Antropolojinin ve arkeolojinin verdiği bilgilere göre; Neolitik Çağ olarak bilinen dönemde insanlar toprağı ekmiş, beslenmek için hayvanlar yetiştirmiş, tükenen bitkilerin yerine yenilerini aramaktan vazgeçerek çamurdan evler yapıp yerleşik hayata geçmiştir. Geç Neolitik dönemde de opsidyen, çakmak taşı ve kemikten aletler yaparak çanak çömlek kullanmış ve aralarında sokakları olan köyler inşa etmiştir.
Bu dönemdeki insan nüfusunun büyük bölümü toprak ve hayvancılıkla uğraştığından köyler yaygın yerleşim birimidir. Şehirler ise liman özelliği gösteren ve taşranın mallarının dağıtımın yapıldığı yerler olduğu gibi idari ve dini özelliği olan, ülke nüfusunun çok azını barındıran mekanlardır. Neolitik dönem insanlığın en uzun zamanı olup bu dönem içerisindeki buluşlar ve icatlar insanların kaderlerini çok fazla değiştirmemiştir.
Üretim ve tüketim dengesindeki arz ve talep eşitliği yani insanların kendi ihtiyaçlarını ürettikleri, üretim fazlalıklarını da bir başka üretim fazlalığı ile takas yaptıklarından değişim de toplumsal yapıda çok fazla değildir. İktidarların değişmesi, devletlerin yıkılması, büyük imparatorlukların kurulması bile üretim yapısına ilişkin bu değişikliği yani arz ve talep dengesini bozamamıştır. Toprağa bağlılık ve kol gücüyle oluşan emek fazlalığının iktidarlar tarafından vergilendirilerek halkın elinden alınması, vergi toplayıcı kesimden başkasının da zengin olmasını engellediğinden değişim olacaksa bile bunu devletin kontrolüne bırakmıştır.
Neolitik Çağ denilen dönemde etnik durum ve din, yaşamın bilincini kurmada ve olgusal olanı tanımlamada en önemli kurumsal yapıdır. İktidar istemi, şehirlerin ve köylerin sahibi, ülkesindeki insanları kul gören hükümdarların ve soyluların dışında ki tebaa da fazla rastlanmadığı için, halkların halklarla yada insanların insanlar la düşmanlığı da günümüzdeki şeklinden uzaktır. Çünkü ticaretin sınırlılığı ve zenginleşmenin dinsel öğretiler tarafından hor görülmesi insan karşılaşmalarını ve çatışmalarını azaltmıştır. Üretimin ve kültürün bölgesel olması da bir başka üretim ve kültüre müdahaleye engeldir.
Ticari kapitalizmin gelişmesi ile her şey değişir. Arz ve talep eşitliği bozulur ve üretimdeki kol gücü yerini makinaya bırakır. Şehirlerdeki sanayileşme toprağa bağlı üretimin yanında çok kazandırmaya başlar. Makinalaşma ile birlikte seri üretim ve standartlaşma gerçekleşir. Üretimin kültürel özelliği yenilir ve beynelmilel mallar kullanıma sunulur. İnsan nüfusu şehirlerde yoğunlaşır, etkileşim ticaretin ve paranın belirleyiciliğinden dolayı fazlalaşır. Zenginlik krallardan ve yönetici kesim olan aristokrasiden burjuvaya geçer ve monarşiler yıkılır. Herkesin zengin olabileceği ve bir başkalarına hükmedebileceği bu çağın mitosu olur... Seküler yaşam biçimi toplumsal yapıdaki bütün dengeleri değişim adına altüst ederken kapitalizmle ortaya çıkan dengesizlikler de değişimin hızlandırıcı gücü olur.
Bu çağdaki emeğin iş veren tarafından satın alınması, iş gücünün arz ve talep değişimi içerisinde metaya dönüşmesi, üretimin ve satışının sonrasında sermayeyi patronun lehine kazandırılmış bir mülk yapmıştır. Yani işçi hem kendi ihtiyaçlarını kazanırken emeğini sattığı patrona da kazandırmaktadır. Patron bu anlamda satın aldığı işçinin emeği ile birlikte onun kazancının da sahibidir. İşçi patrondan aldığı ücretle ihtiyaçlarını giderir ve her günün başlangıcında yine patrona emeğini satarak hem kendi ihtiyaçlarının karşılığını almak ve patrona kazandırmak için işbaşı yapar. Bu süreçte işçinin kaderi pek değişmez iken patron doğal olarak işçinin emek fazlasına sahip olduğundan zenginleşir ve daha rahat yaşam olanaklarına ulaşır. Sermaye yani birikmiş emek patronun olur ki bu da Marks’ın tabiri ile hırsızlıktır.
Patron işçinin ekmeğini elinde tuttuğundan doğal olarak onun vicdanını ve kanaatini de elinde tutar. İşçinin emeğinin değer bulması ve yaşamak hakkının devam edebilmesi için patronunun alım gücüne ihtiyacı vardır. Emeğiyle üretimde olan işçi patronunun çok kazanmasını sorun etmez. Asıl sorun ettiği şey emeğinin kıymet değer taşımamasıdır. Patronun çok kazanması ve daha çok kazanmak için emeği talep etmesi işçiyi sevindirir.
Kapitalist toplumda her şeyin metaya dönüşmesi ve para ile değerinin ölçülmesi paranın toplandığı yeri de ballandırır. Paranın kokusunu alan herkes patronla iyi ilişkiler geliştirmek ister. İşçisinden mühendisine, sanatçısından, entelektüel ve siyasetçisine kadar herkes bir hizmet sunarak patrondaki bu zenginlikten payını almak ister. Patron bu anlamda her türlü değer ve bilinç üretiminin de sahibidir. 1789 Fransız devrimini gerçekleştiren burjuva satın aldığı entellektüellerle hem iktidar olmuş hem de toplumsal bilinci kendi yönüne çevirmiştir.
Toplumsal kültürün farkında olan, çalıştırdığı insanların değerlerinin motivasyonu sağlamadaki gücünü bilen patron, kendi zenginliğini ve emekçiler üzerindeki iktidarını artırmak için tarihe ve toplumuna karşıda devrimcidir. Emeğin sömürülmesi, sosyal dengesizliklerin insani bulunmadığı, insanın insana muhtaçlığını doğru bulmayan, çok kazanmanın ve dünyayı sevmenin Allah’ı unutturduğu yönündeki dini de ruhundan ve gelenekteki anlayışından kurtarıp kendine karşı olmaktan çıkartmak ister. Bunun için kalemini satın aldığı entelektüel ve sanatçılarla toplumsal bilinci değiştirmenin ve kendi istediği hala getirmenin revizyonuna gider. Katoliklikteki inanç çilesi ‘işini iyi yaparken çile çek’ e dönüşürken Müslümanlarda ki “Peygamberin devesi, develerin en güçlüsü idi” düşüncesi son model arabaların yerine geçer ve Müslüman patron zenginleşmesi meşrulaştırılmaya çalışılır..
Sermayenin kendini gösterdiği ve rekabet halinde olduğu durumlarda Volter in dediği gibi “Musevi İsevi ve Muhammedi birdir. Aynı dindenmiş gibi de birbirlerine hizmet ederler ve yalnızca iflas edenlere kafir derler”. Paranın bu zamandaki değişim gücü ve “üzerinde hesap yapmazsan kaybedersin”, “hazıra dağ dayanmaz korkusu” din iman dinlemez, patronu daha çok kazanmaya iter. Patronun dindarlığı serbest ve rekabet edici piyasa içerisinde pek kalmazken o çatışmayı sevmez ve dilindeki hümanist söylemlerle borsayı, üretimini ve müşterileri düşünür. Şair Cansever in ifadesi ile herkese iyi davranan bir kişiliksizdir O.
Neolitik dönemin sahibi krallar ve onların yardımcıları soylular savaşların hikayelerini ve yeryüzüne diktikleri harika anıt mezarları bize bırakırken, patronların bırakacakları bir şeyleri de yoktur. Çünkü kazançlarını eskiyen makinaların yerine yenisini almak için harcamışlardır. Onlardan da bize yine eski zaman soylularının antikaları, tabloları ve saraylıların oturduğu köşkleri ve yalıları kalmıştır. Fakirler gibi onlarında şimdiye ve geleceğe bir patron olarak hayırları yoktur.
İsrail’in Firavundan korktuğu gibi korkulur onlardan. Onları halk arasında göremezsiniz. Ancak televizyonlarda, üyesi olduğu kulübün futbol maçlarını izlerken yada bir haber olarak gazetelerde magazin sayfalarında ki şık kadınlarla görürsünüz...
Siyaset dünyasının arka planında da yine onlar vardır. Para kimdeyse güç ondadır gerçeğini medyaya bıraktıkları sözlerle hissettirirler ve bizlerde onları bu ormanın patron kralları olduklarını anlarız.
Yorumlar
Patronlara Haksizlik mi Yapiyoruz?
Paz, 18/02/2007 - 17:39 — Ali KaracaKapitalizmin en en onemli ozelligi, kendi yakitini uretiyor olmasi. Piramitin en tabanindan en tepesine kadar herkes kapitalist. Piramitteki herkesin tek bir amaci var o da bir ust basamaga tirmanip en tepeye daha yakin olmak. Buna yazinizda siz de deginmissiniz zaten;(Paranın kokusunu alan herkes patronla iyi ilişkiler geliştirmek ister. İşçisinden mühendisine, sanatçısından, entelektüel ve siyasetçisine kadar herkes bir hizmet sunarak patrondaki bu zenginlikten payını almak ister.)Yani patronundan en altta calisan iscisine kadar herkes ayni oranda kapitalist. Hal boyleyken kapitalizm elestirilerinde sadece patronlara yuklenmekle onlara biraz haksizlik etmis olmuyor muyuz?