
Diziler gündemimizi insafsızca işgal etmeye devam ediyor. Dizi karakterlerinin akıbetleri ana haber bültenlerinde sokak röportajlarıyla sorgulanıyor. Akşamlarımız diziler tarafından parsellendi. Günleri dizilerin adlarıyla anar olduk. Bir yandan da ecnebi dizilerin ağır taarruzu altındayız. Herkes bir diziyi tutmuş gidiyor. Lost’çular, Smallville’ciler, Nip/Tuck fanatikleri kusursuz bir döngüyle “dizilerine” biat ediyorlar. Adı güzel, kendi güzel evlatlar yetiştirecek yeni evli Müslüman kızlar Desperate Housewives rezaletinde edeple “estetik” arasında sıkışıp kalıyorlar. İnternetin bambaşka bir özelliğini keşfettik: Devasa dizi veritabanı. Tüm bir merak duygumuzu “yeni sezon” kavramına ısmarladık, gitti.
Televizyondan hiçbir zaman, hiçbir şekil ve ad altında yarar ummamış “asiler” de, hâl böyle olunca, kaçacak yer arar oluyorlar. Zaten televizyondan illallah demişler için, bir de sosyal hayatında en yakın arkadaşının, müridi olmak istediği öğretmeninin, her gün elini öptüğü ustasının, “hayırlı işler”i öğrendiği bakkalının, hatta okuduğu müstesna yazarının, sevdiği biricik şairinin de dizi propagandalarında kendilerinden geçtiklerini görmek gayet simetrik bir sükût-u hayale hizmet ediyor. Şahsen, televizyonunu balkondan aşağı fırlatmak isteyen bu “asiler” arasında olduğumu söylemeliyim.
Tam böyle bir tele-fetret döneminde, TRT, televizyonculuk tarihinin en fiyakalı, en müstesna, en civanmert, en zarif işlerinden biriyle sadece bir nefeslik de olsa bir hava boşluğu tesis etti: Kınalı Kuzular. Ahmet Yenilmez’in armadası küçük bir bütçeyle kalplerimize nokta atışlarına başladı. “Resmi tarih” buyruklarıyla yontulmuş senaryoların soğukluğunda buz kesmiş izleyiciler, tatlı bir şaşkınlıkla Kınalı Kuzular’ı bağrına bastı!
Kınalı Kuzular, on üç bölüm olarak hazırlanmış bir film aslında. Her bölüm, Çanakkale’de şehadet şerbeti içmiş bir yiğidin sılasına gönderdiği mektubundan yola çıkarak hazırlanmış. Bölümler birbirinden bağımsız. Her oyuncu, farklı bölümde, farklı bir karakteri canlandırıyor.
Kınalı Kuzular, en başta, Çanakkale’de olup biteni âkilce okumuş senaristlerin elinden çıkmış bir eser. Çanakkale’yi gayrimüslim mektuplarına değil, “on beşli” Hasan’ın, “mektepli” Mehmet Muzaffer’in mektubuna bakarak anlatmayı tercih etmiş. Bu şapka çıkarılacak tercih sayesinde de, aslında pek az kişi tarafından bilinen gerçekler de olanca saflığıyla önümüze konabiliyor. İlk bölümün zirveye çıktığı sahnelerden birini burada hatırlatmakta fayda var: Cuma namazı esnasında, namazı kıldıran imamın ardında saf tutan Türklerle İngiliz ordusunun Müslümanları, bir gün sonra cephede birbirlerini öldürme işine “doğalca” girişebiliyorlar. Çanakkale’nin en az dokunulan bu mühim teferruatını belki de televizyonda ilk kez bu kadar sarsıcı bir şekilde ele alabildi, Kınalı Kuzular. “Çanakkale geçilmez!” diyen ordumuzun, baştan ayağa Müslümanlardan müteşekkil olduğunu hakkıyla söylemeyi becerdi. Hanidir televizyonda dua eden bir komutan, şehadetin kıymetini haykıran bir anne, arkadaşlarıyla “… uğruna” ölmeyi kararlaştıran gençler göremediğimizden dolayı da, Kınalı Kuzular, ilaç gibi keskin, şurup gibi acı-tatlı, masal kadar gerçek, gerçek kadar mübarek bir başyapıt olma yolunda olanca mütevekkilliğiyle ilerliyor.
Filmin bütçesinin kısıtlı olmasından dem vuranlara işaret etmemiz gereken çok yer var. Gerçi şu ana kadar yayınlanan üç bölümünde de, filmden sonra gözyaşlarını mahcup bir gururla silen kalabalıklar bu işi en ehil ediplerden daha iyi yapıyorlar ya… Bir kere, yönetmenin çok mahir olduğunu söylemek gerek. Sanki her bölümün en Rahmani noktasını merkeze almış da filmi öyle yorumlamış gibi, neyin asıl mesele olduğunu her bölümde farklı bir aşkla anlatıyor. Mutlaka değinmemiz gereken bir diğer husus da, filmin türküleri Çanakkale’nin bağrına dervişane bir üslupla nakşetmesi. “Jingle”lardan tertip edilmiş uçuk fanteziler yok. Bizim türkülerimiz, bizim Çanakkale’mizde, bizim makamımızla söyleniyor; gâh çıplak bir sesle, gâh bir tek mızrap darbesiyle, gâh bir ilahinin nefesiyle…
Aslında şu ana kadar izlediğimiz bölümlerde anlatılan hikâyeler, hepimizin neredeyse ezberlediği ve Çanakkale kanının şah damarını bulmuş hikâyeler. Fakat şunu belirtmeliyiz ki, bu hikâyeler, ancak kutlu bir ninenin ağzından dinlendiğinde bu kadar anlamlı, bu kadar etkileyici, bu kadar muhterem olabilirdi. Nitekim Kınalı Kuzular, gözyaşına bağışık hale gelen bir milleti hüngür hüngür ağlatmayı başardı!
Kınalı Kuzular, bizim hikâyemizi bize bizim gibi anlatmayı başardı. TRT’nin neler yapabileceğini gösterdi. Ahmet Yenilmez’e bir kez daha minnettar kaldık. Oyuncuların saflığıyla, türkülerimizi bir kez daha milli marş edindik. Dizilerle uyuyanlar, dizimizde uyuyanların uyandıklarını gördüler.
Nihayet, mevcut zihin yapısına direkt bir müdahale olarak da anlayabilmeliyiz, Kınalı Kuzular’ı. Her ne kadar bir televizyon yapımı olsa da, hala bağrı yanık insanların görsel sanatlar için koşuşturduklarına şahit olmak açısından çok önemli. Umulur ki, televizyonda gördüğümüz bu zihinsel operasyon bir an evvel sinemaya da sıçrar.
Merhum Mustafa Akad, Türkiye ziyaretlerinde hep dile getirmişti, İstanbul’un Fethi’ni ve Selahaddin Eyyubi’yi sinemaya aktarmak istediğini. Bizse onu, “pışpışlayıp” göndermiştik. Ancak şimdi işin rengi değişti. Kınalı Kuzular’dan sonra daha bir ümitvârız artık. Bu iş olacak. Çağrı’dan öte bir siyer sunamamış, Abdülhamit’ini mutlu edememiş, Aliya’sına selam duramamış, Irak’ına ağlayamamış bir sinema, Kınalı Kuzular’ın entegre zihniyet müdahalesiyle çok daha onurlu işler yapabilecektir. Ya da belki Mehmet Muzaffer’in cepheye getirdiği kamyon lastikleridir, Kınalı Kuzular:
“Çanakkale tamamdır. Bekle bizi Filistin!”
[Kınalı Kuzular, her Salı 20.30’da.]
www.kinalikuzular.com.tr
Yorumlar
Kınalı Kuzular
Çar, 20/12/2006 - 11:29 — Ali Görkem UserinKınalı Kuzular yayımlanmaya başlayalı üç hafta oldu sanırım. Ben iş miş gibi abuk sabuk nedenlerden dolayı 8 ay kadar bir süredir diziyle zorunlu bir ilişki içine girmiş olsam da, Kınalı Kuzular'a cemaat'in penceresinden bir bakışı merakla okudum. Değil sadece cnbc-e dizileri diğer tüm dizilerin yanında dahi daha yerli ve bizden bir atmosferi var dizinin. Aşırı duygusal bir ton dizinin geneline sirayet etse de işlenilen tema bunu gerektiriyor biraz da.
Resul kardeşimiz dizinin "sadece bir nefeslik" olduğunu söylemiş ama durum öyle değil. İlk bölümün reyting oranı toplamda oldukça iyiydi. Sonraki bölümlerde biraz düşüş oldu gerçi ama yine de ortalamanın altına inmedi. Yani izleyicinin ilgisini de çekti dizi. Yapımcı Ahmet Yenilmez ilk sezonun 13 bölüm olacağını ve ilgi görürse uzatılabileceğini belirtmişti dizi başlamadan. Ki şu an gelinen nokta itibariyle uzatılacaktır. Ana sponsorun da desteğini sürdüreceğini söyleyebilirim. Dizinin devamı da aynı formatla, yine er mektuplarından hareketle olacaktır.
AGU
"Bir nefesliğin" anlamı.
Çar, 20/12/2006 - 15:42 — Resul AyYazıda "bir nefeslik" diyerek kastettiğim, izlenme oranlarından ziyade, bu kadar müstesna bir işin halihazırda ilk ve tek olması. Yani bir bakıma nicelikten bahsediyorum. Yoksa dizinin niteliği hakkında çok da fazla tartışmaya gidebileceğimizi sanmıyorum.
Dostça...
Bir Nefes, Bir Anlam
Çar, 20/12/2006 - 17:49 — Ali Görkem UserinResul kardeş, benim bildiğim Türkçe'de, "bir nefes" ya da "bir nefeslik" ifadesi, bir anlık ve kısa süreli durumları niteleyen bir zarftır. Yani bu bağlamda, kısa sürmesi beklenen bir dizi anlamına gelir "bir nefeslik" dendiğinde, "ilk ve tek olması" anlamına değil.
İstersen şurdan bir daha bak sen.
AGU
Nefessiz kaldım
Çar, 20/12/2006 - 20:20 — Resul AyYazımda, tasvir etmeye çalıştığım "tele-fetret" döneminde boğulmak üzere olanlara tesis edilen bir hava boşluğundan bahsettim. Bir hava boşluğu var, fakat bir nefeslik. Yani yeterli değil. Kınalı Kuzular kalbimizde müstesna bir yere oturmuş olsa da, günün birinde bitecek. Belki iki yıl ["moda" tabirle, iki sezon] devam edecek, ama bitecek. Ekranda Kınalı Kuzular gibi bir başka yapım daha yok. O hava boşluğunu bize sağlıyor Kınalı Kuzular, ancak yeterli değil. Çünkü tek, hatta biricik. Yani bu "tele-fetret" döneminin, evet bir anlık, evet kısa süreli bir sektesidir, Kınalı Kuzular.
Yazmaz olaydım...
Hürmet ve muhabbetlerimle.
Özen
Çar, 20/12/2006 - 20:47 — Ali Görkem UserinKusura bakmayın ama kullandığınız bir ifadenin ne anlama geldiğini bilmiyorsanız, nefessiz de kalırsınız, nefesler içre anlamsızlığa da sürüklenebilirsiniz...
Lütfen biraz daha özen gösterelim yazdıklarımıza, seçtiğimiz sözcüklere, o zaman bir sorun kalmayacaktır ortada.
AGU
Gerçekten Ölen Onyedi Yaşında Bir Devrimcinin Şarkısı
Çar, 20/12/2006 - 21:19 — Resul AyHazır kusura bakmak hususunda fiktif bir iştiyaka sahipken, çok sevdiğim bir şiiri Kınalı Kuzular yazısı altına eklemek istiyorum:
"tanrım
bunu hiç beklemiyordum"
Gınali Ali
Çar, 20/12/2006 - 11:56 — Ümit DemirSeyretmeyenler seyretsin derim ben de... TRT’de yaklaşık dört haftadır sözü edilen bir dizi gösteriliyor; Kınalı Kuzular… Bir destan olan, şairin orada mücadele edenleri “Bedr’in arslanları ancak bu kadar şanlı idi” diyerek yücelttiği Çanakkale Savaşını konu edinen bir dizi.
İlk bölümü nerdeyse halk arasında anlatıla anlatıla tadına doyulmayan, anlatanı da dinleyeni de duygulandıran bir yaşanmış olay ile başladı; Tokatlı Ali’nin mektubuyla… Özellikle ilk bölümünü bu ülkede yaşayan herkesin seyretmesini isterdim. Allah aşkına, vatan uğruna bıyığı yeni terlemiş, kocamış, kadın erkek nasıl kendini feda edermiş, yeniden hatırlansın isterdim. Beş dakika sonra şehid olacağını bile bile sadece diğer cephedeki askerlere zaman kazandırmak için ölüme koşma yiğitliğini nasıl olurmuş görülsün isterdim.
Mümkünse Milli Eğitim Bakanlığı bu diziyi ta ilkokul birinci sınıftan itibaren her sınıfta öğrencilere senede en az bir defa seyrettirmeli. Boşaltılan içimizi doldurmanın yolu ancak bu şekilde olur. Kaybettiğimiz değerleri hatırlamamız böyle olur. Hak bir dava sahibi olmak, o dava uğruna serden geçmek neymiş böyle öğrenilir. İnançlarımızı, değerlerimizi, mazimizi unutursak ve popüler magazin konularıyla bilincimizi yitirirsek ne yazık ki duymaya alışkanlık kazandığımız tecavüz olaylarını, cinayet haberlerini, kimin eli kimin cebinde seviyesizliklerini her gün takip etmeye mecbur kalırız.
Ben sözümü burada kesip “Gınali Ali” ile annesinin o meşhur mektublaşmasını ki aslı Çanakkale Müzesi’ndedir, bir kez daha hatırlatmak için yeniden buraya alıntılıyorum. Arada bir kendinize, ailenize, delikanlınıza, genç kızınıza okuyun ve okutun lütfen.
"Üsteğmen Faruk, cepheye yeni gelen askerleri denetlerken, bir yandan da onlarla sohbet ediyor, ‘Nerelisin?' gibi sorular soruyordu. Gözleri bir ara, saçının ortası sararmış bir delikanlıya takıldı Yanına çağırdı ve merakla sordu: " Adın ne senin evladım?" dedi.
" Ali, komutanım" dedi. " Nerelisin?" " Tokatlıyım, komutanım, Tokat'ın Zile kazasındanım..." " Peki, evladım, bu kafanın hali ne? Saçlarının ortası neden kırmızı boyalı böyle?" " Cepheye gelmeden önce anam saçıma kına yaktı komutanım. Neden yaktığını da bilmiyorum." " Peki dedi üsteğmen. "Gidebilirisin Kınalı Ali." O günden sonra Ali'nin adı Kınalı Ali oldu.
Cephede tüm arkadaşları Kınalı Ali demekle yetinmiyor, saçındaki kınayı da alay konusu yapıyorlardı. Kınalı Ali, arkadaşlarına karşı sevecen ve dürüst tutumu sayesinde, kısa sürede hepsinin sevgisini kazandı. Bir gün memleketine mektup göndermek için arkadaşlarından yardım istedi. " Anama, babama burada iyi olduğumu bildirmek istiyorum. Ama okumam yazmam yok. Biriniz yardım edebilir misiniz?" Biri değil, birçok arkadaşı yardıma geldi.
"Sen söyle biz yazalım" dediler. Kınalı Ali söylüyor, bir arkadaşı yazıyor, diğeri de Söylenenlerin doğru yazılıp yazılmadığını denetliyordu. " Sevgili anacığım, babacığım hasretle ellerinizden öperim. Ben burada çok iyiyim, beni sakın merak etmeyin." Kız kardeşini, kendinden küçük erkek kardeşinin sağlığını ve hatırını sorduktan sonra, köydeki herkesin burnunda tüttüğünü ve kimsenin kendisini merak etmemesini söyledikten sonra, Biz burada var oldukça bilesiniz ki düşman bir adım bile ilerleyemeyecektir tümcesi ile bitiriyordu. Tam zarf kapatılırken Ali " iki üç satır daha ekleteceğini" söyleyerek Mektubun sonuna şunları yazdırdı." Anacığım, beni buraya gönderirken kafama kına yaktın ama burada komutanlarım da, arkadaşlarımda benle hep dalga geçiyorlar. Cepheye gitmek sırası yakında inşallah kardeşim Ahmet'e gelecek, Onu gönderirken sakın kına yakma saçına. Burada onunla da dalga geçmesinler. Tekrar ellerinden öperim anacığım."
Gelibolu'da savaş giderek şiddetleniyordu. İngilizler kesin sonuç almak için tüm güçleriyle yükleniyorlardı. Cephede savaşan askerlerimiz önceleri birer, birer, sonraları beşer, beşer, Onar, onar şehit oluyorlardı. Gelen destek güçleri de yeterli olmuyor, onlarında sayıları giderek azalıyordu. Gelibolu düşmek üzereydi. Kınalı Ali'nin komutanı bu durum karşısında çaresizdi. Kendi bölüğü henüz sıcak temasa hazır değildi. Genç erlerine insan bedeninin süngü ve mermilerle orak gibi biçildiği bu cepheye göndermek zorunda kalmaması için Allah'a dua ediyordu. Komutanlarını düşünceli ve sıkıntılı gören Kınalı Ali ve arkadaşları, komutanlarına gidip, ondan kendilerini cepheye göndermesini istediler. Askerlerinin ısrarları üzerine komutanları daha fazla direneme diye ölüme gönderdiğini bile, bile bu isteklerini kabul etmek zorunda kaldı.
Kınalı Ali ve arkadaşları, sevinç çığlıkları atarak cepheye hayır, bile, bile ölüme gidiyorlardı. O gün güle oynaya Gelibolu cephesinde ölümle buluşacakları yere koşan Kınalı Ali'nin bölüğünden tek kişi geri dönmedi. Gidenlerin tümü şehit olmuştu. Bu olaydan kısa bir süre sonra Kınalı Ali'ye anne, babasından mektup geldi. Onun yerine komutanı aldı mektubu ve buruk bir ifade ile okumaya başladı. Cepheye gitmeden önce arkadaşlarına yazdırdığı mektubuna aile adına babası yanıt veriyordu. " Oğlum Ali, nasılsın, iyi misin? Gözlerinden öperim, selam ederim. Öküzü sattık, parasının yarısını sana gönderiyoruz, yarısını da yakında cepheye gidecek küçük kardeşine veriyoruz. Şimdi öküzün yerine tarlayı ben
sürüyorum. Fazla yorulmuyorum da. Sen sakın bizi düşünme." Babası mektupta köydeki herkesten akrabalarından haberler verdikten sonra "şimdi * sana diyeceği var" diyerek sözü ona bırakıyordu.
Mektubun bundan sonraki bölümü Kınalı Ali'nin anasının ağzından yazılmıştı şöyle diyordu anası: "Oğlum Ali, yazmışsın ki kafamdaki kınayla dalga geçtiler. Kardeşime de yakma demişsin. Kardeşine de yaktım. Komutanlarına ve arkadaşlarına söyle senle dalga geçmesinler.
Bizde üç işe kına yakarlar;
GELINLIK KIZA, GITSIN AILESINE, ÇOCUKLARINA KURBAN OLSUN DIYE
KURBANLIK KOÇA, ALLAH'A KURBAN OLSUN DIYE
ASKERE GIDEN YIĞITLERIMIZE, VATANA KURBAN OLSUN DIYE...
Gözlerinden öper, selam ederim. Allah'a emanet olun"
Ali'nin mektubu okunurken ve çevresindeki herkes onu dinlerken, hıçkıra hıçkıra ağlıyordu... "
dizi'lere dair...
Çar, 20/12/2006 - 22:34 — misafiryazınız vesilesiyle diziler hakkında bir kaç kelam edip konuya rücu edeyim...
ahmet yenilmez...
deli yürek'in bıçkın sabri'si,
ekmek teknesi'nin kan görmeye dayanamayan celal'i.
usta kalemlerin senaryosuna muhatap olup,
bir de oyunculukta hüner sahibiyseniz izlenmenize doyum olmuyor...
bir ara bizim işe de el atmıştı (şiir)
yapımcı olarak görmek de varmış...
hayırlısı olsun...
dizi'ler dedik...
evet, ekranlarda dizi furyasının olduğu,
herkesin bir değil,
"bir kaç dizi"yi takip ettiği bir dönemdeyiz.
vallahi benim tek dizim vardı.
"kurtlar vadisi"
bir de mizah olarak
"ekmek teknesi"
sebepleri vardı bende saklı.
ama bir taneydi.
sımsıkı sarılmıştım.
şimdi ikisi de yok,
"hırsız-polis" ile devam ediyorum.
ocak ayında ne olur bilemem.
ama bir bakıyorum.
"binbir gece"yi izleyen,
"kırık kanatları"ı da izliyor.
onun yanında çeşni olarak "arka sokaklar"ı da izlemekte.
haydi aradan çıksın diye bir de "sağır oda"
yeter sağır oldum !
konuya dönecek olursam,
aslında kınalı kuzular'ı henüz fırsat olup da bir ağız tadıyla izleyemedim.
kelam etmem ukâlalık olur.
takip ettiğim kadarıyla epey sevilen bir yapım.
çanakkale savaşı'nı konu alması orjin'i.
TRT'de olması mânidarken,
reytinge kurban edilmesi de göz önünde bulundurulmalı...
savaş filmi/dizileri bütçe isteyen yapımlardır.
yani -amiyane yaklaşımla- bir odada mustafa altıoklar'ın "banyo"su gibi maliyeti ucuz film çekersiniz ama ya çanakkale savaşı...
umarım yanılırım...
Atalarımızın "olası" kelimesini kullanma ihtimali yoktur
Çar, 27/12/2006 - 00:05 — Sakine AkçaTavsiye üzerine "Kınalı kuzuları" seyrettim. Gerçekten emek çekilmiş bir yapım. Görüntülerde çok fazla sıkıntı yok. Ancak senaryonun biraz daha yaşlı okuyucular tarafından okunması gerektiğini düşünüyorum. Hele bir de gözü yaşlı olursa daha sıcak kelimeler bulunabilir kanaatindeyim. "Olası çıkarma" dediği vakit eski üzerinde bağıran bir yama dikkat çekiyor. "Muhtemel "kelimesi ise oturuyor. Yenilerin anlaması için derseniz belki anlayabilirim. Ancak ben eski kelimenin güzelliğini asla tartışmam.