renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Kapatma Günü

Bilgisayar tutkunu iki gencin ortaya attığı “Kapatma Günü” çağrısı oldukça ilgi görmüşe benziyor. Gençler hem sitelerinde hem de çeşitli gazetelerde yaptıkları açıklamalarda amaçlarına ulaşacaklarını dile getiriyorlar. Çağrı açık ve net; “24 Mart günü bilgisayarımızı hiç açmayalım, internete girmelim, kendimize, ailemize vakit ayıralım.” İlk etapta düşünülünce o kadar da uçuk kaçık bir çağrı olmadığı görülüyor. Altı üstü bir günlüğüne bilgisayarınızın başına oturmayacaksınız, o kadar. Fakat gösterilen tepki maillerine bakılınca durum o kadar da basit görünmüyor. “Kesinlikle bilgisayarımdan ayrılamam.” diyenler, “ Elimde bir oyun var, ondan bir saniye ayrı kalamam” diyenler, “Bilgisayar olmazsa koca gün ne yaparım.” diyenler…

Kendimizi yeniliklere o kadar çabuk adapte ediyoruz ki onlardan bir anlık da olsa ayrı düşmeye tahammülümüz yok. Bütün planlarımız çağın gereğine uygun olarak işler oldu. Onlardan bir anlık ayrılığa bile dayanamıyoruz. Her yandan büyük bir kuşatma altındayız. Cep telefonlarımız, bilgisayarımız, internetimiz neredeyse hayatımızın en büyük parçasını oluşturuyor.

Evden cep telefonumuzu unutup da çıktığımız zaman kendimizi yalnız, sessiz, ıssız, sahipsiz hisseder olduk. Kocaman şehirde bir nokta gibi kalakaldık sanıyoruz. Sanki kimse yokmuş gibi çevremizde, yalnızlığımızı büyütüp durduk. Bir “alo” sesinin büyüsüne kaptırıp kendimizi iletişimsiz kalmanın kıskacında kıvranıp durduk.
İnternetimizin kesilmesine isyan ettik, bir çölün ortasına düşmüş gibi büzülüp kaldık bir köşede. Bilgisayara bile bakmak gelmedi içimizden. Sanal düşler kurup soyut dostlukların yoksunluğunu bastırmak için yeni dijital oyunların ardına düştük.

Bu çılgınlığın suçunu kimsede aramaya gerek yok. Her gün kendimizi dibe yaklaştıran yine biziz. Bazı şeyleri elimizin tersiyle itmeden değişmez bu devran. Uzak değil bundan on yıl önce cep telefonu kullananların parmakla gösterildiği, internetin ne tür bir şey olduğunu ancak yazları memlekete gelen gurbetçi dostlardan öğrendiğimiz günler yaşadık biz. Hızımıza diyecek yok. Aldığımız yolun mesafesini ölçmeye akıl bile kâfi gelmiyor bazen. Nerdeydik nereye geldik demeye bile fırsat kalmadan yeni bir icatla uyanır olduk. Eskisinin tadını çıkaramadan yeni bir modelin sükseli duruşunu hayal etmeye başladık.

Bu yaşadığımıza gönüllü tutsaklık diyebiliriz. Artık her bir yanımız gönüllü tutsaklarla çevrelenmiş durumda. Tutsaklığımız her gün biraz daha artıyor. Şikâyet ettiğimiz her şeyden tek sorumlu kendimiziz. Suçluyu başka yerde aramaya gerek yok. Televizyonun düğmesini kendi irademizle kapatamıyorsak, cep telefonumuzu bilerek evde bırakıp dağlara bayırlara dönemiyorsak yüzümüzü, bilgisayara bir süreliğine de ara verip kitapların arasına yönelip okumanın keyfine varamıyorsak bunların suçunu başka yerde aramaya gerek yoktur.

Son zamanlarda dünyanın sonunun yaklaştığına dair söylentiler artmaya başladı. Hatta söylentiyi de geçti yaşadıklarımız. Küresel ısınma, her gün ortaya çıkan yeni hastalıklar, iplik ucuna bağlı yaşamaklığımız “Bu koşturma nereye kadar?” sorusunu kendimize sorana kadar devam edeceğe benziyor.

Bizi kendimize getirecek bir rüzgâr bekleyeceğiz ya da kendimiz çıkaracağız rüzgârımızı. Büyük melek gelip bizi uyandırmadan bir bir kapatmalıyız gereksiz kapıları.

Bir devrim gerekiyor şimdi. Her şeyi bir yana bırakıp kitaplara dönersek yüzümüzü devrim başladı demektir. Dijital bir çöplük haline gelmeden hayatımız; kurtuluş için ilk adımı atıp günümüzün önemli bir bölümünü doğal bir yaşama ayırmanın zamanı geldi. Baharın gelişini fırsat bilip her şeyi bir yana bırakıp; dilimizde pastoral bir şiir, düşmeliyiz yola. Kapattığımız her dijital düğme, emin olmalıyız ki içimizde yeni filizlenecek bir bereketin şifası olacaktır.

Acele edelim, kocaman bir küre var her gün sıcaklığı artan. Biraz daha geniş nefes, biraz daha.

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.
Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

Ben Kapatırım

Teknoloji iyi, hoş bir şey de fazlası da mide bulandırıyor. Bilgisayarın, internetin başında farkına varmadan saatlerce oturulabiliyor insan; ama insanlığı unutuyor. İnsani ihtiyaçları ancak ayağa kalkınca aklına geliyor: Acıkmışım, sıkışmışım. Sun'i bir hayat peydah ediyor teknoloji bazen, asli hayatı yok ediyor.

Yapılacak olan bir günlük bir iş. Ondan sonra herkes devam edecek belki sürekli kullanıma. Bir sınır getirebilmeli insan kendine. Günde belli saatler çizebilmeli bu tip durumlarda. Bill Gates, kendi çocuklarını günde 45 dk. dan fazla oturtmuyormuş bilgisayarın başında... E biz çocuk muyuz, diyebilir bazıları.

Bu kadar.

Shutdown Day

Resmi sitesi http://www.shutdownday.org

İnsanların bilgisayarsız hayatı fazlasıyla zor hatta belki imkânsız buldukları aşikâr. Eğer onlar sadece bir gün için kaybolsalardı, baş edebilir miydik?
İnternette yer edinmek için gelmiş geçmiş en büyük küresel deneyin bir parçası ol. Deneyin arkasındaki düşünce kaç insanın koca bir gün boyunca bilgisayarsız dayanabileceğini keşfetmek ve iştirak ettiğimizde ne olacak!
Bu günde bilgisayarınızı kapatın ve keşfedin! Bilgisayarsız 24 saat boyunca yaşayabilir misiniz? sorusunu soruyorlar

Şu saat itibariyle skor şöyle: Yaparım: 47121 Yapamam: 7262

Türkçe sayfasında da ilginç yorumlar var.
http://www.shutdownday.org/?clear&flng=9&lng=tr

"Eşrefi mahlukatız lakin hamurumuz çamurdan !"

bilgisayar sigara gibi..

Son zamanlarda bilgisayardan nasıl kurtulabiliriz diye düşünüyordum..bu yazıyla anladım ki bilgisayar herkesin başına bela olmuş biraz.
Elektirik icat oldu mum ve gaz lambası ışığında paylaşılan sohbetler bitti. Yerini ya televizyon aldı ya da bilgisayar. Aile içi ilişkilerin bitmesinin temel nedenlerinin başında televizyon ve bilgisayar geliyor. Ve diğer teknolojik aletler..ama maalesef kurtulmak artık çok zor..sigara gibi sanki insana bağımlılık yapan madde yayıyorlar..ve istesen de kurtulamıyorsun, bırakamıyorsun.
Alıştıktan sonra kurtulabilen var mı bilgisayardan? Merak ediyorum doğrusu. Artık köye tatile giderken bile laptop bizim bir parçamız gibi bizimle geliyor. İnternete giremesek bile bakmak , içindekilerle oyalanmak bile yetiyor. Bu nasıl bir hal anlayamıyorum.

Şuur dediğin her ân!

Çanakkale Şehidlerini Anma Yıldönümü vesilesiyle birçok yazı ve fotoğraf arasında bir de karikatür ilişti gözüme. Dedesinin elinden tutmuş bir torun şöyle diyordu karikatürde; “Şimdi dede, eğer Çanakkale geçilseydi onlar gibi düşünüp, onlar gibi yazıyor, konuşuyor ve yaşıyor olacaktık değil mi?”

Onlar gibi düşünmek, yaşamak, giyinmek, eğlenmek… İyi ki Çanakkale geçilmemiş(!).

Onların bak dediği yere bakar, onların gör dediği yeri görür olduk. Hayatımızı onlar planlıyor, bizim adımıza onlar düşünüyor sanki. Onlar demese annemiz, babamız, çocuğumuz, ibadetimiz, duamız, tabiattaki kuşlar, çiçekler… vs. sanki aklımıza gelmeyecek. Unutmayalım, hatırlayalım diye de yıl içinde nerdeyse her biri için bir gün de tayin etmişler. Mesela en son 14 Şubat’a bak demişlerdi ve sadece sevgili ile hediyesini gör demişlerdi. Görevimizi aksatmadık ne mutlu ki! Yontulmuş, kuşa çevrilmiş sevgiye(!) bir günümüzü onlar istedi diye feda eyledik. Şimdi sırada ne var! Mayıs olsaydı Analar Günü derdik. Lakin ondan da önce onlar 24 Mart’a da bir önem vermişler haberiniz olsun; “Shutdownday…” Yani bilgisayarları “Kapatma Günü”

Batı tarzı eğitimde, insanda bulunan kalb/ruh gibi mertebeleri göremediklerinden ve aklı aşamadıklarından, oraya takılıp kaldıklarından dolayı sadece aklı ön plana çıkarma; keşfedemediklerinden dolayı da kalbe inememe, onu besleyememe arızası vardır. Prof. Dr. Robert Frager bu eksikliği şöyle izah eder; “Temel eğitimin –okuma, yazma ve aritmetik- tamamı aklın öğrenmesini içermektedir. Müzik, sanat ve sosyal beceriler gibi kalbi geliştiren dersler genellikle ikinci sınıf, önemsiz dersler olarak görülür. (Bu eğitim çok zeki, ancak yeterince atik olmayan yüksek eğitimli üniversite mezunu klişe tiplerini yarattı.)”

Kalbî eğitimi almayan, sadece akılda hatta daha da aşağısı olan nefsanî zevklerde takılı kalanlar bir süre sonra bu zevklere kendilerini öylesine kaptırırlar ki eğer kendi vicdanları yetmezse ancak bir zorlama/dış etken ile bu durumdan kurtulabilirler.

Şu an geldiğimiz noktada maalesef bu konumda. Kalbin içine nüfuz edemeyişimizden dolayı kendimizi onların (özelde de “yarım”aklın ve nefsin) istediği yaşam tarzına adapte ettik şimdi de reçeteyi yine onlardan alıp kullanmayı salık veriyoruz. Biz alışkanlıklarımıza yön verecekken bir bakmışız ki alışkanlıklarımız bize hâkim olmuş, onlar bizi yönlendiriyor. Sonra da geçici çözümlerle bu derde deva bulma derdine düşmüşüz.

Gelinen günümüz teknolojisini birden sıyırıp atmak ne mümkün! Bu bir gün bile olsa..! Günümüzde yaşayan, hikmete ve irfana ermiş bir Allah dostu “kesintisiz iletişim yollarını araştırın/bulun” derken buna internet bağlantılı bilgisayar olmak üzere cep telefonu da dahil ediyor. Yine kalb eğitimini tamamlamış bir arif, cep telefonlarını “derviş telefonu” olarak tanımlıyor. Yani istediğin kişiye istediğin anda ulaşabilme, konuşabilme, fikir alıp, hasbihal edebilme aracı. Eskiden kâmil-i mürşidlerin riyazetle gelebildikleri noktaya bugün hemen her insan birkaç tuş ile gelebilmesi...

Bu durumda asıl önemli olan bu tür araçların bize hükmetmelerini önleyerek onları ihtiyaç noktasında tasarruf ederek kullanmak. “Sınırsız Bağlantı” ya da “Bedava Saatlerce Konuş” türünden bayağı reklâm tuzaklarına kanarak ilk etapta gerekli olan aklımızı, sonra da bedenin ve ruhun yönetim merkezi olan kalbimizi akan bozgun sele kaptırırsak ne yazık ki zehirli elmayı bize veren cadıdan bu sefer meded umarız.

Hâlbuki sistemli/düzenli bir yaşantıya sahip olması gereken, yeryüzündeki tek hak dinin temsilcileri olarak aslında ne bu durumlara düşeriz ne de kurtuluş için sabun köpüğü ilaçlara meylederiz. Kalbten yoksun kalan onların, yıl içine yaydıkları değerleri biz inancımız gereği gün içinde zaten yaşıyoruz. Onlara kalsa “Komşuya Bir Kab Yemek Verme Günü” , “İnsanları Selamlama, İnsanlara Tebessüm Etme Günü” , “Toplu İbadet Ve Dua Günü” gibi pek çok gün ortaya çıkar zamanla ve biz sanki bunlardan yoksun bir kültüre sahipmişiz gibi “Aa, tabi ya bu şehrin stres dolu çağıltısına bir son verme zamanı geldi” deme gafilliğinde ve bahtsızlığında bulunabiliriz.

Kendi değerlerimizi bilincimiz en yüksek noktada olduğu halde yaşamaya çalışalım. Varın siz Mart’ın 24’ünde, 25’inde ya da her hangi bir gün içinde bilgisayarınızı açın, işinizi görün ama sonra huzur için biraz kapatın. Size sizden daha yakın olana yakınlaşmak için biraz kalbinizi dinleyin. Rahatlayın, sonra gelin bilgisayarınızı açın, yeniden işinize devam edin. Cep telefonunuzu vücudunuzdan uzak tutun, mümkünse kulaklıkla irtibat sağlayın ama dostlarınızla konuşmayı da ihmal etmeyin. Lafı çok uzatmadan, gönül alacak kadar arayın, konuşun. Bağa bahçeye de gitmeyi unutmayın. “Alnı toprak olasıca”lardan olun.

Çünkü Dünya bize verilen nimetlerle, o nimetleri akl-ı selimle kullanırken daha güzel.

...
Bu yazı isterdim ki blog şeklinde sunulsun. Hani aynı konuda aynı açıdan ele alınıp da yazılan yazılar -mesela Kurban Bayramı yazıları- nasıl değer görüp alt alta üst üste sıralanıyorsa bu konuda da bir yazı ama farklı açıdan bakan bir yazı daha blog olarak değer görseydi. Neyse, ben türkümü söylemeye devam ediyorum; "Ankarada dayın yohtur, Mamudo gurban niye doğduunn..."

Ey menba-ı ÂŞK! Gönlüme kıldığın nazar-ı mehabbet kadardır kıymetim...

"Bilgi" yerinde mi "sayar" ? Yoksa bana mı öyle geliyor ?

Öncelikle bu fikri “bilgisayar tutkunu” olanların ortaya atışı ilginç, dikkat çekici. Bana ilginç geldi. Hatta dikkatimi de çekti. Ama sabahın kör vaktinde yine bilgisayarımın da başındaydım. Ve kötümser yanım daha ağır bastı ve bu fikri ortaya atanların da buna uymadıklarını düşündüm.

İmdi, bu konuyu bahane ederek muhkem bir tartışma yapılabilir. (Her ne kadar konu ana sayfadan düşse de.
“Sen neden geciktin be birader ? diyenlere de eyvallah !)
İnsanlığın geçmişine dair, dahi, insan’ın bilakis kendisini merkez seçerek konuşulabilir (Ya da “yazılabilir” demeli, zira karşımda bir bilgisayar ekranı ve önümde bir klavye var)

Son cümlemden hareketle, her şeyin bilgisayar ortamında başlayıp, yine aynı sanal ortamda bitmesi sizce ilginç değil mi ? Misal, polemikler, tartışmalar, hatta galiz küfürler vs. Kızıp, bilgisayar monitörünü yumruklayanların bile olduğunu duymuştum.

Evet, polemik yazarak da olabilir. İlla karşılıklı çay içerken tutuşmamız gerekmiyor. Ama gönül, “selamün aleyküm” “aleyküm selam”dan sonra bağdaş kurup, (haydi modern olalım) sandalyeleri çekerek nefes nefese bir tartışmadan yanadır. Bilir ki, ayrılırken kavga ile değil, selametle ayrılınır.

Peki bu ortam bu kadar muzır ? Elbette değil. Bir çok değerli kalemle burada tanış oldum. Daha sonra yüz yüze gelip seviştiğimiz zamanlar oldu. Ve hâlâ da bu süreç devam etmekte.

Yazıda geçen, “Kendimizi yeniliklere o kadar çabuk adapte ediyoruz ki onlardan bir anlık da olsa ayrı düşmeye tahammülümüz yok...” ifadesi iddialıdır. Genelleme yapmayı sevmeyen birisi olarak bana çok yapay geldi. Kimlerdir yeniliğe hemen adapte olanlar ? Yenilik bir mevhumdur. “Eskiyecek her şeye yeni denir..” diyen ne güzel de söylemiş.

Yeni nedir ? Şalvarları atıp pantolon giymek mi ? Ya da jakuzi keyfi mi yapmaktır ? Ama bu gözler, hâlâ şalvar giyenlerin, ve hamama gidenlerin olduğunu da biliyor (Bakınız: Kendisi)

Bilgisayarın, bilgiye ulaşmada büyük bir nimet oluşu, zamana meydan okuması güzel bir şey. Ama tüketmeye meyilli bir dünyanın etrafında yanan bu ateşe odun attığı da bir realitedir. Ali Bulaç, bir yazısında “bilgiye kolay ulaşmak kadar kadına da kolay ulaşmak mümkündür..” diyordu.

Bilgi çağı demek bilgisayar çağı demektir; bu böyle; böyle düşünüyorum. Ve çok kekremsi bir tadı var sanki :) Evet, bilgisayar çağı ama sadece bilgi yok ki bu aletin içinde. Her türlü rezil rüsva hazineler (!) de var. O yüzden kekremsi dedim. Devlet ricalinden birisinin “e-devleti hekırlasınlar da görelim...”lafzını okumuştum. CIA’nin sitesinin bir günlüğüne çökertildiği, Bill Gates’in özel maillerinin okunduğu bir zamanda bana ironik gelmişti. Devlet ricali dedim de, Demirel’in, bilgisayarın nereden açıldığını dahi bilmediğini hatırlatmak isterim…Olabilir, ama bilmenizde faide var…

Son olarak “Eskiden kâmil-i mürşidlerin riyazetle gelebildikleri noktaya bugün hemen her insan birkaç tuş ile gelebilmesi...” ifadesi canımı acıttı. Katılmıyorum. Aslında “katılmıyorum...”demek karşıt fikrin de olabilir’liğine atıftır. Böyle bir şeyin söylenmesi yanlıştır. Bence ifade edişte bir sorun var. Buud alemi ile makinalaşmak’ın mukayesesi değil de, yakınlaşmasından, ya da ne bileyim teşbihinden belki söz edilebilir. Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin “sinema” demesi ile, Atilla Dorsay’ın “sinema” demesinin bile aynı çizgide değerlendirilmemesi savunmasındayken bu söyleme “eyvallah” dememem hoş görülür diye düşünüyorum. İfade edişte kötü niyetin olmadığını da belirtmek isterim, yanlış anlamaya mahal vermemek için…

Saygılarımla…

islam'ı yaşayan japonlar

canını acıttığım için özür dilerim ama dediğin gibi niyetler halis! hani şu tabir nasıl canımızı acıtmıyorsa -ki bilmem yerinde bir misal olur mu- o sözün de can acıtmaması gerek galiba; "japonlar islam'ı sanki bizden daha iyi yaşıyor"

hakeza bunun gibi bendenizin yazıda “Eskiden kâmil-i mürşidlerin riyazetle gelebildikleri noktaya bugün hemen her insan birkaç tuş ile gelebilmesi...” demesi ne kamil-i mürşidlerin değerini düşürür ne de o imkanları kullanan hemen her insanı o büyük velilerin seviyesine çıkartır. orada işin sadece sonuç kısmına bakılmıştır.

"çalışana karşılığını veririz" diyor Rabbimiz. yine "insanı kerem sahibi kılmışızdır" diyor mealen. istediğin kişiyle istediğin zaman ve mekanda görüşmen, bir saatte dünyanın bir ucuna gitmen yani eskilerin ifadesiyle tayy-ı mekan, tayy-ı zaman çok da önemli görülmemiştir zaten kamil-i mürşidler tarafından. aslolan nass'ları mesned alarak takva üzere yaşamaktır. yoksa kamil-i mürşidlerin Rabbimizden ikramı olan kerametlerinden belki daha fazlasını nefisleriyle mücahede eden brahman rahipleri ya da budistler göstermişlerdir.

bu yüzden canının acımasına çok da gerek yoktu. biz kamil olan mürşidleri havada uçuyor, bir çok mekanda aynı anda görünüyor diye sevmiyoruz ki! bize hakk'tan hakikatten en ufak bir bilgi verdiler, bizi istikamete soktular diye seviyoruz.

Allaha emanet kalasın
muhabbetle,

Ey menba-ı ÂŞK! Gönlüme kıldığın nazar-ı mehabbet kadardır kıymetim...

...

Sevgili Ümit Demir,
elbette hak ehlini bizi istikamete soktular diye seviyoruz.
Ya da neyse; galiba tam anlatamadım.

Sen de Allah'a emanet olasın...