Deniz gibi geniş, nehir gibi dinamik ve gökyüzü gibi sonsuz… Hayat sözcüğünün bendeki karşılığı sorulsa dilimden dökülecek ilk cümle bu olurdu. Çok soyut kaçtığının bilincindeyim bu tasvirin. Özeleştiri adına daha da illeri giderek belki de hayat için dilimden dökülecek bu benzetmeleri, kendim için olmasa bile başkaları için tatlı bir hayal/fantazya kabul edebilirim. Azdırılan tabi ihtiyaçlar, yemek gibi, içmek gibi, giyinmek gibi korunma vs. gibi ihtiyaçların insanın zaaflarına tekabül ettiği/ettirildiği bir zaman diliminde bu kadarcık hayalimiz, ayağı yere basmaz düşüncelerimiz olsun. Olsun ki şartlara kurban edilmeyen, hakikati kavrayan melekelerimiz diri kalsın. Ve bu diri melekeler hedefinde olduğumuz namlulara karşın her an bir ümit olarak belirsin yüreğimizde.
***
Sabah kalkıp işe gidiyor, akşama kadar süren koşuşturmanın verdiği bitkinlikle evlerimizin yolunu tutuyoruz. Tatil günü bir parkta, bir kafede eş dostla birlikte soluklanıyoruz. Bir sokak gezisiyle ödüllendiriyoruz kendimizi. Ve kekeme dilimiz döndüğünce sevinç ve hüzünleri paylaşıyoruz. Ne ki, sevinç ve hüzün, keder ve mutluluk dediğimiz şeyin kaynağı, şurada burada ve giderek her yerde hedefinde olduğumuz tüketme ve tükenme dayatmasının karmaşık görünen basit bir sonucundan başka. Bir pantolon, gömlek, etek; telefon, bilgisayar; ev, araba sahibi olabilme-olamama; popüler bir dizi veya sinema filmini görmüş olma-olmama arasında şekillenen o parlak, kristal sevinç ve hüzünlerin sahipleriyiz. Bunlar olmadan eş-dostla da konuşacak bir şey bulunamaz. Fakat konu bu değil. Asıl şu soru üzerinde kafa yormak lazım: “Herkes her şeye sahip olamayacağına göre nedir bu çılgınlık!
Daha fazla tüketim için sarf edilen bu kadar çabaya, her gün yeniden üretilip önümüze konulan ihtiyaçlar listesine ne gerek var?”
Sistem iyi işliyor. Öyle ki kimse kimseye zorla bir şey yaptırmıyor, ama hiç kimse de kendi hayatına kendisi şekil veremiyor. Her an yeniden değişebilir bir özelliğe sahip olan ihtiyaçlar listesinin standart çizgisine göre bir yola giriliyor. Bu yolda mesafe alındıkça kalabalık artıyor ve nihayetinde herkes kendi yanlışını, farkında olarak veya olmayarak, yanındakinin yanlışıyla doğrulatıyor. Ama tabi böyle düşünmememiz gerekiyor! Bizim rahatımız için düşünmüş taşınmış adamlar, sorunlarımıza çözüm geliştirmişler! Tasalanacak bir şey yok yani. Her derde deva bir kart tahsis edilmiş bize. Bu sihirli kart sayesindedir ki uzaklar yakın oluyor, düşündüğümüz, düşlediğimiz her şeyi elimizde buluveriyoruz. İşin sonrası mı? Gelecek adına bugünden kaygıya kapılmak psikolojimizi bozar. O halde geriye tek seçenek kalıyor. Allem etmenin kallem etmenin alemi yok. An bu andır dem bu dem! Yaşamaya bak sen!
***
Biraz tarihi bilgilerimizi tazeleyelim ve 1949 yılının Amerika’sında bakalım neler oluyormuş? Yabansı demir ve çimento kokusunun ülkenin en şatafatlı kenti New York’ta henüz duyumsanabildiği, ancak insanların artık bu kokuya alıştığı günlerdir. ‘Her şeyin yaşamın trajik olmadığını kanıtlamak için ayarlandığı ama yine de eksik bir şeylerin hissedildiği bir ülke. İnsan ilişkilerinin olmadığı, her şeyin saygıdan ve tembellikten ibaret, yüzeysel bir durum arz ettiği sevgi yoksunu bir ülke… Bundan sonrasını, dilerseniz, Amerika ile ilgili bu gözlemleri edinen Albert Camus’dan okuyalım: “Burada her şey önceden hesaplanıyor. “Siz ölürsünüz, geri kalanını biz yaparız” deniyor reklamlarda. Mezarlıklar özel mülkiyette: “Acele edip yerinizi ayırtın” her şey mağazada, ulaşımda törenlerde olup bitiyor.” Camus, bunları anlatmaya geçmeden önce başka bir şey daha söylüyor: Bir ülkeyi tanımanın yollarından biri oradaki insanların nasıl öldüğünü bilmek.
Amerika ile ilgili bu bilgileri ilk okuduğumda ülkemiz adına sevinmiş, halimize şükretmiştim. Ama bu sevincim kısa bir süre önce okuduğum bir haberle sekteye uğradı. Haber Adana’da bir cenaze malzemeleri mağazasının başlattığı bir kampanyayı konu ediniyordu. Cenaze malzemelerinin kredi kartına 12 taksitle satıldığına yer verilen haberde, bu hizmetin kapsamına ilişkin bilgiler de vardı. Cenaze nakil aracı kiralama, belediye defin işlemleri, yıkama, hoca temin etme, tabut, ceset torbası, kefen, battaniye, naylon, çarşaf, kına, buhur, gülsuyu, pamuk, mezarlık yapımı, Kur’an-ı Kerim okunması. Hizmetin kapsamına yedinci ve kırkıncı gün yemek organizasyonlarını dahil etmek de unutulmamış.
Bu duruma, “Acılarını paylaşmak” diyen mağaza sahibine inanıp sevinenler de, “Amerika’nın 1949’daki seviyesine ancak gelebilmişiz” deyip ilerleme adına üzülenler de olabilir. Oysa bana göre, bir insanın cenazesine değişim değeri atfeden sistemin acımazsızlığını göstermesi dışında bir anlam taşımıyor bu.
Şimdi asıl soruyu sormanın vaktidir: Ey cemaat ülkemizi nasıl tanıyoruz!
Son yorumlar
4 sa. 39 dk. önce
5 sa. 5 dk. önce
9 sa. 43 dk. önce
12 sa. 23 dk. önce
22 sa. 20 dk. önce
23 sa. 39 dk. önce
1 gün 1 sa. önce
1 gün 2 sa. önce
1 gün 7 sa. önce
1 gün 8 sa. önce