renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Edirne'den Ayvaz Dede'ye

Mostar

Uyandığımda Sunce Oteli’nin mezarlığa bakan penceresinin önünde buldum kendimi. Saat sabahın dördüydü. Birazdan telefon çalacak,otel görevlisinin kahvaltıyı haber veren cümlelerini “thank you”diyerek kesecekti oda arkadaşım. “Biliyor musunuz?Ben bugün kaybolacağım, rüyamda gördüm.” Diye tekrarlayıp durdum kahvaltı masasında. Gülümsediler.

Otobüsün penceresinden kayıp giden gökyüzü, çok gri görünüyordu bana bu sabah.Travnik üzerinden Prusaç’a gidiyorduk ve gezimizin asıl amacı olan “Ayvaz Dede Etkinlikleri”ne katılacaktık. Ayvaz Dede; bundan beş yüz yıl önce, Anadolu’dan Bosna’ya gelen ve bu bölgenin islamlaşmasında öncülük eden, kerametleriyle efsaneleşmiş Horasan erenlerinden biriydi. Anlatıldığına göre, bir vakitte Prusaç Kalesi’nin altındaki nehrin suyu kullanılamaz hale gelmiş, ormanlarla kaplı bir dağda su kaynağı bulan Ayvaz Dede kayalarla dolu sarp bir tepenin engel olması sebebiyle suyu kasabaya ulaştıramamıştı. Bunun üzerine kırk gün boyunca tepeye giden kilometrelerce yolu yürümüş ve burada dua etmişti. Son gidişinde tepenin ortadan ikiye ayrıldığını ve içinden tertemiz bir su fışkırdığını görmüştü. Ayvaz Dede, halkı susuzluktan kurtarmakla kalmamış, inançlarını sorgulamalarına da neden olmuştu. Bu yüzden Boşnaklar bu ahitleşme gününü hatırlamak için beş yüz yıldır buraya gelip dua ederler.

Otobüs kıvrımlı yolda, yeşillikler içinde ilerlerken bunları bildiğimi düşünüyordum. Yine de üç gündür devam eden gezimiz boyunca ilkdefa şu soruyu soruyordum kendime: “Peki ama ben neden buradayım?”

Saraybosna Havaalanında,uçağın merdivenlerinden inerken,şehre ilk bakışımı, bu anı ne kadar uzun süredir beklediğimi ve hissetiklerimi hatırlamaya çalışıyordum. Şehrin merkezine gelir gelmez önce Kovaçi Mahallesi’ne yönelmiştik. Burada, diğer şehitlerle birlikte yatan, hilal şeklindeki bir havuzun ortasında yıldızı temsil eden kabriyle, Aliya’nın ruhu karşılıyor bizi. Selamlaşıyoruz. Mermerden mezar taşlarının arasında dolaşırken kendimi bir zambak bahçesinde zannediyor, tarifsiz bir huzur duyuyorum. Ve Fatih Sultan Mehmet’in bu bölgeyi fethetmeden önce, ordusunu konuşlandırdığı tepeden şehrin güzelliğini seyrederken burasının İslam beldesi olarak baki kalması için ettiği duayı hatırlıyorum. Baki Tepesi’nin şehitlerine, İstanbul’dan Fatih’in selamını taşıyan elçiler olduğumuzu düşünerek mutlu oluyorum. Gözyaşlarımızı, kabrin başında sürekli nöbet tutan, eli göğsünde hüzünlü askere havale ediyor, oradan ayrılıyoruz.

İlk günümüzün bitmesini hiç istememiştim Saraybosna’da. Bir açık hava müzesi görünümündeki şehirde dolaşırken zaman tünelinden geçmiş gibiydik. Bir tarafta Osmanlı mirasının tükenmeyen eserleri; camiler, sebiller, köprüler, çarşılar, arnavut kaldırımlı sokaklar... Unutamadığım Gazi Hüsrev Begova Camisi ve hemen karşısındaki tarihi saat kulesi. Diğer tarafta ise; Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’ndan kalma barok tarzı yapılar, katedraller, kiliseler, Milli Kütüphane, Tito’nun sönmeyen “Sonsuzluk Ateşi”,Birinci Dünya Savaşı ile özdeşleşmiş Ferdinant’ın vurulduğu Latin Köprüsü... Bu köprüden Miljaçka Nehri’ni seyrederken, nazlı şehir Saraybosna ilk ziyaretçilerine yaptığı cilveyi bize de gösteriyor ve aniden başlayan yağmurla ıslanıyoruz. Yorgunluğumuzu çarşının içindeki, Aliya ve arkadaşlarının kurduğu “Genç Müslümanlar Derneği”nin ahşap yapısı Moriçe Han’da, bakır tepsilerde sunulan Boşnak kahvelerini içerken atıyoruz.

Otobüsün durmasıyla Prusaç’a geldiğimizi farkettim. Ortalık bayram yerini andırıyordu.Çoğu Boşnaklardan oluşan bu renkli kalabalığın içinde farklı ülkelerden ve şehirlerden gelen turistler de vardı. Sabah gördüğüm rüyanın etkisiyle tedirginliğim sürüyordu. Türbenin içine girmeme ve dua etmeme rağmen sıkıntım geçmemişti. Kabrin üzerindeki yeşil örtüye ufak tefek eşyalar, hediyeler bırakılmıştı. Kalabalıktan sıyrılarak dışarı çıktım. Bir an için bütün bunların gerçek olmadığını düşündüm ve zihnimde aynı soru yankılandı: “Neden geldim buraya?”
Köyün içinden geçerek, su kaynağının çıktığı söylenen tepeye doğru ilerleyen insanlara katıldım. Gittikçe daralan patika yol uzuyor, yakıcı hava ile birlikte çekilmez bir hal alıyordu. Güzel giysiler giymiş Boşnak köylüleri neşe içinde sohbet ederek yanımdan geçiyordu. Sanki savaşın acılarını hiç yaşamamış ya da unutmuş gibi bir halleri vardı. Sırtında Türk bayrağı olan arkadaş grubumun uzaklaşmasına aldırmadan bir taşın üstüne oturdum. Çok yorulmuştum.

Bir gün önce Mostar’daydık.Mostar’a gelmeden önceki durağımız Poçitel’di.İbrahim Paşa Camisini,medreseyi,Türk hamamını ve kalesini gezmiştik.Buz gibi akan Buna Nehri’nin kenarında dinlenmiş,kayalıklar içindeki Blagay Tekkesi’ni ve Sarı Saltuk türbelerini ziyaret etmiştik.Mostar sokaklarında dolaşırken,savaşın şahitleri olan,top ve mermi saldırılarıyla delik deşik edilmiş binaları görmek bizi üzmüştü.Ta ki,yemyeşil Neretva Nehri’nin üzerinde zarif bir gerdanlığa benzeyen Mostar Köprüsü’nün taşlarına el sürmemize dek.Öyle ki köprünün karşısındaki çıplak tepeye dikilmiş devasa haç bile moralimizi bozmaya yetmemişti. “Çünkü,islam benim için iyi ve asil olmanın en doğru ifadesidir”demişti Aliya İzzetbegoviç.

Biraz dinlendikten sonra oturduğum yerden kalktım ve tekrar yola koyuldum.İki saatlik aralıksız yürüyüşün sonunda atların sulanması ve insanların dinlenmesi için düşünülen konaklama yerine gelmiştik.Bosna’nın her bölgesinden gelen atlı sancaktarlar,yeşil sancaklarıyla,fesli ve yelekli kıyafetleriyle,mola yerine bizden önce varmıştı.Atlarını çiçeklerle ve Türk bayraklarıyla süslemiş olan,kendilerini Türk,Türkleri ise hâlâ Osmanlı kabul eden bu insanların çoşkusunu görmek beni mahzun ve de mahçup etmişti.Travnik’ten bize katılan arkadaşımız yarım saatlik bir yolumuzun kaldığını söylüyordu.Kalabalıkla birlikte patika yolu takip etmeye devam ettim.Daralan yolda yaşanan izdiham sonucu Türk gruplardan ayrılmış ve yabancı turist kafilelerinin arasında bulmuştum kendimi.İçlerinden biri bozuk aksanıyla benimle konuşmaya çalışıyor sürekli sorular soruyordu.Başımın döndüğünü,gözlerimin karardığını,ayak uçlarımdan yukarı doğru bir sıcaklığın yayılduğını hissediyordum.Çantamı karıştırdım,şekerli bir şeyler aradım.Fakat yürürken üzerimde ağırlık yapmaması için hiçbir şey almamıştım yanıma.Alman ya da İsviçreli olduğunu zannettiğim bu insanların peşine takılmış istençsiz bir şekilde yürüyordum.Konuşmalarından anladığım kadarıyla arkeologtu bu adam.Saraybosna yakınlarındaki Visoko kasabasında bulunan,kazı çalışmaları hâlâ devam eden, Avrupa’nın ilk piramitleri olmaya aday “Güneş” ve “Ay”piramitlerini görmeye gelmişti.Cevap vermeyişime aldırmadan konuşmaya devam ediyordu.Kıyafetime bakarak beni Mısırlı zannetmiş olabilir miydi?Ona İstanbullu olduğumu ve piramitlerden anlamadığımı söyledim.Ayrıca yoldan ayrılmakla yanlış bir şey yaptığımızı,ormanın içinde savaştan kalma mayın ve patlayıcı maddeler olabileceğini,geri dönmemiz gerektiğini açıklamaya çalıştım.Kendisinin daha önce geldiğini ve yolu kısaltmaya çalıştığını iddia ediyordu.Geri döndüm.Neyse ki çok uzaklaşmamıştımAşağıda, ağaçların arasından akan kalabalığı görebiliyordum.Sessizlikten ürkmüştüm.Sanki her an,kendilerine “Çetnik”adı veren Sırp katiller tarafından öldürülmüş bir Boşnağın cesediyle karşılaşacakmış gibi,çığlık atmaya hazırdım.Evden çıkarken annemin,”kızım gitme,orda Sırplar var,başına bir şey gelir”diye yalvarışını hatırladım.Patika yola indim ve tekrar kalabalığa karıştım.Yol iyice dikleşmişti,suyun kaynağına yaklaşmış olmalıydık.Heyecandan,rahatsızlığımı tamamen unutmuştum.Önümdekilerin durduğunu görünce başımı kaldırdım ve görmeyi beklediğim manzarayla karşılaştım.

Ayvaz Dede’nin duasıyla,ortadan ayrılan kayalığa gelmiştik sonunda.Devam etmek için bu derin yarıktan geçmemiz gerekiyordu.Yapamayacaktım,bacaklarım titriyordu.Arkamdan sürekli gelenler olduğu için geri de dönemiyordum.O an bir el uzandı.Kırk yaşlarında,güzel giyimli,köyün yerlilerinden olduğu anlaşılan bir kadın...Elimden nazikçe tutmuş,önce kendisi inerek ve kaymamam için toprağı kontrol ederek,karşıya geçirmişti beni.Yanımdan ayrılırken,parmağımdaki mavi taşlı yüzüğü çıkarıp,gözlerinin rengine uyduğunu anlatmaya çalışarak alması için ısrar ettim.Ona kendi dilinde teşekkür etmeyi çok isterdim.O anda karar verdim,Boşnakça öğrenecektim.

Vardığımız geniş düzlük,çam ağaçlarıyla çevrili,cennetten bir köşeydi adeta.Alanda çoğu Türk bayrakları altında toplanmış yüzlerce grup,binlerce insan vardı.Basın mensupları,siyasetçiler,askerler...Konuşma yapılması için kurulan kürsüye,sancaktarların getirdiği sancaklar asılmıştı.Birazdan binlerce insan cemaat olacak,namaz kılınıp dua edilecekti.Yakıcı yayla güneşinin altında bu mahşeri kalabalığa bakarken ve tanıdık bir yüz ararken,aynı karanlık soru tekrar buldu beni: “Burada ne arıyorum ben?”

Yanımdan geçen birisi, avucuma, dağıtılan helvalardan bir paket bıraktı ve uzaklaştı.Evet,buraya neden geldiğimi hatırlıyordum şimdi.Aylar önce;Edirne’de,İkinci Murat’ın kılıç kuşandığı,Hacı Bayram Veli’nin vaaz verdiği,Sultan Mehmet’in fetihten önce dualar etttiği Eski Cami’de,bütün duaların kabul olunduğu orta kubbenin altında,buraya gelmek için dua etmiştim ben.İstanbul’dan Balkanlar’a kurulan,tarihin eskitemediği köprüden geçip,bizi ve ülkemizi kardeş bilen insanlara yalnız olmadıklarını,ellerimizin ve yüreklerimizin kopmaz bağlarla bağlı olduğunu hatırlatmak için gelmiştik.Savaşın,soykırımın,vandalizmin yüreklerinden kazıyamadığı Osmanlı ve İslam üzere kalma ahidlerini, Ayvaz Dede’nin açtığı yolda yürüyerek tazeleyen Müslüman Boşnakları unutmamak için burdaydık.

Birazdan Müftü Bey’in konuşmasını yapacağı kürsünün yanında,Türk Birliğinden askerlerle konuşan Murat Abi’yi gördüm.Ona arkadaşlarımı kaybetttiğimi ve aynı yolu yalnız dönmek istemediğimi söyledim.Beni üniversite öğrencilerinin bulunduğu yere götürdü.İçimdeki soruların,şüphelerin ve ümitsizliğin fısıltıları kesilmişti.Sadece, İgman Dağları’nın tepesindeki bu eşsiz cemaatden yükselen “amin”lerin verdiği huzur dolu ses vardı.

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.
Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

Yusuf bizi Bosnaya götür..

Yusuf bizi yine götürse ya! İman tazelemeye giden dedelerin arasına karışsak. Dilini bilmediğimiz akrabalarımızın yüzüne bakıp tebessüm etsek. Ortak lisana müracat edip selamun aleyküm desek sonra. Pişen ayaklarımızı her tarafta karşımıza çıkan derelere, nehirlere daldırsak. Amiiin nidalarına karışsak. Bu defa fotograf makinem de olmasa yanımda. Hayal bu ya! yapamayacağım şeyler de giriyor araya.

Doksanlık bir dede görmüştüm yokuşta. Beli bükülmüş, elindeki bastonuyla üç ayak olmuştu. Öyle bir heyecanla çıkıyordu ki yokuşu, yetişmek için ardından koşmuştum. Hiç unutamam onun halini. Dile kolay, böyle biri için yedi km yokuş yukarı çıkmak ancak bir heyecanın, bir aşk halinin tezahürü olmalı. Ayazovitsa’yı zihnimde hep onun haliyle özdeşleştiririm.

Halbuki Kayseri kadar yakın bize oralar. Bursa kadar da sıcak. Ne vardı bu kadar korkacak!

Seçim arefesinde bu yazı pek bir iyi geldi.. elinize sağlık.

Zambaklar ve şehitler ülkesi Bosna-Hersek

Ayhan Demir'in 10.07.2006 tarihinde Milli Gazetede yayınlanan yazısı...

http://www.milligazete.com.tr/index.php?action=show&type=writersnews&id=7166

yetmedi

ne ortalığı gaza getirip oralara götürecek arkadaşlarım oldu ne de ufukta böyle bir yolculuk görünüyor. bu yüzden yetmedi. daha fazla anlatmalıydınız sayın Özek.bu yaşamamış ve şahit olmamış yüreğime daha fazla anlatmalıydınız. içinde yaşadığım bahçenin tanıtılmamış köşelerini keşfe çıkar gibi; zemini yoklayan ayaklarımın hangi pınarlardan, tepelerden geçerek, hemhal olarak bastığım yerde konaklayışını fark etmemi sağlar gibi; unutmalardan inşa edilmiş fikirleri, sağlam temellere oturtur gibi. ne yapalım; önce teşekkür edelim sonra darısı yeni yazıların başına diyelim. yazanlar için ve okuyanlar için. tekrar teşekkürler...

Elbet birgün nasip olacak!

Bosna,Mostar,Aliya....Su gibi içtiğim Bosna tarihi,sevgisi,zamanları.Ama hala kalbimin hararetini kesebilmiş değil..İlle de o topraklara basacak ayaklarım ve ben bu hasreti Mostar Köprüsünün üstünde,Neratvanın sularını seyrederken dindireceğim...
Yazınız için teşekürler..Ne güzel bir rastlantıdır ki ben de yakın bir tarihte Bosna üzerine yazı yazdım ve cemaate gönderdim ve 2 hafta sürem doldu:) ve cemaat büyükleri yayınlanmadılar:( buradaki iki Bosnalı arkadaşımın gücüyle ve vesilesiyle yazılmıştı..Sağlık olsun,siz anlattınız Bosnayı ne güzel.Kalbinize,kaleminize kuvvet.
Avrupadaki tek müslüman ülke,Osmanlı'dan bir parça.Ha ora,ha bura...Bakalım tarih beni ne zaman işaret edecek ve ben ne zaman gideceğim oralara... Selamlar..

Açıklama gereği;

Aslına bakarsanız üzerinden bir yıl gibi bir zaman geçen Bosna gezimiz hakkında ne yazmayı ne de konuşmayı düşünmemiştim bugüne dek.Çünkü hayatımı Ayvaz Dede'den öncesi ve sonrası diye ayıracak kadar şahsi bir deneyimdi.Bu yüzden bunun bir gezi yazısı olarak algılanması en son istediğim şeydir.Kaldı ki, Bosna'nın sıradan bir sokağı üzerine bile sayfalarca yazabilir,günlerce konuşabilirsiniz.Sadece Ayvaz Dede'nin açtığı o yedi km lik yolda yürürken geçirdiğim içsel tekamülün hikayesini paylaşmaya çalıştım.Nasıl ki ben,kutsal toprakları ziyaret etmiş bir insanın duygularını tam olarak anlayamıyorsam,benim duygularımı da ancak Ayvaz Dede'ye katılmış olanlar anlayabilir.Bu yazıyı bir gece vakti;senaryosunu İsmail Kılıçarslan'ın kaleme aldığı "Aliya"belgeselini izledikten sonra yazmıştım.Ayrıca yazısını alıntıladığınız Ayhan Demir,boşnakça kursundan tanıdığım ve bu anlamda örnek aldığım bir insandır.Bosna hassasiyeti konusundaki duruşu takdire değerdir.Kısacası, demek istediğim bu bir bayrak yarışıdır.Bu insanların benim idrak çerçevemi genişletmeleri gibi,ben de başkalarının farkındalıklarını arttırmalarına vesile olacağım.Dolayısıyla bir çok insan nedenini anlamasa da,Balkanlara,Kafkasyaya,Afrikaya,Ortadoğuya kurulan köprülerden yürümeye devam edeceğiz,etmeliyiz.
Yorumlar için teşekkür etmekle beraber,bu yıl ki Ayvaz Dede Etkinliği'ne, cemaatten de pek çok arkadaşın katılmasını dilerim.

Bosna...

Bugun ki macta tüm ictenligimle Bosnayi destekliyorum:)

Bosnalılar Gömdü, Dino Merlin Güldü

Ya, böyle işte. Bosna, Bosna derken, Bosnalılarla aynı mekanda kol kola maçı izlerken bu gece, adamlar , üç tane gömdü iyi mi? Son dakikalar korner, tamam dedim bu gol. Ama sıkıcı bir maçtı, keyif te vermedi açıkçası. Sağlık olsun. Bosnalılar kardeşimiz. Maçtan sonra birbirimizi tebrik ettik. Ama ara, sıra sıra dirsek filan da attılar, gentilmenliğe yakışmaz!

Şimdi de günün anlam ve önemine binaen, Dino Merlin &Edo Zanki ikilisinin Verletzt düetini dinliyorum. Süper bir şarkı, Dino Merlin çakı gibi sesiyle şarkının üstüne bir de vokal yapıyor.

Kıskanıyorum sizi :) Dino Merlin'e, ve İstanbul'a selamlar.

"Before my pen has glean'd my teeming brain"
-Önce kalemim kaynayan beynimi topladı.-
-John Keats / Adamım-