Cumhuriyet kurulalı devr aldığımız ve yarattığımız sorunları aşma, çözümleme noktasında bir mesafe katedildiği söylenemez. Din, modernleşme, etnik sorunlar, çevre ile ilişkiler noktasında sorunlar karmaşıklaşarak, içinden çıkılmaz bir hal alıveriyor. Egemen güç odakları arasındaki mücadeleler, halkın talepleri ve ülkenin geleceği ortak bir zeminde buluşamıyor. Cumhuriyet egemenlerinin ve uluslar arası siyaset güçlerinin Türkiye’de sorun olmayan şeyleri var ederek kendi kısır iç çekişmelerine mahkum etmişlerdir. Bu sorunlardan başlıcaları; Laik- İslamcı, Sağ- Sol, Türk- Kürt gerilimleridir. Türkiye sorunlarıyla yüzleşebilme ve çözebilme refleksini yitirmiş görünüyor.
Türkiye’nin çözümsüzlüğe mahkum ettiği Kürt sorunu çerçevesindeki tıkanıklığı giderme noktasında Mehmet Ağar’ın söylediği düşünceler üzerinde dikkatle düşünülmesi gerekir. Asker siyaset ilişkilerine girmeden Kürt sorunu noktasındaki fikirlerini tartışılması gerekir. Bu çözüm arayışları ve teklifleri ilk defa siyasi bir taraftan ve de bu sorunla geçmişte yaptığı mücadele ile tanınan bir kişiden gelmesi daha dikkat çekici görünüyor. Askeri ve mafiöz çözümleri uygulayan, yargısız infazlara gidecek süreçleri destekleyen bir kişiden bu tür açılımlar gelmesini kimse beklemiyordu. Geçmişteki durumu bir yere not ederek aslolan şimdi söyledikleri ve niyetindeki samimiyetini iyi tesbit etmek gerekir. Kişinin sözlerinin salt geçmiş durumu ile yorumlamak tıkanıklığa yol açar. Özellikle de Türkiye gibi değişken ideolojik ve siyasi zemine sahip ülkede sözler ve eylemler bir çok kez birbirini tekzip eder duruma gelebiliyor.
Kürt sorunu noktasında çözüm zeminini bu ülkeye çekilmesinden bahsederek soruna giriyor Mehmet Ağar. Bu nokta önemli çünkü Türkiye kendi sorunlarını Ankara’da, İstanbul’da, Diyarbakır’da veya İzmir’de değil Brüksel, Londra, Washington üzerinden konuşmaya ve çözümlemeye çalışıyor. Avrupa Birliği projesi son dönemde iç sorunların çözme iradesinin kaybedilmesinden dolayı muhalefetin bunun üzerinden çözüm devşirilmesi sürecine dönüşmüş durumdadır. Güç odaklarını da hizaya getiren bir etken olması da muhalefeti veya iktidarı bu sürece mahkum kılıyor. Çünkü aynı talepler kendi içinden geldiğinde dikkat çekici ve uygulanabilir olmuyor ama dışardan gelince hazır kıta vaziyette uygulamaya konuluyor. İçerde konuşma ve tartışma bunun üzerinden çözüm üretilmesi elzem görünüyor.
Kürt sorunu noktasında iktidar, muhalefet, yerli güç odakları Türkiye lehine bir çözüm refleksi geliştirememektedir. Sorunlara rant merkezli bir bakış ön plandadır. İslamcılar etnik kimlik karşısında dururken yaşanan gerçeklere yabancı ve yanlış anlaşılma korkusundan konuşamamakta sadece olayı seyretmekle yetinmektedirler. Sol kesim yitirdiği tabanı Kürtler üzerinden canlı tutmaya çalışmaktadır. Milliyetçiler kaybolan milli duyguları kürt sorunu merkezli anlayışla ayakta tutmaktadırlar. Merkez güçler ise sorunun Türkiye’ye maliyetini değil kendi iktidarları ve çıkarları için ne anlam ifade ettiğini önemsemektedirler. Bu çerçevede bakıldığında bu sorunu samimi, gerçekçi olarak sahiplenme ve çözme iradesi kaybolmuş görünmektedir. Hatta bu noktada adımlar Türkiye’nin geliştirdiği tavırlara göre değil PKK’nın, ABD’nin veya diğer etkenlerin geliştirdikleri tavırlara göre şekil kazanmaktadır. Türkiye’nin çözüm stratejisi adı altında sunduğu teklifler havada kalmaya, çözüme katkı sağlamamaya devam etmektedir. Bu noktada Mehmet Ağar’ın çözüm iradesini Türkiye’nin kendi eline alması noktasındaki çıkışı önemsenmelidir.
Bu sorun gündeme geldiğinde hemen anaların söylediği sözler önemsenmektedir. Şimdiye kadar “vatan sağolsun” sözlerini duyarken bir tane de olsa “vatan sağolsun demiyorum” diyen ananın şahsında acılarını içine gömen ve “kader” deyip yaşananlara teslim olan nice insanlara tercüman olması açısından farklı bir noktaya evirilmektedir. Her iki taraf annelerinin yaşadığı acılar göz önüne alınmalıdır. Çünkü bu bir kardeş kavgasıdır. Her şeyde olduğu gibi annelerin yaşadıkları o tarifsiz ve tarafsız acılar siyaset ve diğer güç gruplarınca istismar edilmektedir. O acıyı yaşayanlara sorarsanız aslında daha gerçekçi çözüm bulunacak ancak bu birilerinin işine gelmemektedir. Türkiyeli anaların bu sürece el koyması ve muhalefet ederek çözüme katkıda bulunması gerekmektedir. Bu noktada şehit anneleri ile cumartesi anneleri ayırt edilmemelidir.
Mehmet Ağar’ın deyimiyle şehirden dağa insan devşiren sürece dur denilmelidir. Halklar arasında değişik vesilelerle gündeme gelen linç etmeye varan hareketlerin olduğunu, kin nefret tohumlarının atıldığını, ön yargılarla beslenen anlayışlarla derin kopmaların teşvik edildiğini gözlemliyoruz. Sorunun tarafları birbirlerini bazen sanal, bazen gerçek argümanlarla mahkum etmeye devam etmektedirler. Abdullah Öcalan’ın yakalanmasıyla biteceği beklenen hareket daha profesyonel hüviyete bürünmüş ve Kuzey Irak’ta bulduğu boşluk ve destek ile kendine daha iyi yer edinmiştir. Pratikte kurulan Kürt Devleti’nin Türkiye’ye karşı kullanacağı tehlikeli bir koz olarak ortada durmaktadır. ABD, İsrail ve diğer güçler Türkiye’nin başını ağrıtacak ve değişik durumlarda koz olarak kullanmak için hazırda bekletmeye devam edeceklerdir. ABD’nin son dönemde atadığı PKK koordinatörü ve atılan bazı adımların karşılığının Türkiye için maliyetini bilmemekle beraber, kendi çıkarının aleyhine olmayan stratejik hesaplar vardır.
Sivil, akil insanlar Türkiye’deki sürecte daha etkin rol almalıdır. Bunun yolu hemen bu sorun üzerinden Askerin elini zayıflatmak gibi bir art niyet taşımadan makul çözümler, toplumsal tabana yayılarak tartışılmalıdır. Bunun için klasik deyimle Mehmet Ağar’ın yaptığı gibi cesaretli, ezber bozan yaklaşımlara ihtiyaç vardır. Özellikle de İslamcıların diğer Müslüman topluluklara gösterdiği hassasiyetin onda birini buraya yönelterek yapmak zorundadırlar. Sağcı- muhafazakar bir damardan beslenen yaklaşımlar her an evrilebilme durumunda kalabilir ama artık omurgası olan, doğrularda inat edebilen yaklaşımlar bina etmek zorundayız. Ölen her insanla beraber vebalimiz artmaktadır.
Yorumlar
ibret almak.....
Cum, 03/11/2006 - 15:39 — medine doganbu meseleler karsisinda aklima su olay gelir. Kerbela donusunde erkeklerde sag kalan sadece zeynel abidin hasta oldugu icin savasa katilmamisti, halasi zeynep ile birlikte kufe'den gecerlerken, onlari o halde goren kufe halki aglamaya baslar, Zeynel abiden halasi zeynebe donerek sunu sorar" Ey halacagim bunlar bize agliyorsa eger, bizi öldürenler kimlerdir?".