renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Asr-ı Saadet Algısı Üzerine

Her düşünce geçmişle bir ilinti kurmak ister. Bu bağ kurulurken tarihte yaşananların yorumu kişinin aidiyet hissettiği düşünce, doktrin paralelinde elde ettiği verilere göre değişir. Savaşlar, medeniyetler, devletler, liderler, düşünürler insanların düşünsel hayatına kattığı anlamlar olurlar. Bu anlamların derinliği ve kapsayıcılığı ölçüsünde varlığını sağlamlaştırır ve ikna gücü çoğalır.

İnsanlar hangi din ve inanışta olursa olsunlar geçmiş ile ilgili tahayyülleri gerçek ile ütopya arasında gidip gelir. Yaşanan bir olay nesilden nesile aktarılırken gerçekte çoğu zaman var olduğu şartlardan ve imkânlardan bağımsız bir şekilde yansımıştır. Bu aktarımlar daha çok o günkü ihtiyaç duyulan yoruma ve beklentiye göre şekillendiği de olmuştur. Günümüzde her türlü iletişim ve kayıt imkânlarına rağmen bazı kişiler- olaylar etrafında heyulalar oluşturulmakta, destanlaştırılmaktadır. Kısa zaman önce yaşanan bir olay- kişi hakkında çoğunluğu gerçeklikten uzak bilgilerle tasvirler yapılmaktadır. Kaldı ki geçmiş daha çok sözlü geleneğe dayandığı ve aktarımlarda kişinin dünya görüşü, beklentileri, çıkarları da etkili olduğu için makul bir bilgi taşınmasının olması beklenemez. Kur’an insanlığın geçmişindeki yaşanan bazı olayları aktarırken olayın dikkat edilmesi gereken noktasına ilgiyi çekmeye çalışır. Hikâyeden çok anlama vurgu yapar. Ayrıca yanlış yorum ve bilgileri düzeltmeye çalışır. Bazı kıssalarda da yanlış aktarılan bilgileri düzeltme yoluna gider. Çünkü eksik ve yanlış bilgi; yanlış anlama, algılama ve eylemi de beraberinde getirmektedir.

Müslümanların geçmiş ile ilgili tahayyüllerinde de benzer sorunlar yaşanmaya devam etmektedir. Özellikle peygamberin ve ardından gelen dört halifenin yaşadığı çağ hakkında bilinçaltını sorunlu bir algılama sürecine götüren süreç yaşanmaktadır. Bu dönem adlandırılırken Asr- ı Saadet dönemi denilmektedir. Müslümanlar Asr- ı Saadet; tarihte Peygamberimize vahyin gelişinden, dört halife ve Ömer Bin Abdulaziz dönemini kapsayan zaman dilimi olduğunu iddia ederler. Bu dönem, Müslümanlarca ‘Altın Çağ’ olarak kabul edilir ve İslâm’ın sadece bu dönemde eksiksiz ve mükemmel yaşandığına inanılır. Bu isimlendirmenin ilk defa kim tarafından kullanıldığı bilinmemektedir. Bu tanım siyasi önceliği olan bir tanımdır. Eğer Asr-ı Saadet peygamberimizin ashabının yaşadığı dönem olduğundan hareket edilseydi, dört halife dönemi dışında da ashab yaşamış ve mücadelesini sürdürmüştür. Burada öncelikli olan siyasi iktidarın –ki bu Sünni kesime göre- ashabtan olanların elinde olması veya Ömer Bin Abdulaziz gibi yönetim tarzını onlara yaklaştıran yöneticilerin elinde olmasıdır. Yönetimin uygulamalarının İslami ölçülere ne kadar uygun olduğu ikinci plandadır. Bu noktada kimlerin ashabtan olduğu kimlerin olamayacağı noktasında da farklı siyasi görüşlerin etkisiyle farklı tasnifler yapılmıştır. Şia Ehl- i beytten olan imamların masum olduğunu iddia eder. Bu bakış açısıyla Asr-ı Saadet 11 imamın yaşadığı dönemdir. Kayıp Onikinci imamın dönmesi ile bu dönem tamamlanacaktır.
,
Bu dönem Müslümanların zihin algılarında öyle bir yere sahiptir ki yaşanan her türlü sorunun cevabı ve izahı bu dönemde mevcuttur gibi bir yaklaşım vardır. İnsanlar bu dönemdeki insanların giyindikleri gibi giyinmeye, yedikleri gibi yemeye yani günlük yaşamdaki toplumsal ve kültürel öğeler bile kutsallaştırılarak yaşanmaya çalışılır. Bu dönem dışında İslam dini hiçbir zaman tam anlamıyla toplumsal hayattaki yerini almamıştır ve almayacaktır düşüncesi hakimdir. Bu dönemde her olay ilahi bir emir ile düzenlenmiş ve yaşananlar da daha sonraki kuşaklar için sanki Allah tarafından özel olarak planlanarak meydana gelmiştir izlenimi vardır. Müslümanların yaşadıkları mücadeleler insanüstü bir formda sunulmuş, hatta bunlardan menkıbeler ile süslenerek gerçekliklerinden soyutlanmışlardır. Her bir sahabe insan öyle bir sıfatlar ile sunulur ki normal hayatta onların ruhsal olarak yaşadıkları dönüşümleri yaşamak mümkün değildir. En üstün insanlar onlardır. Onlardan sonra böyle bir değerde insanlar gelmeyecektir. Sünni kesim cennetle müjdelenen sahabeler listesi yapmakta, onlara hata yapmaktan uzak bir konum belirlenmekte, Şia ise peygamber soyundan gelenlerin masumiyetine inanmakta ve sözlerini hadis boyutunda değerlendirmektedir. Bunlar şu anda yaşayan tarihte ve günümüzde yaşayan Müslümanların siyasal- sosyal şartlarla ortaya çıkan algılarıdır. Yoksa ne Kur’an- ı Kerim ne de Allah Resulü böyle bir ima ve tanımlama yapmıştır.

Asr- ı Saadet dönemi mutluluk çağı- zamanı demektir. Mutluluk algısı peygamberin yaşadığı zaman olduğu için olsaydı bu dönem dört halife ve Ömer Bin Abdülaziz dönemini kapsamazdı. O zaman din kurallarına göre idare ve nizam verilen çağlar açısından verildiği düşünüldüğünde de şeriatın hiçbir dönem tam uygulandığı zaman sınıflandırması sorunlu bir yaklaşımdır. Din insanların yaşam ve algılarını her zaman aynı ölçüde ve etkide biçimlendiremez. Dolayısıyla Müslümanların din algılarında Asr-ı Saadet döneminde yaşam ve sosyal düzen şeriat kurallarına göre tanzim edilmiştir yaklaşımı tek başına doğru değildir. Bu dönemde peygamberimizden sonra yaşayan halifeler döneminde bir çok hatalı tavır ve davranışlardan dolayı binlerce müslümanın –akıtılması haram olan- kanı dökülmüştür. Bunu yapanlar bizzat peygamberimizin dizinin dibinde yetişenlerdir. Hz. Osman şehit edilmiştir. Yapanlar da müslümanım diyenlerdir yine. Hz. Ali ve sonrasındaki döneminde yaşanan iktidar kavgalarında yüz binlerce müslümanın kanı akmıştır. Sadece Cemel Vakasında 50.000’den fazla Müslüman can vermiştir. İbn Haldun Mukaddime’de geçmiş ve geleceğin su gibi birbirine benzediğini belirtir. Geçmiş ve bugün birbirine benzerken bizler Asr-ı Saadeti sadece yapılan kötü fiiller, eylemler açısından benzerlik kurmaya çalışırız. Asr- ı Saadet dönemi olarak bildirilen dönemde öyle bir ütopya yaratılmaktadır ki insanların o günkü tavır ve davranışlarını belirleyen etkenler görmemezlikten gelinmektedir. Din algısını sadece vahiy ve sünnet belirlemiş gibidir. Bu dönemde Cabiri’nin deyimiyle akide, ganimet ve kabile olgularından sadece Akide’nin etkisi sadece varmış gibi düşünülür ve davranılır. Bu çağda insanlığın girdiği bir çıkmaz ve bunun ortaya çıkardığı düşünsel, ruhsal, sosyal kaos ortamı vardı. Bunun acısını yüreğinde hisseden insanlar peygamberin arayışına, çağrısına cevap verdiler. Günümüzde kendimizi Müslüman olarak görüp, geleceği garantiye almış bir rehavet ile insanlığın dertlerine çare bulunamaz. Din algısını bu döneme sabitlemek anlayışımızda gelişmeye, olgunlaşmaya yol açmıyor. Tarihsel, dinsel duruşu bu döneme sabitlediğimiz zaman gelecek algısı ve an’ı kavrayabilme gücü azalmaktadır. Mevlana’nın; “Biz pergel gibiyiz. Bir ayağımız din üzerinde sağlamca durur, öteki ayağımız yetmiş iki milleti dolaşır.” Bu düşünceyi yorumlarsak; din ve tarih yaşayan bir canlı gibidir. Biz ise her an yorumlamamız gereken düşünceleri bir döneme hapsederek aklı dondurmuş ve yorumu ne yazık ki ortadan kaldırmış oluyoruz. Bu noktadaki handikabı bazı istisnalar aşmış olsa da İslam dünyası halen uykusuna devam etmekte Asr- ı Saadet dönemine gözünü- yüzünü çevirip bugüne, yeryüzüne çevirip bakabilmiş değildir.

Tarih bugünden Asr- ı Saadet dönemine atlayış ile tanınmaya çalışılır. Bu iki dönem dışında yaşanan çağların çok büyük anlam ve önemi yoktur. Bozulmuş veya tahrif olmuş zamanlardır. Bu dönemlerde yaşanan mirasın bugün için değeri bulunmamaktadır. Emevi, Abbasi, Endülüs, Fatımi, Safevi Osmanlı tecrübesinin tarihsel bir olaylar zinciri olmasından öte bir anlam verilmez. Tarih algısı bu anlamda kopuktur. O güne ait olanlardan hangilerinin dine ait hangilerinin olmadığını ayıracak güç, basiret ve cesaretten yoksunuz.

İslam dini rahiplerin, hahamların ve diğer din adamlarının tasallutundan kurtarmak isterken, bu dine inananlar anlayışlarını sahabeler, şeyhler ve buna benzer gruplandırmaların tekeline koymaya çalışmaktadırlar. Dini anlayış ve yaşayış topluma indirgenmemeye çalışılır. Çokça örnek verdiğimiz sahabe örnekliklerindeki olduğu gibi dönüşümler bir daha yaşanmayacaktır. Bu dönüşüm belli sınıflara hasredilmiştir. Müslüman tanımlaması yerine Sünni, şia, imam, şeyh gibi bir çok sınıflandırma ile din belli bir kesimin tekeline konulmaya çalışılmaktadır.

Müslümanlar için geçmiş tüm insanlığın tarihidir. Bu tarih içinde kendine miras kalan bir süreç muhakkak vardır. İnsanlığın var oluşunu ilgilendiren her durumla ilgilidir. Bu durumların algılanışında sağlıklı bir yol takip edilmediği zaman bu bilinç bizim ayaklarımıza dolanan ve ilerlememizi engelleyen bir bukağıya dönüşür. Kemal Tahir’in deyimiyle “Gerçekçi olabilmek zordur. Çünkü (gerçek) bir kez elde edilince sürgit kullanılamaz. Her durumda bir gerçekliği yeniden elde etmek gerekir.” Asr- ı Saadet dönemi değil bizim o döneme ait algımız Müslümanların bilincini köreltmektedir. Zaman geçtikçe ütopyaya dönüşen bu zaman gerçeklikten soyut bir halde anlamamızı zorlaştırmaktadır. Kur’an’ın yaşam pratiği sadece bir dönemde uygulanan dar bir sürece dönüştürülmektedir. Geçmiş ve geleceği zindanlarımız olmaktan çıkarmalıyız. Ne ideal geçmiş ne de var olması umulan gelecek tasavvuru gerçektir. Var olan değişmeyen gerçek yaşadığımız andır, zamandır.

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.
Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

saadettir aslı...

evvela zahmet edip böyle bir yazı hazırlamışsınız. elbette zaman içinde bazı olaylara, şahıslara haddinden fazla anlamlar, görevler yüklenmiş, dev aynasında gösterilmiştir. bunda hemfikiriz. ama yine özelden genel gitmenin yanlışlığına da düşmek istemem.

asr-ı saadet denilen zaman dilimi hangi kaynağa göre peygamberimizden sonraki zamanı da kapsar bu konuda bir delil istiyorum. çünkü bizim bildiğimiz sadece peygamberin (sav) yaşadığı zamandır asr-ı saadet. en büyük saadeti ise peygamberin (sav) yaşıyor olmasıdır zaten.

ama asr-ı saadeti yaşarken kendinden sonra çıkacak olan olumsuz olaylar için de daha hayattayken insanları uyarmıştır. yani ardımda tertemiz bir toplum bırakıyorum, bundan sonraki nesil bunlar gibi olsun dememiştir. veda hutbesinde ifade ettiği ve bizlere bıraktığı emanetler bellidir.

fakat yüzde hatta binde bir görülen bazı olumsuzluklar o devrin asr-ı saadet olmasına, seçkin sahabelerin de ulaşılmaz olmasına mani değildir. neden ulaşılmaz olduklarını anlamak için o dönemi çok iyi tetkik etmek, çok iyi okumak ve en basitinden empati yapmak gereklidir.

eğer bugün islam'ı yaşıyor isek bu onların mal, can, evlad...vb gibi Allah yolunda asla kısmadıkları metalardan yaptıkları cömertlik sebebinedir. ensar'ın muhacirlere karşı cömertliğini hatırlayalım ve aynı fedakarlığı bugün çok değil sıradan on kişiden bekleyelim!

evet, bunları insan üstü sunmayalım. zaten insan üstü değildirler. sadece daha sonraki nesiller yani bizler insan altı kaldığımız, Allahı, islamı değil de dünyayı, dünyalığı daha fazla sevdiğimiz için onları yüceltme gereği ya da ezikliği hissetmişiz.

elbette gözümüzü bir yere sabitleyip kalmamalıyız. çağa göre yeni yorumlar, içtihadlar yapmalıyız. ama bunları yaparken neye göre kıyas edeceğiz acaba! asr-ı saadet burada bize bir örnektir. çünkü başında bir peygamberin olduğu ve Allahın hükümlerinin uygulandığı br zamandır.

bazı sahabelerin nefsani zaafiyetleri bile bize misal olmuştur. ama bu şu demek değildir; onlar bile günah işlediyse bu asr-ı saadet olamaz! bunu Allah peygamberi zaten ifade ediyor; "eğer siz günah işlemeyen bir kavim olsaydınız, Allah sizi helak eder, günah işleyip tevbe dileyen başka bir kavim halk ederdi." sorun tekil günahlar olmamalı. umuma bakılmalı ve erkek, kadın, çocuk, yaşlı kim ne derecede insan gibi yaşıyor onun ayrıntısı resmedilmeli.

kimse kimseden şikayet etmiyorsa, herkes payına düşene razı ise, insanlar emin ve güvenilir bir ortamda huzur içinde yaşıyor, düşmanlarının bile saldırmayacağından şüpheye düşmüyorsa o devre siz ne dersiniz ve o devri incelemek için vakit ayırmaz mısınız?

ayrıca yazıda denildiği gibi islam asla belli bir zümreye has kılınmamıştır. medreseler kurulmuş, ilim taleb edenler buralarda hangi statüden olursa olsun kabul edilip hoca olarak mezun edilmiştir. bu, dinde hassaslaşmak isteyenlerin tercihidir. şu anda da bu kapı açıktır. hemen herkes istediği gibi dini eğitim alıp dinde ihtisas sahibi olabilir. ama eğitimden geçmesi şartıyla. yoksa ilkokul yüzü görmeyenlerin ameliyat yapmasını, yaraya neşter vurmasını beklemek, istemek ne kadar mantıklı olur.

imam-ı azam örneğinde olduğu gibi talebeleri hocalarının düşüncelerine benzer olmayan, muhalif sayılabilecek pek çok yorum/içtihad yapmışlardır. onların talebeleri de yapmıştır belki de! belirli islami konularda (siyer, kelam, fıkh...vb.) eğitim alan ve takvasına inanılan her kişi de islamı yorumlamakta serbesttir. bu konuda asla bir zorlama yoktur. kaldı ki bu zorlamayı bugün kim yapacak? görüldüğü üzere pek çok profesör islam hakkında yeni bir yorum yapmaktadır. hani avamda denildiği gibi "sen de oku sen de yap!"

bir de peygamberimiz, daha yaşarken cennetle müjdelenen on isim saymıştır. bu noktada da sağlam kaynaklardan delil istiyorum aksini ispat için. çünkü siz öyle bir şey yok demişsiniz.

velhasıl, son paragrafınızda dediğiniz, "Asr- ı Saadet dönemi değil bizim o döneme ait algımız Müslümanların bilincini köreltmektedir. Zaman geçtikçe ütopyaya dönüşen bu zaman gerçeklikten soyut bir halde anlamamızı zorlaştırmaktadır." sözünü -ben anladığım kadarıyla- "asr-ı saadeti gözümüzde haddinden fazla büyütüp ulaşılmaz yapmayalım; ve o çağı anlayıp günümüze uydurmaya çalışalım" şeklinde şerh ediyorum.

Allaha emanet kalasınız
muhabbetle,

Ey menba-ı ÂŞK! Gönlüme kıldığın nazar-ı mehabbet kadardır kıymetim...

Diri olmak ile

ölü olmak arasındaki farkı anlatmışsınız gibi geldi bana yazınızda. Cemaatte, okumaktan mutluluk duyduğum yazılardan biri. Fıkıh tarihçiliği ile fıkhetmek arasındaki, felsefe tarihçiliği ile felsefe arasındaki farkı yakalamışsınız kanaatimce.

Özellikle, cennetle müjdelenenin bir '' tavır-salih amel '' oluşunu vurgulamanız, insanın sıkça düştüğü bir yanılgıyı da aydınlatmış. Nedir o yanılgı? Hep kahraman kişi ve onun hikayesi merkezli '' türk filmi '' vari yaklaşımı görüp, asılın kişinin tavrında ve hikayesinin hikmetinde aşikar olduğunu vurgulamışsınızki; bunu ilk defa anlaşılır biçimde Yusuf Kaplan' dan öğrenmiştim. Bir sinema dersinde, holivud sinemasını kısaca şöyle özetlemişti mealen: isa mesih kurtarıcı motifli başrol kahramanı ve onun hikayesi etrafında sizi edilgen olarak konunun ( dolayısıyla hayatın ) nesnesi haline getirip öğüten propaganda... Türk filmi vari = holivud bozması, olduğunu da vurgulamış olayım ki anlaşılma zorluğu oluşturmasın; çünkü bu algı biçimi, köleleştirme operasyonunun tarih boyunca kullanılan en basit ve sıkça yolu olması bakımından, hiçte sofistike olmayı gerektirmeyen türü...

sanıyorum yazınız bunu anlatmaya çalışıyor: dirilme çağrısı yada tersten, neden ölü oluşumuzu. Bu kuran'ında kullandığı bir anlatım biçimi, köleliği ölü oluşla, mücadele edip tüm insanlığın özgürlüğü için yapılacak fedakar bir mücadeleyi de dirilmekle, yeşermekle teşbih etmesi...

Zaten yazınızda anlatmış olduklarınızın tekrarını neden yorumla yapıyor oluşumu da izah etmek isterim. Yine kanımca, anlaşılmak istediğimizi ve bunun bizler için önemli olduğunu düşünüyorum. Anladığım sandıklarımı ifade etmekle hem yalnız olmadığınızı hissettirip bunu sizinle paylaşmamın sevindirici olacağını düşündüm ikimiz ve aynı kanaatleri paylaşan diğerlerince de hemde, velevki tüm bu sanmalarıma rağmen hiçte bunları ifade etmek istemediğiniz olasılığının da varlığını bilmenin getirdiği merakla, öyleyse gerçekten afallamak, yok anladığım gibiyse tüm bu anlatmaya çalıştığınız ve benimde yorumlamaya çalıştığım sevinci paylaşıp '' yalnız değilim, değilsin, değiliz '' duygusunun keyfini çıkarmaya çalışmak vede tüm yukarıda söylediklerimin gerekçesini ifade etmiş olmak suretiyle '' anlamak '' denen şeyi anlamaya çalışma gayreti içinde olmak. Neden mi? Anlamadan anlaşamayacağımız için birincisi; ikinciside, modernizmin ve gelenekçiliğin önemli dayanaklarından biri olan herşeyin göreceli ve çok çeşitli olabileceği ve dolayısıyla stabil bir '' haktan-hakikatten '' söz etmenin mümkün olmadığı; bakılan yere ve zamana göre çok fazla değişkenin dolayısıyla içinden çıkılması mümkün olmayan bir '' çokluğun '' vurgusundan hiç hazetmiyor oluşumuda vurgulayıp bunun da tehlikeli bir algı sorunu olduğunu söylemek isteme ihtiyacımdan dedim.

Son olarak, yorum önizlemeye basınca baktımki herkes çoşmuş, ardıardına yorumlar girilmiş; nedir bizleri koca günün kısa bir anında eşzamanlı harekete geçirip coşturan? Sanıyorum nasıl düşünürseniz düşünün sizleri seviyorum ve insan geç saatte duygularını ve özellikle sevgisini ifade etmekte gündüze oranla daha istekli ve rahat oluyor; hernekadar yarın kalkınca '' ya naapmışım ben '' diyceni bilsede fırsat bulmuşken....Selim abi seni de ekranda görüyorum, bilirsin kalbini kırdıklarımın gönlünü almayı ihmal etmek istemem; ihmal edersem uyarın lütfen, iyi kötü, yarım yamalakta olsa hepimiz Hz.Nuh'un gemisiyle taşınanlar değil miyiz? Hamdolsun Rabbimize...

Selamünaleyküm

Sahabe kim? Asr- ı Saadet ne zaman?

Kur'an- ı Kerim'de Tevbe Suresi (100) ayet meali: "İslâm'ı ilk önce kabul eden muhâcirler ve ensar ile, iyilikle onlara uyanlar var ya, Allah onlardan razı olmuş; onlar da O'ndan razı olmuşlardır. Allah onlara içinden ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetler hazırlamıştır. İşte bu büyük başarıdır."

Bu ayette ki hakkında genel yorum ilk önce Tarihte peygamberimiz döneminde yaşamış Ensar ve Muhacirler olduğu düşünülmektedir. Bu ayet merkeze alınarak sadece Mekke'den hicret eden ve onları Medine'de yerini, evini, işini paylaşan müslümanların övüldüğü iddia edilir. Bu ayetin bugün için anlamı "Zulüm diyarından göç edenlerle onlara kucak açanların öncüleri" anlamıyla dün- bugün- yarın din ve özgürlük yolunda yaşayan- mücadele eden herkesi kapsar. Oysa algımızda bu ayette geçen ensar ve muhacir belli dönemlerde yaşamış kişiler olarak algılanmaktadır. Ayet yorumu da dondurulmaktadır.

Bu konuda Peygamberimizin Veda Hutbesi'inde ki sözü dikkat etmekte fayda var. "Bu söylediklerimi burada bulunanlar bulunmayanlara iletsin, belki onların içinden daha iyi anlayan çıkar" Bu söz hakkında İhsan Eliaçık, "Yaşayan Kur'an Türkçe Meal" kitabının önsözünde bu söz hakkında şöyle bir yorumda bulunur:

"Doğrusu bu vasiyet, şu an "orada olmayanlar" durumunda olan bizler için heyecan verici bir vasiyettir. demek ki "sahabe, sonra tabiin, sonra tebe-i tabiin" aslında her daim "yaşayan kuşaklar" olmaktadır. demek ki "Orada olmayanlar" da sahabe olabilir. Demek ki sadece "orada olan" değil, orada olmadığı halde "daha iyi anlayan, kavrayan, yaşayan"da sahabedir"

Algılarımızı hapsettiğimiz tarih zindanından çıkararak doğru biçimlemelerle ve yorumlarla zamanı yeniden kuşatmalıyız.

kardeş mi sahabe mi?

"(İslam'a hizmette) öne geçen Muhacirler ve Ensar ile iyilikte onlara uyanlar var ya, Allah onlardan razı olmuştur. Onlar da O'ndan razı olmuşlardır."

burada verdiğin Tevbe suresinin 100. ayet-i kerime'sini yazmasan ben yazacaktım. evet, ayet blog'da iddia ettiğin sahabe'nin üstünlüğü hususunda aleyhte kullandığın "Yoksa ne Kur’an- ı Kerim ne de Allah Resulü böyle bir ima ve tanımlama yapmıştır" sözünü de çürütüyor.

ayette değinildiği gibi "İslâm'ı ilk önce kabul eden muhâcirler ve ensar"dan işaret edilenler bellidir ve icma'nın yorumu gibi o zamanı ve o zamanki müminleri kasteder, genel bir anlam vermenin dışında. ayetin devamında ise gelen "iyilikte onlara uyanlar var ya, Allah onlardan razı olmuştur" ifadesi ise elbette umuma hitab etmektedir. yani islama hizmette ilk öncülük eden ensar ve muhacir (sahabe), onlara iyilikte uyanlara örnek olmuşlar ve bu sahabe kendilerinden sonra gelen müminlere de bizzat Allah tarafından misal olarak gösterilmiştir.

peygamberimizin meşhur hadislerinden birinde kendinden sonra gelenler için "kardeşlerim" ifadesini kullandığı bilinmektedir. yanında bulunan sahabeler sorar; "biz senin kardeşlerin değil miyiz!" cevab; "hayır siz benim ashabımsınız, kardeşlerim benden sonra gelip görmediği halde bana iman edenler" şeklindedir.

bu yüzden ne olduğu belli kelime ve kavramları tekrar tartışmanın bir anlamı olmasa gerek. sahabe'nin kökünün sohbetten geldiğini, sahabe demenin sohbet arkadaşı demek olduğunu hemen her müslüman bilir zaten.

senin demek istediğin sahabenin dışında da müminlerin onlar gibi yaşayacağı ise elbette bu en tabî bir şeydir. yine ayette geçen "Sen Rabbinden razı, O senden razı" ifadesinden de anlaşılacağı üzere iman, takva ve ihlas üzerine yaşayan her insan bu "razı olunanlar" sınıfına girmeye hak kazanır. bunda bir kargaşa yoktur zaten alimlerimiz arasında.

fakat nasıl iman edileceği "mesela EbuBekr gibi -O ne derse doğrudur; ya da Ömer gibi -Seni nefsim de dahil herşeyden daha çok seviyorum" ya da nasıl takva ve ihlas üzerine yaşanacağı "mesela -bütün malımı islama verdim, kendime ve aileme Allah ve resulünü bıraktım, onlar yeter" en başta peygamber ve Onun seçkin sahabelerini misal almakla olur ki bunu da senin buraya alıntıladığın ayet meali zaten açıklamaktadır.

evet, bu devirde de sahabe gibi yaşayanlar olabilir ama nebevi nura bizzat Onu görmekle erişemediklerinden, sohbet halkasında bulunup peygamberin ilahi lezzet sofrasından bu dünyada tatma saadetine eremediklerinden dolayı onların seviyesine ulaşmaları mümkün görülmemektedir.

ilk yorumumdaki sorularıma da bir cevap verirsin umarım.

Allaha emanet kalasın
muhabbetle,

Ey menba-ı ÂŞK! Gönlüme kıldığın nazar-ı mehabbet kadardır kıymetim...

Zaman, Ne Zaman?

Ümit Demir bey
"asr-ı saadet denilen zaman dilimi hangi kaynağa göre peygamberimizden sonraki zamanı da kapsar bu konuda bir delil istiyorum." demişsiniz. Asr- ı Saadet döneminin ilk defa kim tarafından, nerede kullanıldığı noktasında bir belge yoktur. Sizin iddia ettiğiniz gibi Asr- ı Saadet dönemi sadece Peygamberimizin yaşadığı dönemi kapsar iddiasının bir kaynağı olmadığı gibi. Bu peygamberimizin ölümünden sonraki kuşakların algılarıyla oluşmuş tanımdır. Bazı müslüman alimler bu dönemi dört halife ve Ömer bin Abdulaziz dönemini de katarak ifade etmişlerdir. Sünni ve Şia grupları bu dönemleri farklı sınır ve zamanlarla belirtmişlerdir.

doğrudur...

doğrudur... mesela postmodern darbe, lale devri, fetret devri, ilk çağ, rönesans...vb. gibi pek çok tarihî dönemin genellikle daha sonraki nesiller tarafından adlandırılması gibi asr-ı saadetin de sonradan adlandırılmış olması ve bunun da farklılık arzetmesi nomaldir! örnek verdiğiniz Ömer Bin Abdülaziz'e neden Beşinci Halife denmesi gibi... halbuki Ona gelinceye kadar arada o kadar halife geçmiştir.

ama umum tarihçilerin ve ulemanın görüşüne göre kabul edilen asr-ı saadet devri peygamberimizin yaşadığı zamandır. bunu ilk kim bulmuştur, diğer zaman dilimlerini de kapsar mı aslında bunlar çok da önemli değil galiba.

blogda verilmek istenen asr-ı saadet müslümanlığını yeniden uyandıralım mevzusu etrafında konuşulsa daha yeğdir diye düşünüyorum. yoksa blogda ifade edilenin aksine sahabenin faziletlerini belirten onlarca ayet, yüzlerce hadis ve binlerce âlim sözü buraya alıntılanabilir.

Ey menba-ı ÂŞK! Gönlüme kıldığın nazar-ı mehabbet kadardır kıymetim...