Dostlarımla fikir birliği edinip “www.idealeast.org” projesini hayata geçirmeyi arzu ederken, projenin temelini oluşturacak eylemin “doğu medeniyetlerini tanımak” olduğunda hemfikirdik… Doğu medeniyetleri, Nihat GENÇ’in tabiriyle “batının bombalarının düştüğü topraklar”dı. Bu toprakları gezip görmeden, bu topraklar hakkında fikir sahibi olup yorum yapmamız doğru olmazdı; gitmediğimiz, görmediğimiz köy “bizim” olabilir miydi?
Bu topraklar, yüzyıllardır batı hegemonyasının ve siyonist işbirlikçilerinin, haince planlarını uygulamaya and içtikleri, işgal etmek için her yolu deneyip vahşi katliamlarının ilk örneklerini arz ettikleri topraklardı. Doğu, onlar için “vaadedilmiş topraklar”dı. Onlar doğuya istilalarını, Kitab-ı Mukaddes’in Yuşa bölümündeki anlatılanlara paralel olarak tatbik ediyorlardı. Doğuyu istilaları onlar için bir “çıkış”tı. İşgal süresince katliamları meşru sayılabilirdi; zira, Mayflower gemisiyle gerçekleştirdikleri ilk istilalarında, o toprakların yerlilerine uyguladıkları katliamlar da Kitab-ı Mukaddes’e göre meşru idi… Onlar işgal ettikleri topraklara “medeniyet(!)”getiriyorlardı. Onlar bu toprakları dini bir vecibeyi yerine getirmenin verdiği haz ile yok etmek için yaratılmışlardı. Ne de olsa “hafıza-i beşer nisyan ile maluldür”. Yaptıkları katliamlar, insanın doğası hasebiyle unutulmaya mahkumdu…
Emperyalist güçler ve Siyonist işbirlikçilerinin 2 asırdır işgali altında olan doğu, aynı çatı altında toplanamamanın sıkıntısını yaşıyordu. Yanı başımızdaki kardeşlerimiz fitnenin kaynağı tarafından bize düşman belletilmişti. Halklar arasındaki kardeşlik görmezden gelinmiş, halklar devlet gibi düşünmeye sevk edilmişti. Sezai Karakoç’un “Ben Şam’ı bin yıl öncesinden bilirim / Annemin sütü kadar yakın bana…” dizeleri, milliyetçi rejimler eliyle suni sorunlar yaratılarak gizlenmiş, “su”lar altında kalmıştı. Araplar bizi arkamızdan vurmuştu, aslında onlar “pis insanlar”dı, ne Şam’ın şekeri, ne Arabın yüzüydü… Sanki Seyyid Ahmed Arap değildi, sanki Cemal Paşa Araplara zulmetmeyi amaç edinmemişti, sanki tüm Araplar, Nazi Almanyasındaki gibi hastalıklı bir ruh haline bürünmüş, Şerif Hüseyin’in arkasına geçip Osmanlı’ya ihanet etmeye ant içmişti…
Emperyalist güçler ve Siyonist işbirlikçileri, Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında kutsallarımıza pervazsızca bomba yağdırırken, kardeşlerimizi sürekli tehditlerle psikolojik darboğaza sürüklerken, kaloriferli evlerimizde oturup, Bağdat’ın, Kabil’in, Kudüs’ün işgaline boyun eğemezdik! Bu niyetle ilk aşama olarak Suriyeli ve Lübnanlı kardeşlerimizi ziyaret etmeye karar verdik.
Öncelikle son zamanlardaki sıcak gelişmeler hasebiyle size Lübnan gezimizden söz etmek istiyorum. Şam sınır kapısından Bekaa vadisine doğru yol alan otobüsümüz bizi Beyrut’a götürürken, Seyyid Hasan Nasrallah’ın, 22 Eylül 2006 – Cuma günü, Beyrut’ta 1 milyonu aşkın Lübnanlının katılımıyla düzenlenen zafer mitinginde yaptığı konuşmasındaki sözleri kulağımda çınladı:
“Şu an büyük bir ilahi zaferi kutluyoruz. İnsan aklının almayacağı bir şey: 33 gün boyunca aralıksız devam eden yoğun hava ve kara saldırılarına, ABD ve İngiltere’den İsrail’e sevk edilen sınırsız miktarda bombaya, 4 tugayla saldırıya geçen Siyonist rejimin 40bin asker ve subayı ile en gelişmiş tanklarına karşı koymak için siz direnişçi kardeşlerimin çok küçük bir kısmından fazlasına ihtiyaç duymadık. Bu çetin şartlar altında bile Siyonist rejimin tanklarını ve savaş gemilerin defetmek için sadece birkaç bin kişinin yiğitçe savaşması yetti. Direniş güçleri Siyonist rejimin en seçkin birliklerini ezdiler ve onları korkak farelere döndürdüler. İsrail askeri sanayisinin gururu olan Merkava tankları ve helikopterler hiçbir işe yaramamış ve bu rejimin en eğitimli tugayları yenilgiye uğramıştır. Lübnan İslami Direnişi’nin mücadelesi sayesinde ortaya çıkan bu tablo göstermektedir ki, ülke sınırlarını korumak ve Siyonist düşmanın saldırılarını geri püskürtmek, Lübnan ordusunun ve Direniş’in gücü dahilindedir. Mücahitlerin küçücük bir kısmı, Allah’ın yardımıyla, İsrail ordusunu yendi. Bu, tüm dünyanın dikkatine sunulması gereken bir tümcedir… Son savaş, saldırı kararından silah tedarikine, harekât planından Siyonist rejime tanınan süreye kadar, her şeyiyle bir Amerikan yapımıydı. Savaşı sona erdiren sebep, savaşı devam ettirmeleri halinde iyice rezil olacakları anlaşılan Siyonistlerin acziyeti oldu. ABD, İsrail’i korumak için savaşı durdurmaya mecbur kaldı. İsrail’in bu savaşı kazanacağına bahse girmişlerdi. Güya Hizbullah’ı ayaklarının altına alacaklardı; ama yapamadılar. Direniş ve sizin güçlü duruşunuz, ABD’nin yalancı siyasetini boşa çıkardı. İnsan hakları, özgürlük ve demokrasiyi kullanarak işgal siyaseti güden ABD, sizin direnişiniz sayesinde rezil kepaze oldu ve bu da dünya çapında bir uyanışa yol açtı. Haftalar, aylar ve yıllar geçtikçe şu gerçeğin ortaya çıktığını göreceğiz: Sizin direnişiniz ve güçlü duruşunuz, düşmanın bütün planlarını boşa çıkardı. Bu direniş ve güçlü duruş, Büyük Ortadoğu Projesine müthiş bir darbe vurdu. Hizbullah’ın zaferi, belirli bir partinin, grubun ve ya şahsın zaferi değildir; Lübnan’ın ve dünyadaki tüm özgürlük savaşlarının zaferidir… Bu zafer bizim aklımızın alabileceğinden çok daha büyüktür. Lübnan İslami Direnişi’nin kazandığı başarı, dünyanın dört bir yanındaki direnişçilere, haysiyetli ve şerefli insanlara bir müjdedir. Direnişin ortaya koyduğu bir şey var: Arap ve İslam ülkelerinin Kudüs’ü ve Gazze’yi kurtarmaları mümkün. Filistin’in tamamen kurtarılması için, bu yönde ciddi bir kararın alınması yeterli olacaktır.”
Beyrut’a girdiğimizde karşılaştığımız hava, Hasan Nasrallah’ın konuşmasını birebir yansıtıyordu. Halk, sözbirliği etmişçesine, İsrail’in yaptığı katliamları anlatıp durumu ajite etmek yerine, Hizbullah’ın zaferiyle birlikte bütünleşmiş bir tablo izlenimini veriyordu. Tüm duvarları Hizbullah bayrakları ve Nasrallah posterleri süslemişti. Lübnan’a gitmeden önce gözümüzde canlanan tablo bir anda yok olmuştu. Lübnan bize 17 farklı etnik ve dini bölünmenin bulunduğu topraklar olarak lanse edilmişti, biz de Beyrut’a ayak bastığımızda, sanki 17 farklı fenotiple karşılaşacakmışız gibi kendimizi şartlamıştık.
Fakat Lübnan halkı, Beyrut’a ayak bastığımız andan itibaren tüm önyargılarımızı yıkmıştı. Beyrut’un merkezideki Hamra caddesindeki otelimize yerleştikten sonra, ilk iş olarak Hizbullah, Şii Emel Partisi ve Michael Aun’un oluşturduğu muhalif kanadın hükümet binasının önünde hükümeti protesto etmek amacıyla kurduğu çadırlara doğru yola çıktık. İsrail ve ABD işbirlikçisi hükümetin, Hariri suikastında Suriye parmağının olduğunu savunup, cinayet duruşmasında somut delillerin tamamıyla toplanmasını beklemeden, cinayet dosyasının ABD ve İsrail kontrolündeki uluslar arası mahkemeye sevk edilmesini istemesi üzerine, Hizbullah, Şii Emel partisi ve Michael Aun’un oluşturduğu muhalefet kanadı topluca meclisten çekilmiş ve hükümetin istifa etmesini ve seçime gidilmesini istemişlerdi. Hizbullah’ın İsrail ile savaşında Refik Hariri’nin oğlu Said Hariri’nin desteklediği Sinyora hükümeti, Beyrut’un bombalanmasına ses çıkarmamış, bilakis İsrail ile işbirliğine gitmişti. Nejmeh Meydanı’ndaki hükümet binasının önündeki çadırlarda yatıp kalkan onurlu direnişçiler, her akşam saat 18.00’de başlayan protesto mitingiyle şehitlere ağıtlar yakıyor, muhalif partilerin marşlarını söylüyorlardı. 10binlerce kişi her akşam 18.00’da, Şii’si – Sünni’si – Hristiyanı’yla milli birlik havasını oluşturmuş, orada halkların özgürce, dayanışma içinde amaca gitmesine katkıda bulunuyorlardı.
İsrail savaşında kışlasına çekilen Lübnan ordusu; Nasrallah’ın çağrısıyla, herhangi bir provokasyonu önlemek amacıyla eylem alanını koruma altına almış, alana girişte kontrol noktaları oluşturmuştu. Böylelikle Siyonist güçlerin fitnesi, eylem alanında oluşabilecek herhangi bir kışkırtmaya kapalıydı.
Bu birlik havası bizi derinden etkiledi. Lübnan halkı tüm dinamikleriyle Irak’ta emperyalistlerin göz göre göre çıkardığı Şii – Sünni çatışması benzeri bir iç savaşa sürüklenmeyeceğini cümle âleme duyuruyordu. Otelimize dönerken bindiğimiz taksinin şoförü, düşüncelerimizi teyit edercesine, Lübnan’daki birlik havası hakkında sorduğumuz soru üzerine verdiği cevap ile yüreğimizi fethetti:
La Şii ve la Sünni, vahde vahde İslamiyye…*
*: Şii de yok, Sünni de yok, varsa İslam var..!
Yorumlar
Li Beyrut....
Per, 07/06/2007 - 21:51 — medine doganYazinin her satirinda bulunmus gibi hissettim. sukran.Dogunun tozu topragi bile kalbimi kipirdatir.
Ama bize hic Feyruzdan soz etmediniz.kucuk cocugunu tutan o kadinlardan...cocuklarinin oyunlarindan....
Tekrar tesekkurler...bize hep oralardan haber edin.
"yikilan sehirlerin tekrar kurulmasina inanmayanlar inancsiz kimselerdir."
selam ve dua ile...