renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Şiiri Uçan Mabed Bekçisi : Cemil Meriç

“Rıza Tevfik’e bir şiir vermiştim, beğenmemiş. Masasının üstüne koymuş. Pencereden gelen cereyanla şiir uçmuş. Ali İlmi Fani Bey’e; “Çocuğun şiirini de uçurduk, ne diyeceğiz?” demiş.”

Cemil Meriç 25 Kasım 1976

Cemil Meriç son asrın büyük mütefekkirlerinden biri. Düşünce hayatımıza büyük etkileri olan bir münekkit ve mütercim de aynı zamanda. Bir ilim adamı, bir yazı ustası, bir kitap dostu o. Hocası Tarık Mümtaz’ın da dediği gibi nazım, nesir ve ilimde hangi tarafa dönerse dönsün kendini gösterecek bir değer, kanıtlayacak bir yetenek. Keskin bir zeka, kuvvetli bir hafıza, yüksek bir idrak ve ifade gücüyle yazarlar semasında parlayan bir yıldız Cemil Meriç. Yapmış olduğu çalışmalara bakılırsa bu övgüleri kesinlikle hakediyor. Ve şimdi biz onun belki çok da gün yüzünde olmayan şiir macerasından kesitler sunacağız.

Meriç’in yazı serüveni şiirle başlıyor. Birçok yazarda olduğu gibi lise yıllarından itibaren şiirler yazıyor. Öyle ki, şimdiye kadar yazmış olduğu şiirlerin sayısı 1500’ü buluyor. Buna rağmen kendine “şair” demiyor ve şiirden kaçıyor adeta. Bir kısım şiirleri muhtelif dergilerde yayınlanan Cemil Meriç, bir kısmını da yakınlarına ulaştırıyor belli zaman aralıklarında. Ancak şiire tüm bu düşkünlüğüne rağmen “Şiirin devri geçmiştir” diyerek, şiir yazmaktan kaçmayı “utanmak” olarak niteleyerek, bunu bir günah sayarcasına şairler kervanında bulunmaktan imtina ediyor. Şiiri milletlerin çocukluk dili olarak tanımlıyor Cemil Meriç, olgunlaşmış medeniyetlerin kendini en güçlü anlamda “nesir” ile ifade edebileceğini düşündüğünden dolayı nazım sahasından nesir sahasına doğru geçiş yapıyor.

Meriç’in böyle bir yöneliş sergilemesindeki temel gerekçe şuydu aslında: Ona göre bir şair “ben” diyen adamdı, ama o “biz” demek istiyordu. Şiirden düşünceye kaçtığını ifade ediyordu, yani fertten cemiyete. Gerçek manada toplum için bir şeyler yapmak inancında olduğu için bu kaçışı tercih etmişti aslında. Buna rağmen 1979’da kendisi için verdiği hüküm şöyleydi: “Cemil Meriç: Şiirden kaçmaya çalışan, fakat bir türlü kurtulamayan düşünce adamı.”

Nitekim 1977’de Pınar dergisine verdiği yazısının başlığı “Şiirden Düşünceye” ismini taşıyordu. Yani şiirin büyülü üslubunu korumak şartıyla nesir dünyasında kendine yer bulmak denemesiydi bu. Şiirden kaçışını “kendinden uzaklaşmak” olarak ifadelendiriyordu. Kendini yalnız hissetmemek adına kendini unutmayı seçiyordu “ben”den “biz”e geçerek.

“Nesri şiir haline getirmeye çalıştım” diyerek şiir gibi yazılar yazdı Cemil Meriç. Ne sırf nazımdı yazdıkları, ne de sırf nesir. Mısra ile cümleden mürekkep melez bir türdü yazdıklarını tanımlayan. “Nazım, ifadenin çocukluğudur, sevimli ve serkeş. Nesir daha girift, daha kamil bir nazım, bütün nazımları kucaklayan bir orkestra” diyerek tıpkı Balzac’ın romanlarını okuduktan sonra roman yazmayı “küstahlık” saydığı gibi büyük şairleri okuduktan sonra onlar gibi olamayacağını hissettiği için şiirden kaçmıştı. Victor Hugo’nun şiirleri başta olmak üzre yaptığı şiir tercümeleri bunun tam bir kaçış olmadığını göstermektedir.

Hugo’nun eserlerini çevirmek için yıllarını harcayan Cemil Meriç, zamanla onun ateşli bir savunucusu olmuştur. Okul yıllarında başlayan Hugo sevgisi onda ifrat halini almıştı adeta. Öyle ki, bu uğurda devrin yazar ve şairleriyle polemiklere girmekten çekinmemiştir. Kendisi de edebiyata “münekkit” olarak başlayan Meriç, son dönem Türkiye’sinde ciddi anlamda ilk tercüme tenkitlerini vermiştir. Garip akımının en meşhur temsilcisi Orhan Veli’nin Hugo’ya yönelik birkaç eleştirel cümlesinden hareketle biraz da insafın sınırlarını zorlayarak polemiklere girmiş ve bir Hugo-perver olduğunu ispatlarcasında kaleme almıştır bu yazılarını.

Meriç’in tercüme dünyasına baktığımızda romanda Balzac’ın ve şiirde Hugo’nun eserlerini Türkçe’ye aktarmak konusundaki gayretini ve titizliğini görmemek mümkün değildir. Bunu kendine verilmiş bir vazife sayarcasına, yapmış olduğu tercümelerin gerekçesini de “Fransız kültürünü Türkçe’ye aktarmak” olarak açıklamıştır.

1960’lı yılların başında hayatın da edebiyatın da dışında kaldığına inandı Cemil Meriç. Gözleri kör olmuştu, karanlığın kapılarını açılmıştı bir daha kapanmamak üzre. Şöyle diyordu: “Unutmak ve unutturmak. Ben alışamadım körlüğe. Bu kelime telaffuz edildikçe büyük bir kabahat işlemişim gibi yüzüm kızarıyor. Gözlerimi göstermek istemiyorum.” Ve göstermedi de. İlacı kendinden uzaklaşmakta buldu. Şu sözleri ile bunu açıkça ortaya koyuyordu: “Bir yerde kendinden uzaklaşmak lazım. Kendine döndükçe ‘ben’ azar. Bütün kaygılar insanın bir ihtiyacına cevap veriyor. Kendinden uzaklaşmak, kendine olan ilgisini azaltmak…”

Kendisinin bizi inandırmaya çalışmaya gibi, gerçekte şiirden kaçmaya çalışan, ama bir türlü kurtulamayan bir düşünce adamının değil, aksine şiiri semalara kanatlanmasına karşın, şiiriyeti nesrin toprağına düşmüş mağdur, mükedder ve mahzun bir çocuğun hikayesidir anlatılan…

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

Okumanın Lezzetine Ermiş

Okumanın lezzetine ermiş bir adam.

Onu okurken şiirlerini merak etmişliğimi inkar edemem. Bugüne kadar denk gelemeyişimin nedeniyse açık kalan pencerenin cazibesiymiş demek. Bilmiyordum.

Aktardığinız bilgiler için teşekkür ediyorum.
Saygılar

**göz gerekmez görmeye,
yürek gerek maşuk'a vecde!**

Cemil Meriç-Şiir İlişkisine Dair...

Cemil Meriç’in şiirle ilişkisini doğru anlayabilmek için detaylı okumaların ürünlerine ihtiyaç duyuyoruz. Kronolojik bir okuma olursa bu, Meriç'in hissiyatını ve iç yönelimlerini kavramak açısından da daha verimli oluyor. F. Mehmet Tiyanşan, bu hassasiyetleri dikkate aldığımızda güzel bir yazı kurmuş.

Cemil Meriç’in, roman-şiir ve bazı düşünsel konulara dair fikrine karar verirken, onun farklı beyanlarının birlikte ve bazen kronolojik okumasını yapmazsak yanılmak ihtimalimiz fazladır. Çünkü Meriç’in hayatı dramlarla doludur bu dramlar onun hissiyatını derinden etkilemiştir. Dünya görüşü de değişimlere uğradığı için, bu psikolojik durumlar ve düşünsel değişimler onda değişik yönelimler ve tezatlar doğmasına sebep olmuştur. Bazen bir konuya farklı farklı yorumlar getirmiş, birbirini inkar eden fikirler serdetmiştir; bazense belki çelişkili gibi gözükse de aslında gerçekliğin yaşadığı değişimi işaret ettiği için farklı beyanlarda bulunmuştur.

İşte Cemil Meriç’in roman ve şiir dünyasını anlamak demek, onun iç dünyasını, duygularını, dönüşümlerini anlamak için ciddi arka plan demektir bizim için! Çünkü insanların ihtiyaçlarını yönelimlerini hislerinden ayrı tutamayız; hele ki, Cemil Meriç gibi hayatını romana vermiş hayatını romandan almış, binlerce roman karekterinde yaşamış, eleştiriler yazmış, binlerce şiir okumuş, 1500 kadar şiir yazmış, değerlendirmeler yapmış, şiirle edebiyata başlamış biriyse bahsettiğimiz kişi. "Münzevi" biriyse.

Cemil Meriç, şair değil, şair olmamış, olamamış. Ama kendi ifadesiyle söylersek, “şiir gibi” yazılar yazmış; “nesri şiir hâline getirmeye çalış”mış, bu yüzden “Ben bir parça şairim,” diyor. Çok şiir yazmasına rağmen şiire olan ilgisinin yaşadığı dönüşümleri kendi ruhsal durumuyla açıklıyor bazen, önceleri şiir onun için, “Müpheme, kavranılmayana duyulan garip bir sevgi. Daha doğrusu hayranlık” iken, sonraları “ben’den biz’e” yönelen ilgisini oluşturan psikoloji, onun roman ve şiir dünyasına da yansıyor. “Şiirden kaçtım ben, yoğun mesaide buldum kendimi unutmayı,” diyor. Onu bu psikolojiye yönelten sebep belki de “büyük şair olamayacağını anlamış olması”dır. Kendi şiirini yeterli görmemesi ve “Şiirin orta derecesi yoktur. Bir Yahya Kemal’den bir Haşim’den sonra şairliğe özenmek için ya çok büyük bir kabiliyet olmak, yahut da ikinciliğe yani hiçliğe razı olmak lâzım,” demesidir. Meriç için Nazım Hikmet, Necip Fazıl gibi şairler böyle büyük kabiliyetlerdir. Meriç, alanının zirvesinde olmayı ister, onun alanı da “fikir”dir. 1977’de yaptığı tasnifte son devri şöyle anlatır: “Nazım Hikmet: Şiir, Kemal Tahir: Roman, Cemil Meriç: Fikir”.

Cemil Meriç’in Nazım Hikmet’e ayrı bir dikkati vardır. Onun toplumcu, “yerli” duruşunu, “fikir-şiiri”ni önemser; -kendi fikir yazılarında da şiirsel bir üslup yakalamak ister hatta- ama Nazım’ı eleştirir de, “şiire lüzumundan fazla fikir yüklediğini” söyler, onun için “Paytak, acemi, çok defa el yordamıyla ilerleyen bir düşünce. Nazım sosyalizmin havarisidir,” der.

Cemil Meriç halkın nabzını duyuran, kavgacı, mücadelenin şiirini sevmiştir. Sanat için sanat anlayışına karşı çıkar. Meriç’in Hugo, Heine gibi “Fildişi kulesine uğramayan” sanatçılara olan ilgisinde bunların da payı çok.

“Şair’le resul’ün akrabalığına inananlardanız. Fikir ve sanat adamının yeri fikir ve sanat kavgasının ateş hattıdır. Büyük sanatkâr saraylardan yükselen kahkahalarla değil, kulubelerde boğulan eninlere kulak veren milyonlarca muztaribe iman ve teselli şarkılarını besteleyendir.”(1947)

Cemil Meriç’in ideolojik, psikolojik dönüşümlerle birlikte değişen fikirleri şiire de yansıyacaktır. Meriç’in şu ifadeleri tartışılmaya müsait:

“Şiir, milletlerin çocukluk dilidir. Olgunlaşan medeniyetlerin ifadesi ise nesirdir. En güç ve en kâmil ifade vasıtası nesir. Şiir, imkânlarını el yordamıyla arayan düşüncedir.”(1974) “Bence Türk şiiri Nazım’la bitti, Avrupai düşünce Nazım’la başlar...”(1977)

Şiire dair düşüncemizi, şiirin içinden aldığımız vakit ancak sıhhatli bir görüş yakalayabiliriz. Şiirde bir şey bitecekse bu yine şiirde/şiirle biter, bir şey başlayacaksa da. Şiire dair dışarıdan belirlemeler yapmak eksik ve risklidir. Tabi Cemil Meriç’in burada konumu farklı, 1500 tane şiir yazmış birinden bahsediyoruz. 1500 büyük bir rakam. Başarıyla sonuçlanmasa da ciddi bir yönelim demektir. Fakat bunlar yine de bizim, şiirin, özdeğerlerine sonuçlarına ilişkin yapılan belirlemeler için tavrımızı değiştirmez.

Yanılmıyorsam, Kültür Bakanı Atilla Koç da, şiirin azgegilmiş ülkelerde romanın da gelişmiş ülkelerde daha iyi olduğu anlamında bir şeyler söylemişti.
Cemil Meriç’in de yukarıda alıntıladığım görüşü bunu söylüyor. Bu genel bir bağlamda düşünüldüğünde doğru gibi gözükebilir, sosyolojik açıdan yani. Ama bu yargıları abartılı ve kesin bir belirleme olarak almamak için başka etkenlere de dikkat etmek şart. Sosyoloji, ben’e değil biz’e göre konuştuğu için bazen çok genel bazen de sayısal kalır. Şiir; ben’le, toplumun ben’iyle, ben’in toplumuyla başladığı için, Şiir’e dair genellemelerde bu öznel durumları merkezde tutmak gerekir. Kendi ulusunun medeniyetinin farklı durumuna rağmen birkaç şair çıkıp enfes bir şiir yakalayabilir, kuşak oluşturabilir.

Gelişimini tamamlamış Batı medeniyetine mensup ülkelerden, mesela şimdi için İsveç'i, Norveç'i düşünürsek bu ülkelerden şu an "şiir" vasfını taşıyan nitelikte ürünler çıkıp çıkmadığı tartışmalıdır; hem nitelik hem miktar olarak. Ama buna rağmen İsveç'ten dört-beş farklı insan çıkıp muhalif-nitelikli bir edebiyat yapabilirler. Maddi refah açısından zirvede olsalar da, bilimde gelişmiş olsalar da klas bir şiir üretebilirler. ABD kurulduğundan beri gelişiyor, epey bir süredir dünyayı yönetiyor adeta, 30'larda, 40'larda, 50'lerde, 60'larda... başat güç dünyada ABD, bilimde de zirve; ama aynı zamanda Whitman'larla, Pound'larla, Eliot'larla Batı şiirinde zirve o zaman. Yani hem bilimsel ve maddesel anlamda gelişmiş hem de şiir de zirve ürünler vermiş. Osmanlı, dünyada en gelişmiş olduğu zirve olduğu dönemlerde daha kötü örnekler üretmiyor edebiyatta. Şiirin ele aldığı konular değişiyor tabi, kişinin kendi iradesinin gelişimine, Allah aşkına yönelik metinler artıyor. Ama niteliksizlik değil bu. Şiir bir döneme ait bir dil değil sadece.

Ayrıca şu hükümde tartışılabilir: "En güç ve en kâmil ifade vasıtası nesir,". Belki bunu ayrıca uzunca konuşmak gerekir: Hem olgunluk anlamında hem yoğunluk, içkinlik anlamında hangi ifade türünün daha "güç" ve "kâmil" olduğunu...