renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Benim Şehirlerim

Şam ve HalepBuraya yazıp yazmama konusunda bayağı bir karasızlık yaşadım. Çünkü, genç kardeşlerimin güzel yazılarını okuduktan sonra anlatım ve dilbilgisi olarak doğrusu kendimde o kadar cesareti bulamadım. Fakat Şam İstanbul Köprüsü belgeselini gördüğümde kalbim aklıma engel oldu.

Şam, ilk bakışta kara, umursamaz, itici bir şehir, içine girdiğinizde yavaş yavaş sizi kendine çektiğinde farkına bile varmazsınız, her şeyinizle bu şehrin size ait olduğunu. O kadar çok her şeyinize işler ki, sizi yollara düşürür. Bu şehir hakkında o kadar çok hikayelerimiz var ki, şehrimden sonra çocukluğumda en çok duyduğum şehirler, Şam ve Halep. Bazen büyüklerimizin, hasretlik şehri, bazen mayın tarlalarında canlarımız feda olan şehirler, bazen şekerini yediğimiz, çayını içtiğimiz, bazen en güzel kumaşların geldiği şehir, bayramlarda giyilen bir elbisenin kumaşının Şam'dan gelmesi bir ayrıcalıktı. Bazen hicaz demiryolu üzerinde oturup, gökyüzüne bakarak, onun hakkında hayaller kurardık. Acaba gökyüzündeki yıldızları onlar da görüyorlar mıydı?

Şam'ın havası Mekke'yi anımsatır, ilk başta biraz soğuk gibidir, fakat sardı mı sizi bir defa bırakmaz. Her şeyiyle bizim olan bir şehir. Yol kenarındaki hurmalıklar, incir ve zeytin ağaçları, ilkokula gittiğim yollardan farksız.

Emevilere başkentlik yapması bu şehire karşı biraz soğuk ve sitemli idim. Hatta o kadar ki, Emevi camisine girmek istemedim. İsteksiz adımlarla girdiğimde, burada da yanıldığımı anladım. Mescidi Nebevinin havası kadar sıcak, orada oraya koşuşan çocuklar, geniş avlusu, akan çeşmesi, dedemin kucağındaki şımarık torun gibi hissettim. Dört ayrı mezhebin ezanları birlikte okunuyor ve okunduğunda oradaki insanlar o günün hangi gün olduğunu anlıyor, bir yolcunun rahat edebileceği, çeşmesi ve camisi olan bütün şehirler gibi Şam'da her şeyiyle benim şehirim. O kadar ilgimi çekmişti ki, Selahattin Eyyübi ile Türk şehitleri yan yana yatıyor, bu bile bizim ayrılmazlığımızı göstermiyor mu? Süleymaniye Tekkesindeki Sultan Vahdettin'in kabri etrafı o kadar huzur verici ki, bir insan hain olsa böyle olamaz diye düşündüm. Gurbet diyarında ölen İstanbul'a sığmayıp, Şam'a getirilen bu büyüğümüzün kabri, çok insanın evinde bile daha huzur verici.

Efendimizin ailesinin ve arkadaşlarının kabirleri bana hep hacca giden büyüklerimizi hatırlattı. Hacdan dönenler Mekke Medine kadar Şam'dan aşk ile söz ederlerdi.Ve haklı olduklarını gördüm. Şam'dan ayrılmak Medine'den ayrılmak kadar hüzün verici.

Asi nehri kenarında yemeğe oturduğumuzda dikkatimi çekmek için çabalayan iki tane kız çocuğunun çabasını boşa çıkartmadım, üç beş yarım yamalak bildiğim Arapça kelimeyle dünyalar kadar muhabbet ettik. İsimleri Nil ve Nur, 5-7 yaşlarında. O kadar çok kanım kaynadı ki, aklıma bir hatıram gelip gülümsedim, küçüklüğümde büyüklerim beni kızdırmak için Araplardan aldıklarını söylerlerdi, kim bilir belki de akrabayız bu kızlarla, ayrılırken onlarla mutlaka bir hediye bırakmak istedim, maalesef kız annesi olmadığım için, onlara göre bir şeyim yoktu. Sonradan İstanbul'daki hac kafilesinde gelen bir teyzenin bana vermiş olduğu dünyalar kadar değerli bir ipin üzerinde yedi tane mavi boncuk aklıma geldi. Bunu o teyze tavaf sırasında şaşırmamak için kullanmış, sonrada bana hediye etmişti, bende bunu çok anlamlı bulup, Nur'un eline bağladım ve söyledim, bu mavi boncuklu ip İstanbul, Mekke ve Medine'den sonra Şam'da senin yanında kalsın. Kim bilir büyüdüğünde belki de haritanın üzerinde İstanbul'u arayacak, İstanbul ile ilgili kitaplar okuyacak.
Asi nehrine doğru beraber gidip, ellerimi ıslatıp, o suyu saçlarına döktüm. Çünkü bu bizim ortak suyumuz.

Şam'da en heyecan verici durumlardan biri de, trafik tabelalarında Medine, Kudüs, Beyrut gibi şehirlerin yönünü bildiren ok işaretleri. Bu şehirler bu kadar yakın.

Halep, apayrı bir dünya, gördüğümde bir tuhaf oldum. Çünkü beynimin bir tarafında Halep kalesinin fotoğrafı olduğu gibi duruyor, sanki çocukluğum buralarda geçmiş gibi. Halep'e dönüp seslendim; Ey Halep! Ey şehir! biz seni hep bildik, tanıdık, sen bizi tanıdın mı?