Yorgundu. Namaz için silahlanırken günün bütün kirlenmişliğinden sıyrılmanın verdiği huzurla şöyle mırıldandı : "Hey Allah'ım iyi ki abdest diye bir şeyi var etmişsin." Bunu hemen her seferinde dile getiriyor olmak onun için bir öncekinden daha farklı anlamlar içeriyordu. Akşam namazının her rekatında işyerinin bir bölümüne sıkıştırılmış daracık mescidin biraz daha genişlediğine tanıklık etti.
Masasını toparladı. Çantasını astı omzuna. Beresini özenle taktı başına. Bir sigara yaktı. İş hanını merdivenlerden terk etmeye niyetlendi.. yürüdü. Sokağa çıktığında modern zamanların kahredici emaresi gürültü ve keşmekeşin arasından Nisan'la yüzleşti. Onca bahar görmüştü. Her seferinde Nisan'ın gelip kendisini yakalayışı karşısında tebessüm etti. Kravatını çıkararak çantasının sapına iliştirdi. Daha bir rahatladı. Ellerini cebine attı ve birkaç sokak öteye park ettiği arabasına doğru yola koyuldu. Bu gece farklı bir şey yapmalıydı. "Ya Nasip" i nidaladı sigarasının büzdüğü dudaklarının arasından. Yürüdü.
Arabasına bindiğinde kendisini çoktan Barbaros Bulvarı'nda bulmuştu bile. Adaları seyrederek ağır ağır indi yokuştan. Radyo açıktı. Davudi bir sese kulak kesildi. Her cümle kulaklarını dolduruyor, beyninde yankılanıyordu;
"Vakit Yatsı. Gün çoktan öldü. Güneş ışıklarını topladı. Gece hükmediyor âleme. Güneşin saltanatı bitti. Işıklar tükendi ufuklarda. Renkler ellerini çekti eşyadan. Gül soldu, gün soldu. Göğe yöneldi gözler.
Hatırla ki, Sen de unutuşun kara gecesine yuvarlanacaksın. Bir adın kalacak geriye. Bir mezar taşın hatırlayacak belki Seni. Belki o da unutacak.
Düşün ki, unutuşun koyu karanlığı çökmüş üzerine. Yokluğuna çoktan alışılmış. Unutuluşun hepten kanıksanmış. Kimsenin özlediği bile değilsin artık.
Gece gece gece. Sabaha çok var. Işık uzaklarda. Yokluğun gecesinde, adın bile unutulmuşken, kimden meded umarsın sor kendine? Kim Sana hayat vermişse, kurumuş kemikleri toplayıp dirilten de O elbette. Hiç akşamı olmayan bir sabaha uyanmak üzere girdin ölümün gecesine; kendine söylesene.
Söyle kendine. Söyle kendine ki, çoklarının Seni unuttuğu bu gece, herkesin unutup Sen de O'nu hatırla. Söyle kendine ki, çoklarının ışıklara kanıp sahte renklerin kuyularına daldığı bu gece, Rabbini an, Rabbine kan, Rabbine uyan.
Vakit yatsı! Şimdi İstanbul için yatsı namazı vakti..."(*)
Metin bittiğinde ezan başlamıştı. Radyoyu kapattı. Ezanı radyodan dinlemektense, yeniden anlam yüklediği kadîm sözleri Üsküdar Mihrimah Sultan'dan ses veren müezzinin sesinden yükselen sözlerle birleştirip İstanbul semalarında diğer ezanlarla buluşturmak için çaba harcayan Nusretiye Camii'nin müezzinine kulak vermeyi tercih etti. Durdu. Camlarını indirdi. Gözlerini kapadı ve dinledi.
Gözlerini açtı. Uzunca bir süredir dalıp gittiğini, camiden çıkmakta olan cemaati gördüğünde anladı. Zaman zaman bu halde baskın yapardı kendisine. Severdi bu halini. O an biraz da olsa öldüğünü düşünürdü. "Ölmek.." dedi. Derin bir nefes aldı.. "Neyse.." dedi. "Neyse.."
Arabasını yeniden çalıştırdı. Efsane yarımadaya doğru aktı sessizce. Köprü üzerinde Süleymaniye ile göz göze geldiğinde elindeki kaseti teybe çoktan takmıştı bile. Birden bir sazın nağmeleriyle yüzleşti. Arkasından türküye çok da yakışmayan bir sesten dökülen seslerle donup kaldığını fark etti. Köprü üzerinde sağa yanaştı. Durdu. Süleymaniye bir film çekimi için hazılanmış platonun baş dekorluğunu üstlenmiş gibi ışıklarını üzerine üzerine yolluyordu. Sözlere daldı :
Daha senden gayri aşık mı yoktur
Nedir bu telaşın vay deli gönül
Hele düşün devr-i Adem'den beri
Neler gelmiş geçmiş, say deli gönül
Ölümün bu kadar üstüne üstüne geldiğini daha önce hiç hatırlamıyordu. Türküye kaptırdı kendisini. Daha önce belki yüzlerce defa kulağına çalınan türkü kendisi için hiç bu kadar önem arz etmemişti. Türkü bu gece onun için sıradanlığını terketmişti.
Gördüm iki kişi mezar eşiyor
Gam gasavet gelmiş, boydan aşıyor
Çok yaşayan yüze kadar yaşıyor
Gelde bu dünyayı yor deli gönül
Mevlam kanat vermiş uçamıyorsun
Bu nefsin elinden kaçamıyorsun
Ruhsati dünyadan geçemiyorsun
Topraklar başına vay deli gönül(**)
Türküyü kasetle birlikte bağıra bağıra söylemişti. Boğazı düğüm düğümdü. Şehrin anladığı kadar hiçbir şehirli anlamamıştı kendisini. Hiç kimse ne duymuştu onu ne de fark etmişti. Doğrusu böyle olmasını kendisi de tercih ederdi. Süleymaniye'nin ışıkları gözlüğünün arkasından yaşaran gözleriyle dağılmıştı bir anda. Dekor kadar dizlerine dökülen göz yaşları da tanığıydı.
Yapayalnız olduğunu hissetti. Dayanacağı bir göğüs aradı gözleri. Böyle düşündüğü her an kendisini Sarayburnu'nda bulmuştu. Yine öyle oldu. Adına efsaneler düzülen Kız Kulesi Salacak'la gözlerinin buluşmasını engelleyememişti. Bir tarihe yaslanarak gözlerini Selimiye'ye doğru kaydırdı. Nisan'la buluştu.
Saat gece yarısını epey geçmiş, yeni gün kendisini hizmete sunmaya hazırlıyordu. Babası düştü aklına. Çok değil üç ay olmuştu toprağa vereli. Nem yavaş yavaş toprağı terk ediyordu artık. Toprağa nem gerekti. Sustu.. düştü yola.
Bursa'daydı. İstanbul'dan buraya gelene kadarki hiçbir şeyi hatırlamıyordu. Mudanya yoluna saptı. Kent mezarlığı tabelalarını sabaha yüz tutan gece içinde görebilmek için ön cama iyiden iyiye yanaşmıştı. Mezarlığın girişinden geçti. Çocukluğunda Emirsultan Mezarlığı'ndan gece geçişlerinde yaşadığı ürperti geldi aklına. Bilinmezlik ürpertiyordu o zamanlar onu. Şimdi ürperen ölüm olmalıydı. Ölümün üstüne yürüdü. Tepeye tırmandı. Rampadan sonra yokuş aşağı indi. Sağ koldaki mezarlardan biri babasına aitti. Mezarı buldu. Başına çöktü. Hep hayatı canlı, ölümü sessiz sanırdı. Oysa bu gece ölüm ne kadar da civan duruyordu. Hayatsa susmuş, öylece kalakalmıştı işte bir köşede. Toprağı okşadı. "Babam" diyebildi sadece. Sustu.
Neden sonra geri çekildi. Patika yola kadar geri geri yürüdü. Uzaktan, yakından yanık ezan sesleri Bursa ovasını doldurmaya başlamıştı bile. Ellerini iki yana açtı, boğazı yırtılırcasına "Hey Allah'ım ne kadar da büyüksün!" diye bağırdığında sesini bir de karşı tepeden dinledi. Elleriyle saçlarını geriye doğru ittirdi sıkıca. Üzerinden yükselen ter, gözyaşı ve toprak kokusu burnuna doğru yanaşıyordu. Nisan gözünde daha bir farklıydı şimdi. Belli ki, Nisan'a Eylül gerekti. Eylül gelmeden Nisan gelmeyecekti.
Mezarlık çeşmesinden abdest alıp, toprağın üzerinde namaza durdu. Alnına yapışan toprağı gün ışıdığında fark etmişti. Eliyle alnını silerken "Hey ölüm! Seni bu gece tanıdım ben" diye iç geçirdi. Bir sigara yaktı. Gece dinlendirmişti. Yürüdü.. Dilinde türkünün son mısrası dönüp duruyordu :
Topraklar başına vay deli gönül
-------
(*)
Bu metin Marmara Fm'de her yatsı ezanından önce yayınlanır. Senai Demirci tarafından kaleme alınarak Münib Engin Noyan tarafından seslendirilmiştir. Hayli etkilendiğim metni tarafıma ulaştırılan Marmara Fm Genel yayın Yönetmeni Sevgili Saadettin Acar'a teşekkür ederim.
(**)
Bu türkünün sözleri 1835-1911 yılları arasında yaşamış Aşık Ruhsati'ye aittir.
Yorumlar
Teşekkür
Çar, 13/04/2005 - 17:32 — sema karacaÖlüm gülerek gel bana, ölümü öp nolur!
Korkularla yüzleşmek gerektir, ölüm korkusuyla yüzleşmek gerektir; ölüm gelmeden evvel... Lakin ölümle yüzleşmek yürek ister, yürekten ziyade dil ister.. İsteyip de konuşamayanların, anlatmaktan korkanların, sebepsiz susanların yüreğinin dili olmak zor iştir. Bir radyo ve bir güzel abimiz ölümün her zaman yakamızda, namazınsa üzerimize saçılan ölü topragından silkinme, bir diriliş olduğunu tekrar hatırlattılar..
Cemaatle tanışmamdan bu yana gıpta ettiğim insanlarla buluşma imkanı bulmak yönümü tarifsiz güzelliklere çevirdi... Yanlış tahmin ediyorsam lütfen bağışlayın, isminiz ARKADAŞIM dergisini çağrıştırdı, hatta Senai Demirci'yle Kahve Bahane programını... Bir de hikayedeki tanıdık metinler inananın içimi ısıttı.
Teşekkür ediyor,yazılarınızın devamını diliyorum.
Allah yar ve yardımcınız olsun.
yok sema bacı o diil
Per, 14/04/2005 - 09:53 — özgür tenaymerhabalar sema bacım...
sanırım isim olarak çağrışım yapan kişi yusuf çağlar..
arkadaşım dergisini çıkaran ve kahve bahaneye çıkan kişi yusuf çağlardır ...
Tahdis-i nimet
Per, 14/04/2005 - 09:03 — ismail uzunKişiyi yüzüne karşı övmek hata,zarar; lakin, asıl zarar sa; muhatabın övünmesidir. Yoksa övünmeye zahiren benzese de özünde bu övünme , kendini beğenme zafına tutsaklığı olmayanının Mevlanın nimetini kullarına duyurması TAHDiS-i NiMET'tir, bu incelik farkedilmiş se sorun yok. Vesselam.
Buzağının altında öküz aramak..
Cum, 15/04/2005 - 12:23 — Ahfa SûedaHüdhüD avukat değildir sayın Hakim.
1-Karnı tok insanlara söyleyecek sözüm olmaz.
2-Şu yazıyı bile yazmaya tenezzül ettirmeyecek yaptırım cümleleriniz entellektüel görünüm çabasındaki kişiliğinizle sırıtıyor.
3-Ebe -sobe havamda değilim.
"ben hiç "entellektüel" değilim
belkide sıradan biriyim..."
ben de anlamıyorum!
Per, 14/04/2005 - 09:45 — özgür tenaysevgili nadir marmara kardeşim...
yusuf armağan'ın da sizin de yazınızı dikkatle okudum. fakat bir türlü anlamlandıramadığım şeyler var. bana biraz yardımcı olursanız sevinirim. şimdi sayın armağan bir yazı yazmış ve sanırım siz bundan pek hoşlanmamışsınız ve ey ahali neden bu yazıdan hoşlanıyorsunuz? bir bilseniz nasıl bir yanlıştasınız türünden bir karşı çıkışınız var. bununla birlikte anlayamadığım mevzulara gelmek isterim izninizle...
1- millet niye yorum yazıyor demişsiniz. gayet basit nilgün bacı. buraya yazılar konuyor ve yorum imkanı var. beğenen, beğenmeyen yazıp fikrini söylüyor. yazar ne yapmalı? "hayır sakın kimse yorum yazmasın filan mı demeli? kaldı ki siz de beğenmediğinizi yazmışsınız..
2- "Bu yakarışlar, bu yaşam içinde ölüm trendini yakalama psikolojisinin kahramanı siz değil misiniz?" demişsiniz. lütfen bunu açıklayabilir misiniz? yaşam içinde ölüm trendini yakalama psikolojisi ne demektir? arkasından yorum yapabilirim sanırım.
3- konuşan kim diye sormuşsunuz ve millete dönüp siz değilsiniz diye fırça atıyorsunuz. nasıl yani? konuşan o, bu,şu ... yazara kimi konuşturacağına dair biz emir mi vereceğiz. bunu da anlamadım.
4- devamında demişsiniz ki "Değilsiniz, tabii ki! Ve ısrarla da bu çığlıkların sahipliğine soyunmayın. Eğer "siz" olduğunu savunuyorsanız, o zaman söyleyin bakalım: Neden ve niçin ÖTEKİ'siniz? Yaşayan bir öteki, konuşan öteki ve yazan öteki ve bütün bunlara hayran ağızlarla alkış tutan da öteki"
şimdi yazar kalkıp da dese ki kardeşim konuşan benim, yaşayan da, yazan da benim. sorun nerde. evet içimde bir öteki var ve modernliğin dayattığı şizofreniyi yaşıyor ve yazıyorum. sorun nerede? ötekidir tutturmuş gidiyorsunuz. kimin ötekisi, ne ötekisi. önce açıkça derdinizi izah edin.
5-"Nedir bu "öteki"?
İslam yaşamında ve düşüncesinde, özellikle de İbn Haldun'un teorileştirmesiyle bir "asabiyet" anlayışı bulunmaktadır. Taberi, İbn Havkal, Belazuri gibi İslam'ın ilk tarihçileri Müslümanlarda "tarih ilminin" başlamasını buna bağlar ve bizzat Peygamberden rivayetler aktarırlar. Bizzat Ziya Gökalp'ın etkileri ile A. Comte, Durkhem sosyolojisinin baskısıyla, 1960 yılından beri "asabiyet" anlayışı toplumun bütün fertlerinin belleğinden silindi ve Hermann Lübbe'nin ifadesiyle bir "köken güçleri" anlayışında dönüştü. Bu Batı sosyoloji aklında adına "duyumsalcılık" denilen bir anlayışın üretimiydi. Biz soyuna sopuna bakmadan bu anlayışı "asabiyetle" özleştirdik ve kendimizce kazanclı çıktığımızı varsaydık. Oysa, bütün Duyumsalcıların çalışmalarına baktığınızda "ne biz, ne bizim adımız, ne de kültürümüz" üzerine tek kelime bile bulamazsınız. Öte yandan Japonya Uygarlığının adı bu listede yer almakta. Batı bizi, Japonya'da daha mı az tanıyordu? Sanmıyorum, sizde sanmayın."
şu paragrafa bir bakın! doğu var, batı var, isimler isimler isimler, duyumsalcılık, asabiyet, köken güçleri,öteki vs vs.
nilgün bacı entellektüel derinliğinizi ziyadesiyle ispatlamış oldunuz bu paragrafla...ama ben hala sayın armağan'ın yazısıyla ilgisini kuramadım. inan ol paragrafı beşinci okuyuşum. anladığım şey şu; okudum, yazdım, biliyorum, islam batı, kavram konsept hepsi var. alayınızın bildiğinden de fazla bilirim. siteye selam yola devam..
6- "Öncelikle, Yusuf Bey'in yazıları arasında belli bir "yazar profili"nin görülmemesi dikkatimi çeken ilk şey oldu." yazılarında yazar profili ne demek? adamcağız gelmiş bir siteye yazı koyuyor ve sen yazar profili göremiyorum filan demişsin. gören jürinin önüne çıkmış zannedecek. bırakınız efendim adam belki de kendi yazı mecraını arıyor. belki de yaza yaza bir tarz yakalayacak. bildiğim kadarıyla da kitaplaştırıp okuyucu önüne sürmedi. ve yine bildiğim kadarıyla sitenin böyle bir ön koşulu da yok.
netice itibariyle fakirin anlayışındaki kıtlığı bağışlayın ama anlamadım işte...
beni anlayacağını umuyorum nilgün bacı..
sağlık ve selam üzerinize olsun..
kardeşiniz zagor
p.s sayın armağan'ın yazısını eleştirme hakkımı saklı tutuyorum her ne kadar yusuf bey, fakirden haz etmese de bakarsınız yazarım..
bende sanmıştım ki..!
Per, 14/04/2005 - 11:24 — Emre UğurEvet yusuf armağanın yazısını okuyoruz( ben şahsım adına severimde yusuf beyin yazısını), Lakin itiraf etmeliyim, Nadir Marmara imzalı yorumlardan kendi adıma, ziyadesiyle faydalanmaktayım, göz ve ufkun açılması adına, sağolsunlar..herneyse.
her kişinin görmesi aynı olmadığı gibi, buna bağlı olarak gördüğü ve hissettiklerini ifadeleştirme tarzları da aynı değil elbette, doğal olarak alıcı olanında alabilecekleri kapasite ve ilgisiyle doğru orantılı olarak değişkenlik arz etmekte.
Bu noktadan ( bu blog için ifade ediyorum), yusuf armağanın yazısına mukabil, okuyucu olarak tam anlayabilme anlamında, Nilgün Maramara imzalı yorumu kendi adıma tamamlayıcı etken olarak alıyorum. Ve hem yusuf armağana hemde Nadir Marmara ya teşekkür ederim şahsen.
Ve Akabinde "Nilgün bacı bende anlamıyorum" başlıklı zagor tenaya ait olan yorumu zannettim ki, ufkumuzu açma manasında konuyla alakalı yerli ( yersizin karşıtı olarak) tespitlerde bulunmaya yönelik bir yorum zannettik. fakat!
"sevgili nadir marmara kardeşim...
yusuf armağan'ın da sizin de yazınızı dikkatle okudum. fakat bir türlü anlamlandıramadığım şeyler var. bana biraz yardımcı olursanız sevinirim. şimdi sayın armağan bir yazı yazmış ve sanırım siz bundan pek hoşlanmamışsınız ve ey ahali neden bu yazıdan hoşlanıyorsunuz? bir bilseniz nasıl bir yanlıştasınız türünden bir karşı çıkışınız var."
Paragrafından sonra, en son söylenmesi gereken, en başta söylenmiş olduğundan, ve gerçekten anlamlandıramadıklarına bu paragrafa dayalı olarak inandırıcı bulmadığımdan, devamını okumaktan vazgeçtim.neden vazgeçtim? çünkü okuyucu yada izleyiciyi ciddiye almayan birinin ciddiye alınması da ayrı bir ciddiyetsizlik diye düşünüyorum.( katılırsınız yada katılmazsınız). Zira cevabını bildiğin soruları karşındakine yönelterek cevap dilenmek, samimiyetten uzak, tasvip edilemeyecek bir davranıştır.
ve söz 1:
"Mevlam bizi, muhabbetimize akıl katanlarla eylesin inşaallah"
saygılarımla
Allah yar ve yardımcımız olsun inşaallah
dualarla kalalım
peki itiraf ediyorum anladım...
Per, 14/04/2005 - 12:09 — özgür tenayEmre kardeşim,
samimiyetimi ciddiyetsizlik olarak anlamanızdan ziyadesiyle üzgün olduğumu bilmenizi isterim. zira fakir, okuyucuyu ve yazarı ciddiyete almamak gibi bir gaflete düşmenin ayıbından bihaber değildir. bunu yapmaktan bütün varlığımla uzak kalmaya da özen gösteririm. belki de yaşlandıkça bu tip hassasiyetler de gelişiyor insanda. ben de ciddiye alınmak isterim netice itibariyle...
alıntı yaptığınız paragrafta, sözün mukaddimesinde meramımı anlattım, evet. zaten benim derdim bu açıdan bakıldığında alt alta sıraladığım mevzuları anlamlandıramamak. Rabbe şükür olsun ki bir metnin genel havasını sezebilecek kadar bu dile vakıfım. ancak bir metnin ne dediğini anlamak (genel hatlarıyla da olsa..) anlamlandırmaya yetmiyor.
baki selam..
kardeşiniz zagor
Bast haline Kabz gerek...
Per, 14/04/2005 - 10:59 — Ahfa SûedaÖküzün altında buzağı aramak...
Şimdi(k) Yusuf Armağan yaşadığı bir kabz ve bast halini ve onun tatlı-sert meltemlerini kaleme almış ve samimi bir şekilde paylaşmış.Yakın geçmişte vefat eden babasının kabrini ziyaretini anlatmış.Yazıya bir bütün olarak baktığımda baba ile oğulun hasretle kucaklaşmasını ve tek cümle ile "Nisan'a Eylül gerek" Bast haline Kabzın gerekli olduğunu anlıyorum...
Tutup altından üstünden sağından solundan enteresan anlamlar çıkarmakta gülünç açıkcası.
Neyse yontulmaya ihtyacımız var,içimizdeki meleğin ortaya çıkması için.
ey Rab!
yont bizi lutf'en!
acıyla,sevgiyle,
sabırla,şefkatle...
/yoruldum mu?..
daha yaşamaya başladım mı ki ?/
Ölümün kışına da Haşrin sabahı gerek.
Per, 14/04/2005 - 08:51 — ismail uzunGerçeklerin acısını gerçek dost,
gerçek dosta müteveccih olanlar bilebilir.
Önemli olan "Ölmeden önce ölünüz" mefhumunda saklı gafleti tardeden huzurda elpençe durabilmek, kendi hesabını bu fanide kendisi muhasebe edebilmek, son pişmanlık gayyasına karşı uyanık olabilmek.
"Tema"m değil amma, "KOMPOZİSYON" yada "uslub"um sizin kadar zarif olmadığından kısa yorumla hatime verdim. Yazınız için minnettarım. Vesselam.
ey ölen
Per, 14/04/2005 - 19:10 — gülsüm yıldızey ölen...
sesini duyuyorum sadece, sobeleyen o çocuk nerde! sokakların soğuk kaldırımların dar, ölümde nerden çıktı der gibi bir hal var son görünen yüzlerde...
bilmezmiş gibi gözüktüm ama dokunamadı kelimelerim ölümlü halime, uzanamadı ellerim sonumun nişanesi soğuk taşlarına.
şahdamar!
hani yakındın bana... bildim ki duracağın vakit habersizliğimmiş... bildim ki ölümümle ölünmeyecekmiş... yarım kaldı cümleler, yazılanlar...
ismim...
düşüldün bir yere, hayata yazıldığın kadar ölüme. ince bir not düşüldü altına ; zamana, mekana, öncesine, sonrasına... oysa hatırlatıldı ama ben yine unuttum, şimdi zaman bağıra bağıra sesleniyor.
Ey Ölen...
yalancı dünya konup göçerler
ne söylerler ne bir haber verirler
üzerinde türlü otlar bitenler
ne söylerler ne bir haber verirler
kimisinin üstünde biter otlar
kimisinin başında sıra selviler
kimi masum, kimi güzel yiğitler
ne söylerler ne bir haber verirler
toprağa gark olmuş nazik tenleri
söylemeden kalmış tatlı dilleri
gelin duadan unutman bunları
ne söylerler ne bir haber verirler
yunus der ki takdirin işleri
dökülmüştür kirpikleri kaşları
başları ucunda hece taşları,
ne söylerler ne bir haber verirler...
Bu siteyi seviyorum..!
Cum, 15/04/2005 - 15:14 — Emre UğurHani sıkça kullandığımız bazı cümleler vardır: " Kilim desenleriyle güzeldir", "Herşey zıddıyla bilinir", "Nerede hareket, orada bereket", gibi günlük hayat içinde kullandığımız sıradan cümleler.
Burada da yeri geldikçe anlamını bulmakta yukarıdaki cümleler. Herkes aynı şeyi, aynı şekilde düşündükten sonra ne anlamı var muhabbet etmenin yada alamadıktan sonra, ne anlamı var habire veriyor olmanın( yada tam tersi).
Bu siteyi seviyorum!
-Abisi var, ablası var buranın,
-abisi çok olanlar var birde, doğal olarak hiçbir zaman abilik yapamayacak olandır bunlar.
-ablası çok olanlar var, doğal olarak hiç bir zaman ablalık -yapamayacak olandır bunlar.
-Kendisi olanlar var, ama azlar, gerçi az olmalarından dolayı kıymetliler. Okunmak için beklenen yazıların ( yorum yada blog) sahipleri. Bunlar müdavimleri olanlar,siteye uğrak sebebimiz çoğu zaman.
-Baskı altında olanlar var, korkarak yazanlar, endişeli tavırlar sergileyenler, "aman kimsenin dikkatini üzerime çekmeden, usul usul yol alayım" diyenler. Parmak uçlarında yürüyenler.
-Ne şiş yansın ne kebap diyenler.
-saha da görünenler, tribünde oturanlar.
-Gerçekten konuşanlar var, yürekten ve yaşamdan.
-..muş yada..mış gibi yapanlar var.
-dokuz köyden kovulmayı göze alanlar, alamayanlar var.
-gerçekten sevilenler var, kalbi kırılmasın diye seviliyomuş hissini verdiklerimiz var.
-Krallar var, kralcılar var.
Bu siteyi seviyorum!
Bu sitede zuhur eden yaşamın,sanal alemdeki yansımalarını görüyorum kendi adıma bilgisayar başında oturduğum yerden.
Bu yorum burada ne geziyor diyecek olanlar da vardır eminim şimdi.
Belli bi sebebi yok, denk düştü sadece, nasip.
neyse bu siteyi gün geçtikçe daha çok seviyorum.
Daha kimler, kim olarak var olacak acaba?
ve söz:
"ya olduğun gibi görün, yada göründüğün gibi ol"
saygılarımla
Allah yar ve yardımcımız olsun inşaallah
dualarla kalalım