"Onu ilk gördüğümde üzülmüş müydüm?"
Gün akşama doğru gidiyordu. Ufukataki kızıllık ya aşıkların ya da işi gücü yarıda bırakmışların umurundaydı. Şehrin sokakları dolar-boşalır işlevini tamamlıyordu. Son adımlarını topluyordu caddede koşuşturanlar. Seslerin çokluğu, hızın artışı bu paniktendi. Arzular gidendi, biz peşindeki. Boşa kürek çekmenin yorgunlukarıydı belimizi büken.
Vitrinler albeniliydi, bir gün öncekinden. Bir gün önceki de, bir gün öncekinden. Bu hep böyle sürüyordu. İnsan yetişemeyip iç geçiriyordu.
Bahar geliyordu, biz betonlarda bekliyorduk. Hayıflanmalarımız derttendi. Acizlik zerrelerimizin çeperini delip geçemiyordu. En yorgun anlarımızda batıyordu, kalbimizin attığı yerlere. Aslında işlevini şaşıran duygulardı. Yanlış yerlerde israfa sokuluyordu. Yorgunluk: Sağlıklı beslenememekten. Omega 3, A, B, C, D, bütün alfabe, etlisi-etsizi, yeşillisi-kırmızısı sağlık adına söyleniyordu. Ruhum, vitaminsizlikten süzülüyordu.Beynim davetlim olmayan düşüncelerin arenası, havaya kalkan tozlar görüşümü engelliyordu. Kokular burnuma geliyordu. Yoksa kokular baharı örtüyor muydu? Spreyler, parfümler, deodorantlar, kremler bu koşuda vazgeçilmez oluyordu. Çiçekler plastikleşiyordu. Moda, eskimeden değişen kıyafetlerim oluyordu. Renkler modayla özgürleşemiyordu. Dert hep yanıbaşımızdaydı: Bir çok şey gibi sunileşiyordu: Ulaşılmamış fuzuli olan zaruretler oluyordu. Kelimeler çirkini güzel, kötüyü iyi gösteriyordu. İnsan doğru okumayı unutuyordu.
Ve asfaltı çiğniyordu arabalar. Üç renkli ışıkları mecbur ediyordu yollar. Yollar evimize götürürken bekletiyordu. Topraksızdı. Toprak çamur bulaştırıyordu. Sonra yağmur kokuyordu, güzel kokuyordu. Birde tazeleniyordu mevsimler uğradıkça. Bu konumuzun dışında olandı. Beton uzun topukları hoş karşılıyordu. Uzun topuklar bilekleri ağrıtıyordu. Şehirler gittikçe büyüyordu. Büyüdükçe tanıdık olmuyordu; tanıdıklık göze değil ruha hitab ediyordu. Ben kayboluyordum. Konuşmayı unutuyordum. İnsan hayatın kanayan yerinden düşüyordu. Şarkı:" Ona gitsem o dertli,buna gitsem bu dertli" diye söylüyordu. Dert payşılmakdıkça çoğalıyordu. Ve gün akşama doğru gidiyordu. Zihnim bütün bunların sonuçlarını taşıyan bir fihriste gibi durağanlaşıyordu.
Ve aniden o çarptı gözüme. Onu ilk gördüğümde üzülmüştüm.
Yaşlı ayakları eski çevikliğini kaybetmişti. Bütün bu koşuşturmacanın içinde ağır duran şey adımları mıydı, yoksa başka bir şeyler mi?
Yüzü koca bir ömrün haritası. Derin çizgiler, uzun çizgiler, kısa çizgiler, narin çizgiler, konuşunca beliren çizgiler, çizgiler, çizgiler. Bakışları gibi sonsuz çizgiler.
Eski zaman fotoğraflarından çıkmış gibi değil de, eskimiş bir fotoğraftı sanki. Soluk renkli mantosu, üzerine özenle takılmış bir eşarp. Hayatın sararmış yaprakları gibi eski. Değerini yitirmiş bir ipek yolunun ıssızlaşmış yolları gibi sessiz. Ah yaşlı ninecik!Hayatın terk edilmiş köşelerinde miydin sen?
Habersizdi belki kırmızının bu yılki karizmasından. Cep telefonlarının mesaj kapasitesinden, gazete fiyatlarından, kampanyalardan, brokolinin neye iyi geldiğinden, doğum tarihinin hangi burca işaret ettiğinden, gelecek hafta sinemalarda hangifilmin gösterime gireceğinden, şundan, bundan. Nasıl da görüvermiştim onu hayatın bekleme salonunda. Üzülmüştüm. Bu narin vücut ve bu hızla akan koşu. Bu ağır adımlar. Görüntüdeki bu uyumsuzluk! Yüzündeki bu yumuşak ifade. Oysa sert bakmalıydı hayata. Dirençli olduğunu böyle göstermez miydi insan? Çevik hareketler kuşanmalıydı hayatın engelli noktalarına karşı. Koş yoksa düşersin diyordu yukarılardan bir ses. Hayatı yakala diyordu bir başkası. İyi olmamız için formuller sunuyordu bir diğeri. Kışkırtıcılılığın, göz alıcılığın, mutluluğun yolları gösteriliyordu ha bire. Ah yaşlı ninecik! Bu adımlar taşıyabilir miydi seni sunulanlara?
Ama birden! İşte orada duruyordu. Titrek avuçlarının içinde tutuyordu hayatın kalp atışlarını. Bu yaşlı beden ellerindeki bu renk cümbüşüyle meydan okuyordu zihnimdekilere. Bir demet bahar çiçeği yıkıyordu bütün yanılgılarımı. Hayatın bütün renkleri oradaydı işte. Bu yaşlı ninecik ellerinde besliyordu umudu. Bütün yabancılığına rağmen modern zamanlara, esnekliğini yitirmiş cildinin kıvrımlarına rağmen, ayakları hop hop sıçrayan bir serçeden daha ürkek hareket etmesine rağmen; ellerinde tuttuğu çiçek demetiyle yaşamın bayrağını kaldırmıştı havaya. Güneş yaprakların arasındaydı.Bahar, toprak, su, merhamet, ilgi ve daha nicesi. Zayıf parmaklarının şekillenişindeydi direnci. Yaşamı sahiplenişiydi bu. Oysa senin hesabına biriktirdiğim dertleri keserken ben, sen bunlarla baş edebilmenin yollarını gösteriyordun bana. Ve sanki ağır adımlarınla peşinden koşup durduklarımıza gülüp geçiyordun. Çiçeklerinle başkaldırıyordun kalabalıklara. Ah ninecik! Sevgili ninecik...
Sarsılışlarımın en güzelini yaşamadaydım. Biliyorum, şimdi evden bir saksıyı kapıp sokakları bununla arşınlamanın vakti. Daha önce tecrübe edilmiş bu duygunun ruhuma ne kadar iyi geldiği ispatlanmıştır.
Gün akşama dönerken, yüreğinin yansıması bu bahar çiçekelerinle güzel düşlerime uğurluyorum seni. İhtiyaç tekkerrür ettikçe dönüp dönüp ziyaret etmek için. Bütün baharları toplamışsın bana, haberin var mı?
Yorumlar
yalnızlık
Paz, 27/05/2007 - 12:21 — okan şahin"Neden onca yıldır kapalı çarşıdan bir çicekci geçmez".E.CANSEVER