- Bana yalan söyledin!
- Bana yalan söyledin!
Hırkasının kollarına gözyaşlarını silerken, hıçkırıklarının arasından şimşek hızı ile düşen feryadı, yüreğime dokunuyor. Sadece yüreğime mi? Tüm bedenime sancı olup saplanıyor. Yanakları, içinin yangınından mıdır yoksa havanın ayazından mı al al olmuş.
Zapt etmeseler, ya söylenen yalanın ya da terk edilmişliğin acısını çıkarmak için (bekli de dindirmek için) yerde yatan gazete kâğıtları ile örtülmüş bedene ulaşacak. İri yarı adamın, iri elleri arasında çırpınıyor, yürek parçalarcasına..
- Ne büyük ne de küçük. Daha küçük olsa anlamayacaktı, daha büyük olsa anlayacaktı.
Diyor yanımda ki kadın bozuk bir aksan ile..
Ne diyor bu kadın? “Ne, daha, anlamak, anlamamak, büyük, küçük, olmak” Bunca keyfiyeti yüksek, dizilimi aksak kelimenin, ölümün zamanlama hatasına parmak basmak için kullanıldığını zar zor toparlıyorum.
“Daha” diye yineliyorum içimden.
Bu kelimeyi didiklemekle oyalansam, seyrettim manzaranın etkisi “Daha” az mı olur? “Daha” az mı hırpalanırım?
“Daha” ne kadar sürecek küçük kızın hıçkırıkları.
“Bana yalan söyledin!” ithamında “daha” ne kadar ısrar eder?
Daha, daha ve daha…Tam da insanın tatminsiz, hodbin nefsine yakışır bir ifade. Bu kelime kendi başına kalsa bile -yetinmeyişin- pankartını açıyor.
Yanlış kelime seçtim kendimi oyalamak için. “Daha” kötü hissediyorum.
Küçük kız on yaşlarında ya var ya yok. Gözyaşlarının selinde boğulmuş sesi ile bağırıyor.
- Bana yalan söyledin!
Yaşlı bir kadın, rüzgarda uçuşan sarı saçlarını elleri ile kontrol ederek, diz çöküyor, küçük kızın önünde;
- Ağlama artık. Anneni hastaneye götürecekler, iyileşecek.
- O öldü, yalancı!
- Doğru. Gökyüzüne uçup, güneş olup seni seyredecek her gün üzülme.
- İnsanlar ölünce güneş olmaz, yalancı!
Kadın çaresiz, sarı saçlarından hıncını alarak kalkıyor diz çöktüğü yerden. Bir başka kadın, Küçük kızın omzuna dokunarak,
- O melek oldu, her gece rüyana girecek. Diyor
- Melekler ölmez ki yalancı!
Top sakallı, uzunca boylu bir adam yaklaşıp,
- Hasta olacaksın, ağlama artık. Hem seni duyamaz.
- Duyar, yalancı!
Hemen pes ediyor. Yanıma geçip,” Beynini yıkamışlar bu çocuğun. Her doğruyu öğretmişler, ölümü öğretmemişler.” diye kinayeli bir ses tonu ile söyleniyor.
Aldırmayacağımı bilmiyor. Devam ediyor söylenmeye; “Marifet işlemişler, realist mi olacaktı bu çocuk? Neyle avunacak şimdi? Ölümü niye anlatmamışlar ki?
Aldırmıyorum. Konuşuyor.. Sonrasını duymuyorum.
Ne vakit çaresiz hissetsem, iki elim birden ağzıma yaklaşıyor. Ellerim ağzımı kapatmış, gözlerimin önünde, başından kan sızan genç bir kadın cesedi, kulaklarımda küçük yavrusunun acıya bulanmış çığlığı.
Her kafadan bir ses çıkıyor,
- Nerede kaldı bu ambulans?
- Karşıdan karşıya geçerken mi olmuş.
- Başı yere fena çarpmış. Başını korusa belki yaşardı.
- Şoför kırmızı ışıkta geçmiş.
- İyi kıza bir şey olmamış
- Neresi iyi ayol, kızın haline baksana.
- Ne demişti kızım sana, neden yalancı diyorsun annene?
- Hiç.. hiç seni yalnız bırakmayacağım demişti.
- Yalnız bırakmadı ki seni çok seven yakınların gelir şimdi.
- Beni annemden çok kimse sevmez, yalancı!
- Bozmuş şekerim çocuk yalanla.. Kim bilir ne hurafeler anlattılar yavrucuğa..
Siren sesi yaklaşıyor. Küçük kız, iri adamın, iri elleri arasında tükenmeyen bir enerji ile çırpınıyor. Birden kurtarıyor kendini. İki üç adım atıp duralıyor. Etrafına bakıyor, ağlamadan, bağırmadan. Sanki “Yaşayan bunca yalancıdan, ölümün güven veren gerçekliğine bürünmek ister gibi” bakıyor.. ağır adımlarla ilerleyip yerde yatan bedenin üzerine bırakıyor kendini. Kimse kıpırdamıyor. Trafik polisi bile. Gazeteyi kaldırıyor. Yüzünü, bir saat önce elini tutup, dolaştığı annesinin yüzüne yaslıyor. Siren sesi yaklaşıyor. Küçük bedeni, soluk soluğa inip kalkıyor.
Ambulansın canhıraş sireni kulakları, yürekleri ve zihinleri tırmalayarak yanı başımıza kadar geliyor. Polis, küçük kızın, yorgun bedenini kaldırıyor. Kız polisin ellerinden bir silkinişle kurtuluyor. Bana doğru yürüyor. Yaprak gibi salınarak.. Tam önümde durup, başını kaldırarak gözlerime bakıyor. Nicedir, ağzımı örten ellerim, başına dokunuyor, Islak bir ayaz var saçlarında. Belime sarılıp, yüzünü gömüyor. Sarılıyorum. O titriyor.
Yüzlerce kelime içinden biri seçilesi değil. Susuyorum.
Özel bir otomobilden, Orta yaşlı bir kadın inip bize yaklaşıyor. Küçük kızın omuzlarına dokunca, o bana daha sıkı sarılıyor.
- Hasret hadi gidelim yavrum!
Tuhaf bir soru dökülüyor dudaklarımdan. Küçük kızla kurduğum birkaç dakikalık temasa dayalı iletişim beni onun vasisi kılmaya yetermiş gibi,
- Nesi oluyorsunuz?
- Teyzesi.
Güzel. Annesi değil elbette. Ama “Teyze anne yarısı.” derler ya.
- Hadi Hasretim! (Titrek sesi, kardeş yangınında)
Gevşiyor kolları Hasretin. Teyzesinin kollarına sığınıyor bu sefer. Arkasına bakmadan gidiyor
***
En masum renklerle ifadelendirilen, hani pembe beyaz sanki ayva çiçeği zarafetine büründürülmek istenen, gerçeğin çarptırılmış hali. Hani ki dürüstlükle boy ölçüşen.. Deniz misali düşüşlerde bile söylenmesinden imtina edilen. Ve dahi yılandan korkulmadığı kadar korkuya salan.. Yalan!
Hâl bu ki peşimden gelen geçmiş, umutlarıma peşkeş çekeceğim gelecek ve ikisi arasına sıkıştırdığım şimdiki zamanım yalan.
Ah küçüğüm bilmelisin ki müsvette keyiflerin tezgahı ve sahici lezzetlerin numunesinin sunulduğu hayatın kendisi yalan.
Yorumlar
elimizdeymiş gibi
Per, 08/03/2007 - 18:45 — Elif Meriçnesrin hanım, yazınız beni derinden sarstı. bir anne olarak, kendimi kanlar içinde yerde yatan Anne'nin yerine koyduğumdan sanırım. benim de bir kızım var ve ona defalarca onu yalnız bırakmayacağımı söyledim. sanki bu benim elimdeymiş gibi...
yaşarken her şey kendi elimizdeymiş gibi ne cümleler kuruyoruz aslında...
evet nice yalanlar uğruna
Paz, 03/06/2007 - 17:41 — duru mertevet nice yalanlar uğruna harcanan gerçek hayatlar var ve gerçek mülahazalarıyla söylenen nice yalanlar... ne güzel olmuş hepsini birarada yazmışsınız...tokat gibi.. süper..