâhlar aynı zamanda aşevi işlevi görüyordu.

Durumu Hacı Bektaş Veli ye anlatır ve Hacı Bektaş Veli helal değildir diye bu kurbanı geri çevirir.

Bunun üzerine adam mevlevi dergahına gider ve aynı durumu Mevlana ya anlatır. Mevlana ise bu hediyeyi kabul eder. Adam aynı şeyi Hacı Bektaş Veli ye de anlattığını ama onun bunu kabul etmemiş olduğunu söyler ve Mevlana ya bunun sebebini sorar.

Mevlana şöyle der:

- Biz bir karga isek Hacı Bektaş Veli bir şahin gibidir. Öyle her leşe konmaz. O yüzden senin bu hediyeni biz kabul ederiz ama o kabul etmeyebilir.

Adam üşenmez kalkar Hacı Bektaş dergahı na gider ve Hacı Bektaş Veli ye, Mevlana nın kurbanı kabulettiğini söyleyip bunun sebebini bir de Hacı Bektaş Veli ye sorar. Hacı Bektaş da şöyle der:

- Bizim gönlümüz bir su birikintisi ise Mevlana nın gönlü okyanus gibidir. Bu yüzden, bir damlayla bizim gönlümüz kirlenebilir ama onun engin gönlü kirlenmez. Bu sebepten dolayı o senin hediyeni kabul etmiştir.

İşte tevâzûnun böylesi. Devam edelim:

Bir gün Mevlânâ Hazretleri yolda giderken bir Papazla karşılaşır ve hemen cübbesinin önünü kapatıp boynunu da hafifçe eğerek Papaz’a selam verir. Bu olaya şahit olan bir genç : “Efendim, siz ki yüce Mevlana’sınız. Neden bir Papaz’a karşı böyle davrandınız..”dediğinde, sevgili Hazret :
”Tevazu gibi bir hasleti ona mı bıraksaydım evladım !”
der ve yüceliğin tevazuda olduğunu resmeder.

Çünkü hasbîlik onda(n)dır.

“Önemli olan, aklı ilzam etmek değil, gönlü tatmin etmektir…” Ve o akıl ki gönül diliyle işledikçe güzeldir.

Son olarak yazınızda en sevdiğim ifadeniz, aforizma tadında da olan şu sözünüzdür :” tevazuya niyet edilmez, mütevazı olunur”

Teşekkürler.

Es–Selam...

Yorumun çok doyurucu olmuş Emre kardeşim. Allah razı olsun. Hele şu hikaye beni mest etti... Yahu ne geniş düşünceli insanlar yeryüzünde arzı endam etmiş... Şu hikayeyi kullanmak üzere dosyama alıyorum Hakkını helal eyle. Burdan da duyurmak istiyorum şuan yorumumu da kısa kesiyorum. Birazdan yola çıkıyoruz. İnşallah bizde nişanlanıp geleceğiz. 3 gün CEMAAT'ten uzak kalmak nasıl bir duygu olacak onu da gelince inşallah buraya ser levha ederiz. Ben katkın için çok teşekkür ederim. Allah razı olsun... Dost ve kardeşlerimizden samimi, içten, riyasız, içi balı özü tatlı dualar bekliyorum... Herkes hakkını helal eylesin gidipte dönmemek var kalbi kırılan bir dostumuz var ise helal eylesin hakkını inşallah..

“Ben yokum, Biz’i sizlerden öğrendim. Şimdi sizlerde her bir ben ile biziz.”

Nezaketsizlik artık

Nezaketsizlik artık içimize işledi ne yazık ki. Kusur arama ve yüze vurma da fırsat kollar olduk. Kendimizi ve karşımızdakini iyi hissettirecek ifadeler yerine , yerecek cümleler kullanıyoruz. Güzel konuşup gönül almak varken. Mesela bir çocuğa "ne kadar şımarıksın bıktım artık senden" demek yerine güzel br davranışı karşısında "bu davranışın hoşuma gitti, teşekkür ederim" demek neler kazandırır o çocuğa. Ya da "seni anlamıyorum" demek yerine, "seni anlamak istiyorum"; ne de iyi hissettirir karşınızdaki insanı. Zor değil aslında kolaydır bir iki sözle gönül almak, nazik olmak ama kolaydan kaçıp zora sarılma gibi saçma bir telaş içindeyiz sanki.
Yapamıyorsak güzel konuşmayı, beceremiyorsak eğer susmak lazım bazen evet. Ne güzel söylemişsiniz. Hakikaten yiğit işiymiş sıkmak dişini .

Biz ne kadar da tahamülsüzleşmişiz, ne kadar kabalaşmışız. Unuttuk çoğu şeyi , hep de güzel şeyleri...

Ama sizin gibiler çıkıp hatırlatır bize tekrar bu güzellikleri. Üslubu, konuşma adabını...Biz de hay Allah razı olsun demez miyiz? Deriz elbet. Hep böyle güzel konuşup, güzel görelim inşaallah. Ayrıca yorumda ki hikayeyi ben de çok beğendim. Rabbim böylelerinden de razı olsun inşaallah. Bu arada Yuşa Bey; hayırlı olsun. Dualarımız sizinle. Hayırlısıyla gidip gelesiniz. Siz de hakkınızı helal edin.

Selam ve dua ile...

Evet, bu minval bir

Evet, bu minval bir terennümün derkenarını yakalamışsınız. Büyükler de öyle söyler: Gururun madeni, menbaı za'f-ı kalptir. Ve bu da ancak marifetle izale edilebilir.

Ben yokum, Biz’i sizlerden öğrendim.

Ben yokum, Biz’i sizlerden öğrendim. Şimdi sizlerde her bir ben ile biziz.”

Merhum Ali Fuat Başgil hocamızın "Nefsin dili" kitabı gibi bir yazı olmuş. Nezaketi topluca ve kısaca güzel anladık. Artık tatbiki bize kalır.

Allah (cc) hayırlara vesile etsin. Siz de hakkınızı helal ediniz.

Sabrı Kaybettik

Bir bir yitirince güzel yanlarımızı bu sonuç kaçınılmaz oluyor. nezaket falan kalmıyor kimsede. korkarak gezer olduk. yan bakmaya ürperir olduk.
sert bir kayaya çarmamak için temkini elden bırakmıyoruz.

bir de bizler Hz. Muhammed'in ümmetiyiz. sevgi ve saygı timsali bir resulün ümmeti.
affet Ya Rab.
sabrı unutula oldu ne olduysa. Rabbe sığınmayı unutalı kalakaldık ortada. dilimizle devrim yapmışken, şimdi ocaklar yıkıyor kelimelerimiz.

sabırlar niyaz edelim Rabden. o zaman düzelir belki dünyanın dönüşü.

Teşekkür Ederim.

Selamunaleyküm,

Hayır dualarını peşimiz ardı sıra gönderen gönül dostlarıma teşekkür ederim. Yorum yapan kıymetli yazar kardeşlerime de katkılarından dolayı teşekkür ederim. Allah razı olsun... Kavuşturan mevlama hamd olsun :))

“Ben yokum, Biz’i sizlerden öğrendim. Şimdi sizlerde her bir ben ile biziz.”