Aksilik bu ya, Beyoğlu’nun arka sokaklarından birinde, yol kenarına park ettiğim aracımı, ön tamponuna çarpılmış bir şekilde buluyorum. Canım sıkılıyor. Tampon, araçtan iki parmak ayrılmış. Kontrol ediyorum. Sorun çıkaracağa benzemiyor. Belli ki biri çarpmış ve kaçmış. Yapılacak bir şey yok. Yeter ki sorun yaşamadan Anadolu yakasında ki toplantıya yetişebileyim.
Yola koyuluyorum. Boğaziçi Köprüsü’nden geçerken, aracın ön tarafından beni endişelendirecek kadar çok ses geliyor. Sarkan tamponun hızla giden araca çarptığını düşünerek ilerliyorum. E-5 Karayoluna indiğimde ses iyiden iyiye çoğalıyor. Neredeyse araç dağılıverecekmiş hissine kapılıyorum. Bir yerde durup bakıyorum ama gürültünün nereden geldiğini anlayamıyorum. En yakın oto tamircisini öğrenip, Kartal- Maltepe mevkiinde ki tamirciye giriyorum.
Telaşla yetkili ve etkili bir usta arıyor gözlerim. Genç bir delikanlı yaklaşıyor. Ustasını soruyorum.
- Ustam yok. Ben bakarım. Nedir sorun?
Gözüm tutmasa da anlatıyorum. Çok acelem olduğunu, ne kadar sürede sorunun giderileceğini soruyorum.
- Bahsettiğin sesi duymam gerek. Bir tur atıp gelirim abla.
- Tamam. Diyorum çaresiz.
“Tur atacak, gerekli tamiri yapacak, üstelik pek genç pratik de değildir, anlaşılan toplantıya yetişemeyeceğim” diye aklımdan geçirince telefon edip toplantıya katılamayacağımı bildiriyorum. Bu telaşımı azaltıyor.
Beş dakika sonra geliyor. Arabanın etrafında dolaşıp, lastikleri kontrol ediyor. Olduğu yerden sesleniyor,
- Abla düşük tamponla çok hız yapmışsın galiba. Ön lastik, sarkan çamurluk davlumbazını yemiş. Onu değiştirip, tamponu da yerleştirdik mi tamamdır.
Bak sen! Tespiti ne de çabuk yaptı. Ses tonu da hayli emin.
- Ne kadar sürer?
- En çok yarım saat. Önce orijinal bir davlumbaz var mı bakmalıyım. Yoksa yan servisten kapar gelirim.
- Tamam.
“İşine hâkim.” diye düşünürken dikkatle genç ustaya bakıyorum. Ve bir anda gördüğüme inanmakta zorlanıyorum.
Kir pas içinde ki mavi iş önlüğü, kirli tırnakları, gres yağlı ellerine rağmen cebine yerleştirilmiş üç küçük kırmızı gül beni şaşırtıyor. Kara lastiklerin, paslı el aletlerinin ve motorin kokusunun hâkim olduğu bu ortamda oluşları şaka gibi. Yüzüne bakıyorum. Çok genç, saf aklın ışığı var bakışlarında. Gülümseyen yüzü çok masum..
Telaşla gerekli malzemeleri toparlıyor. Bu arada bana çay ikram etmeyi de ihmal etmiyor.
O çalışırken izliyorum. Bir yandan da beni şaşırtan güllere getirmeye çalışıyorum konuşmayı.
- Kaç yaşındasın?
- 16
- İsmin nedir?
- Abdurrahim.
- İlköğretimden sonra iş hayatını seçtin öylemi?
- Yok aslında. Okul işi, biraz şanssızlık oldu be abla.
- Nasıl yani?
- Abla hikâyesi uzun, kafanı şişirmeyim şimdi, üstelik zamanın dar.
- Şişmez benim kafam, bak yetişeceğim yeri de iptal ettim, sen bana bir çay daha söyle hem sohbet etmiş oluruz, hem sen rahat rahat çalışırsın.
- Ne demek abla, hemen.
İkinci çayım geliyor. İnce belli bardakta, kırmızı baskılı plastik kahveci tabağı ile. Sorumu hatırlatmama gerek kalmadan başlıyor anlatmaya;
- Tura dedim abla, okumayı bırakıp çalışmak bana düştü.
- Nasıl yani?
- Dedim ya uzun Hikâye diye.
- Olsun anlat sen.
- İki kardeşiz, bir yaş büyük ablam var. Ama bizi aynı anda ilkokula yazdırmışlar yani ben bir yaş küçük başlamışım. Ama birlikte bitirdik ilköğretimi. Babam işçi. İkimizi birden okutamayacak. Bir gece bizi karşısına alıp, “İkinizden biri okuyacak, diğeri evin bütçesine katkıda bulunacak. İkiniz içinde iş ayarladım. Ama biriniz bari okusun. Buna da ben karar veremem. Yazı tura atacağız.” dedi. Bozukluğu fırlattı havaya. Ben tura dedim, ablam yazı..Bozukluk, yazı geldi. Tura gelseydi, ablam konfeksiyon atölyesinde işçi olacaktı. Yazı geldi ben oto tamircisi oldum. İşte böyle abla.. Ama ablam bu yıl liseyi bitirecek. Üniversiteyi de okuyacak. Dersleri çok iyi, kazanır garanti. Diyor, gururla.
- Yani ablanı okutuyorsun. Ne güzel.
- Evet! O kızdır, ezilmesin. Ben kurtarırım kendimi.
- Cebinde ki güller? Aşık mısın yoksa?
- Daha değilim. Çünkü ailesinden istemedik.
- Abdurrahim, keyifli çocuksun anladım da ne alakası var istemekle aşık olmanın.
- Olur mu abla, Temele sormuşlar aşk nedir diye, kızı istersin vermezler, aşık olursun demiş. Şaka abla,şaka.. Sohbet olsun diye öyle söyledim. Cebimde ki güllerin aşkla ilgisi yok. Düşmüşüz ekmek derdine, aşk benim neyime. Yine babamın uzun hikâyelerinden biri..
- Neymiş?
- Hikâyeci misin sen abla? Kimse merak etmez bunları.
- Ben ediyorum.
- Babam, galiba beni okutamadığı için üzülüyor. Bir de işim ağır ve pis ya. Mutlu olayım diye elinden geleni yapıyor. Çiçekleri çok sever, bana da “her gün bir canlı çiçek taşırsan göğsünün üstünde, renkleri ve baharı hatırlatır sana.” diyor. Ona göre; bahar umut, bahar güzel, bahar rahatlık, bolluk..
- Baban çok akıllıymış.
- Evet akıllıdır. En pratik çözümleri o bulur. Birde benim şansım olsa. Yazı desem tura, tura desem yazı geliyor. Yine iş benim başıma kalıyor. Diyor gülerek. İşi bitiyor. Mahir bir eda ile el aletlerini toparlarken,
- Tamamdır abla. Diyor.
***
Ödememi yapıp, Abdurrahim’e sohbeti için teşekkür edip ayrılıyorum. Yol boyu, gülümseyen masum yüzünü, çalışkanlığı ve pratikliğini düşünüyorum. Hele hele imkânsızlıklarına yenik düşmek yerine, onlarla dalga geçme yöntemini keşfetmiş olmasına bir de babasının öğüdünü dikkate alışına hayran kalıyorum.
Oto tamircisi, işportacı, kasiyer, tezgahtar.. Önlerinden, yanlarından defalarca geçtiğim birçok kişinin, kim bilir ne kadar farklı bir öyküsü var. Yolum düşmedikçe bilemeyeceğim, denk gelmezse keşfedemeyeceğim, ibret dolu, öğüt dolu öyküler barındırıyor her biri.
Yine her birimiz, kendi köşelerimizde, kendi menkıbelerimizi yaşıyoruz, kanıksayarak, şaşırmayarak…
Yorumlar
üç küçük kırmızı gül
Per, 21/06/2007 - 10:51 — resul davutoğlugüzel bir anlatım. akıcı. bağlantılı, kopuksuz ve net.
yazıyla savaşmıyorsunuz, kelimelerle cebelleşmiyorsunuz. akıntı gibi. o sizi götürüyor.
zevkle okudum.
yazılarınız için teşekkürler.
Hikayeler böyledir işte.
Per, 21/06/2007 - 17:00 — Suphi Bayramİnansam mı inanmasam mı?
Gözlerim hikayenin bir kaç yerinde niye sulanıyor ki?
Yani dünyada her katagoriden başka hikayeler yokmu ki?
Ben şimdi oturup bir babanın çaresiz çaresini,Bir evladın fedasını,bir ablanın kendinden beklenilenin ne olduğunu ve isimsiz annenin ismini mi düşüneceğim?
Enteresan Hikaye/Olay...
Per, 21/06/2007 - 21:34 — Ömer AkbaşÇaresizlikte Demokrasi , Yazı-Tura ve Güller…
Vakit öğle..
Namaz kılınmış ardından da öğle yemeği vazifemizi ifa etmenin hemen akabinde cemaat’a bir göz atalım,her şey yerli yerinde devam ediyor mu diye düşünerek siteye girdiğimde son yorumlar bölümünde Resul Bey’in “üç küçük kırmızı gül” başlığı gözüme takılıyor birden bire.
Tıklayıp okuduktan sonra yorumu nasıl bir yazıymış ki bu böyle dedim.
Bir taraftan birde biz okuyalım bakalım diye düşünürken diğer taraftan elim de sayfanın başına ulaşmak için gayret göstermekteydi mousela birlikte ve amacına ulaştı.
Okumaya başladım ve akıntıya kapılıp gittim.
Gözümü başka bir yere çevirmemecesine okuyorum.
Son satırlarını okurken kapı açıldı ve içeri birisi girdi ama ben hala okumaya devam ediyorum kafamı kaldırmadan.Yazı bitiyor kafamı kaldırıyorum gelenin kim olduğuna bakmak için.Ve kendime geliyorum birden işyerinde olduğumu fark ediyorum karşımdakini görünce.Neyse ki gelen patron değil…
İş sarmalından ve stresin orta yerinden kısa bir süreliğine de olsa koparıp aldığınız için şükranlarımı sunarım.
Kaleminizin mürekkebinin hiç bitmemesi temennisiyle..
"KORKAKLIKTA AR İLERLEMEKTE ŞEREF VAR"
Oto tamircisi, işportacı, kasiyer, tezgahtar..
Per, 21/06/2007 - 22:48 — ebuzer sefer"Önlerinden, yanlarından defalarca geçtiğim bir çok kişinin, kim bilir ne kadar farklı bir öyküsü var."
Yazarın öykü serüveninin gidişatı ya da gideceği yer hakkında da güzel bilgiler alıyoruz anlatıcınızın dilinden. Ben öykünüzü beğenerek okudum. Elinize sağlık.
Yalnız bir yerde durakladım. Hikayenin su gibi akan ritmi de benim için burada tökezlemiş oldu diyebilirim. Ziyadesiyle şahsi bir eleştiri olacak benimkisi. Şöyle ki; Abdurrahim'in anlatıcıya "Hikayeci misin abla?" deyişi biraz nasıl söylesem gerçek dışı geldi.
Yani oto tamircisinde çalışan bir çocuğun kendisine hayatı hakkında soru soran müşteri "abla"sına hikayecimisin diye sorması ihtimal dahilinde gelmedi. İlla yazar mısın diyecekse romancımısın der herhlde ya da filmci misin?
Demek istediğim anlaşıldı sanırım dediğim gibi çok şahsi, Nesrin Hanım derse ki, benim hikayemle kurduğum evrende oto tamircileri "hikayeci misin" diye sorar sesim kesilir. :) Yazarının seçimidir. Tekrar elinize sağlık.
İşçisin sen işçi kal...
Cum, 22/06/2007 - 02:28 — Neslihan DuranNesrin Çaylı yazıları, şiirleri ve öyküleri o kadar hayatın içinden ki bir başka arkadaşımın deyişiyle "sahici hayatlar"dan kesitlerle örgülenmiş berrak anlatımı bizi o mekana ve o tamirci çırağının tam karşısına oturttuveriyor. İster istemez Rahmetli Cem Karaca'nın tamirci çırağı yankılandı kulaklarımda ve gözümden süzülen iki damlaya hakim olamadım. Çaresizliğin içinden doğan baba ferasetine ve teslimiyete hayran olmamak elde değil. Size sıkıntı veren bir talihsizliğin enazından böyle güzel meyve vermiş olmasına sevinerek yürekten selamlarımı yolluyorum. Kaleminize sağlık...
Gerçeğin dili..
Cum, 22/06/2007 - 08:51 — Nesrin ÇaylıKalem dostlarına merhaba;
Teşekkür ediyorum. Beğeni ve teşekkürlerinizi gerçekle bölüşmem gerekiyor. Muhtemelen benim kalemimin gücünden çok, sahici hayatların gücü var öykümde.. Çünkü gerçeğin dili keskin, gerçeğin dili etkilidir.
Bu sebeple gösterene, yazdırana teşekkür ediyorum.
Sizlerinde yüreklerinize ve kalemlerinize güzellikler diliyorum..
bir de...
Cum, 22/06/2007 - 06:27 — e. zeynep oznesrin hanım, merhaba
hikayeleriniz benim sevdiğim tarzda olsun olmasın, kesinlikle çok samimiler, bunu görebiliyorum.
ebuzer sefer'e katılmakla beraber, hikâyenin sonundaki açıklamayı çok da elzem bulmadığımı söylemek istedim. hikâye, "kimbilir kaç kişinin böyle öyküleri olabileceği"ni gidişatı itibariyle veriyor okuyucuya. o yüzden, ayrıca belirtmek hem gerekli değil, hem de akışı bozuyor fikrimce.
selamlar..
Biri beni durdursun..
Cum, 22/06/2007 - 09:46 — Nesrin ÇaylıZeynep Hanım Merhaba;
Öneriniz haklı duruyor.. Ah biri beni durdursun dediğim bitişlerden biri olmuş. Nedendir bilmiyorum, bir yetinemeyiş rüzgarı savuruyor kimi zaman beni.. Ola ki yeninemeyişime eşlik etmekten kaygı duymayan okurlar vardır temennisine tutunup gülümsüyorum.
Size de teşekkür ediyorum.
Selam ve dua ile..
İyi edebiyat
Cum, 22/06/2007 - 12:54 — ibrahim şamilİyi edebiyat bu: yalın, içten, vurucu. Gerçek olamayacak kadar fantastik, kurgu olamayacak kadar düşsel. Tebrik ederim Nesrin Hanım.
beğendim yazılardan biriydi
Cts, 23/06/2007 - 19:21 — alanur efşanHikayenizi zevkle okudum.Bizi bu güzel yazınızdan mahrum etmediğiniz için teşekkür ediyorum.
yüreğinize kaleminize sağlık
..............
/-Ya resulallah ilk aşkım diyemem lakin aşılmaz aşkımsın inan
Çatlarsa birgün kalbim AHMEDİM yazsın her damla kan -\
Hoş Bir Hava
Pzt, 25/06/2007 - 11:38 — Ömer BaşkaraÇağın sorunları içerisinde ezilmeye doğru koşan insanların içlerinde olması gerekene/olan incelikleri duyurmak için yazılmış bir hikaye olmuş, kanaatindeyim. Aslında düşünce yazısı olmayınca pek okumam ama etkileyici dilin karşısından kendimi alamamak ve biraz da o gres yağına bulşmış olmanın etkisiyle olacak sonu nereye varacak acaba diyerek Abdurrahim ile tanışacağım linki tıkladım. Kelime seçimleri ile olay kurgusu ile bir kaç küçük mantık hatasıyla gerçekten güzel bir yazı olmuş. Bir takım küçük ayrıntılar insana keyif veriyor, mesela:
benim gibi yazarına bakmadan hikayeye dalanlar için aracı ilk gördükten sonra kabutu açıp bakmadan arabayı çalıştırmak, sürücünün bayan olduğuynu sezdirmek açısından güzel bir buluş. Bir de Maltepe'ye kadar öyle gitme cesareti ancak bir bayan da ya da acemi bir şöförde görülebilir.
Tattırdığınız zevklerden ve gösterdiğiniz renkler için teşekkür ederim.
Beğeninin ötesi..
Pzt, 25/06/2007 - 16:44 — Selim SevkiogluBunları yaşadıysanız şayet çok kısmetlisiniz demektir; uydurdu iseniz hayal gücünüze hayran olmak gerekir.
Herkes çok beğendiğini söylemiş. Farklı olmak için söylemiyorum; ben ise kıskandım. Tema çok iyi olduğu gibi, sürükleyici de. İkisi bir arada olunca tadına doyum olmuyor.
Eleştiri isterseniz eğer tashihte düzelecek basit şeyler sadece. Bitiştirilmesi gereken tüm ‘ki’ lerin diğerleriyle birlikte ayrık yazılmış olması ve okunmayı zorlaştıran fazlalık virgüllerden başka bir şey dikkatimi çekmedi. Bunlar zaten bilenlerin dahi kendi yazılarında kaçırdığı şeyler. Niye öyle olursa!
Tebrik ediyorum