renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Kendini Tanrı Sanan Profesörler

ODTÜ Felsefe Bölümü Başkanı Prof.Dr. Ahmet İnam, son kitabı "Yaşamla Yoğrulmuş Bilgi" ile akademik dünyayı karıştıracak görünüyor. İnam hoca hem üniversiteleri ve yönetimleri, hem de profesörleri tanımlayarak sorguluyor sözkonusu kitabında. 6 çeşit profesörden bahsediyor. "Bazıları da kendini Tanrı sanıyor" demekten de çekinmiyor. Hocanın gözünden kaçan dört profesör tipi daha var. Türkiye’de üniversiteler ‘entelektüel oteli’ haline gelmişse, bu 10 tip profesörler yüzündendir herhalde..

Üniversiteler entelektüel oteli

Bir felsefeci olan Prof.Dr. Ahmet İnam, sözkonusu kitabında üniversiteyi şöyle tanımlıyor: "Muhasebeciler yönetiyor üniversiteleri, muhasebeci denetçileri... Muhasebe kültürü! Müşterileri öğrencilerdir, proje veren şirketlerdir, öğrenci velileridir. Onlara iyi 'servis' yapmak gerekir. Yoksa yıldızlarınızı söküverirler. Entelektüel oteller!"

Prof.Dr. Ahmet İnam, ayrıca profesörlerin içine düştükleri durumu "Kör bir koşuşturma! Herkes o denli meşgul ki, ne ürettiğini, ne adına ürettiğini durup sorgulayacak vakit yok" şeklinde tanımlamaktan da kendini alamıyor.

Prof.Dr.İnam, cesur tanımlar yapıyor. “Meğer üniversitelerde aklı başında biri varmış..” dedirten yazılar bunlar.

10 Çeşit profesör

Prof.Dr. Ahmet İnam Hoca, "Yaşamla Yoğrulmuş Bilgi" kitabında üniversitelerin öğretim kadrolarını da ele alıyor ve 6 tipe ayırdığı profesörleri de tek tek tanımlamaktan çekinmiyor: a) taklitçi, b) ev ödevi gibi işini yapan, c) yenilik tazısı, d) malumatfüruşçu, e) dümdüz profesör olarak kavramlaştırıyor bu tipleri. Altıncı tipi profesör ise "Bazıları da kendini Tanrı sanıyor" diye tanımlıyor.

Prof.Dr.İnam’ın profesörleri tasnif ederken kuşkusuz gözden kaçırdığı tipler de var: 1. Militarist profesör, 2. Tüccar profesör, 3. Seksomanyak ve 4.Şovmen..

Sevgili okuyucu Türkiye’de böylece “10 çeşit profesör tipi” olduğu ortaya çıkıyor. Ben şimdi bunları tek tek tanımlamaya çalışacağım.

Bilgi ile hayat arasındaki uçurum

Üniversitede “aklı başında” bir adam var şükürler olsun. Cididi sorular soruyor, ciddi cevaplar üşüşüyor zihnine.

O soruları ciddiye alıyor: Bir akademisyenin dünyadaki yeri nedir? Yaptığı işin hayattaki yeri nedir? Bir profesör varlığını değerli kılan şeyi arayabilir mi? Bilgi gerçekten akademisyenin varlığını anlamlı kılabilmekte midir?

Onun işi bu, soruları ciddiye almak. Çünkü o bir felsefeci. “Altmış yaşıma gelmek üzereyim, "Ne oldu yaşamımın temel sorusu?" diye kendime bir soru sorduğumda, şu günlerde böyle bir soruya verdiğim yanıt: "Nasıl yaşayacağım bilgimle?" sorusu oluyor. Belki de, temel sorumun ne olduğu sorusu, temel sorumdur, kim bilir?” diyor "Yaşamla Yoğrulmuş Bilgi" isimli kitabında.

Bilginin insanın yolunu aydınlatmadığını farkediyor hoca. Bilginin yaşama destek vermediğinin ayırdına varıyor besbelli. Bilgi ile hayat arasında bir uçurum oluşmuş artık. Bilginin hayata pusu kurduğunu düşünebiliriz belki de: “Çağım insanının en ağır sorusu da bilgisiyle nasıl yaşayacağı sorusu olsa gerek. Bilgi çağı diyor da bilgiyi bilmiyor, hadi bilgiyi bildi diyelim, onunla yaşamayı bilmiyor. Yaşamla bilgi arasındaki uçurum gittikçe büyüyor.”

Prof.Dr.Ahmet İnam, bilgi ile hayat arasındaki uçurumun başında durup düşünüyor.. Düşünceleriyle o uçurumu doldurmak istiyor sanki. En azından ‘bilgi ile hayat arasında köprü olacak bilgi’yi bulmaya uğraşıyor.

Okyanusa bırakılan şişelerde mektap var

Prof.Dr.Ahmet İnam, işe bir dizi sorgulamayla başlıyor: ”Bu kitaptaki yazılar akademik yaşamdaki bilgi-yaşam ilişkisini sorgulayan denemelerden oluşuyor.” diyor bu yüzden.

O insanlığın evrensel bilgi dağarcığına katkıda bulunmak istiyor. Yapacağı katkıyı ise bir çığlık olarak tanımlamak zorunda kalıyor: “Bir mühendis felsefeci olarak, mühendislik yaşam ilişkisine şöyle bir değinip, felsefenin ülkemdeki serüveni üstüne imalarda bulunduğum bu yazılar, Anadolu topraklarından çağımın bilgisine atılan çığlıklar olarak anlaşılmalı.”

Bu çığlıklara birer işaret fişeği de diyebiliriz aslında. Bilgelik yolunda ilerlemeye çalışan insanoğluna bir takım ‘kadim işaretler’le yardım edebilir belki: “Elbette uslu çığlıklar. Kültürümüzün köklerine doğru çıkılacak yolculuklar için açılabilecek yeni yolların ıssızlığında yankılanan sessiz çığlıklar. Duyacak olanlar bulunur umuduyla yazılmışlardır. Yazılacaklardır.”

Bir zoru denediğinin farkında hoca. Çünkü Türkiye’de bir akademisyen için akademik dünyayı kuşatan koşullarla baş etmek neredeyse imkansız. Hoca her şeye rağmen umutsuz da değil: “Bu topraklardan dünyaya yazıp, bilgi okyanusuna bıraktığım şişe içindeki notlardan biridir bu kitap.”

Onun notlarını "Yaşamla Yoğrulmuş Bilgi"’de dikkatle okuduğumuzda.. Üniversite, bilgi ve öğretim görevlileri arasındaki ilişkinin irdelendiğini görüyoruz.

Yer yer ülkenin geleceğini belirlemede üniversitelerin önemine atıflarda da bulunan hoca, öğretim görevlileri üzerinde duruyor. Kitap daha çok Türkiye’deki akademisyenliği sorguluyor diyebiliriz bu yüzden.

1) Taklitçiler :
Birinci grup olarak gördüğü “Taklitçiler” Prof.Dr.Ahmet İnam hocaya göre “profesör rolü oynarlar.” Daha da kötüsü bu role kendilerini fena kaptırırlar.

Oysa “Bunlar kendi fikri oluşmamış, silik profesörlerdir.”

Akademik camiada, isimleri okunmaz.

Bırakalım dünya üniversitelerinde eserlerinden, makalelerinden söz edilmesini..

Onlar akademik dünyada sadece fizik olarak varlar: Üniversitede, sınıfta fizik olarak varlar.

Ne var ki isteseler de zihin olarak, akıl olarak bir varlık gösteremezler üniversitelerde.

Profesör dublörleridir sanki.

2) Ev ödevi gibi işini yapan:

“Ev ödevi yapar gibi çalışanlar” diyor hoca, “bağımsız düşünme gücünden yoksundurlar, sürekli çalışırlar.”

Onlar için bilimsel uğraşı, ‘eş dost alışverişte görsün’ cinsinden.

İlk elden ulaşılabilecek kaynaklardan “genel geçer bilgileri” derlemekle geçer ömürleri.

Bir şey söyleyip de eleştiri almaktan ödleri kopar adeta.

Bu yüzden suya sabuna dokunmadan bir şeyler söylemeye çalışırlar. Dünya üniversitelerindeki gelişmeleri en az 20 yıl geriden takip ederler.

Söylenmesi gerekenleri söyleyip söylemediğine bile aldırış etmeden bir şeyler söyleyerek geçiştirmeye çalışırlar..

Çoktan çöpe atılmış bilgi hurdalarını toplayıp dururlar.

Şaşılacak yanları ise, o kadar çok çalışmalarına rağmen bir türlü ölü bilgiden kurtulamazlar..

3) Yenilik tazısı :

“Ev ödevi yapar gibi çalışanlar”ın karşıtları oluşmakta gecikmez üniversite ortamında: Yenilik tazıları.

Yenilik tazısı olanlar, yeni olanın ardında gitmeyi yenilikçilik sanırlar.

Her tezin peşinden tazı gibi koşarlar. İspatlanmalarını, bilimsel bilgi olduğunun kesinleşmesini beklemezler.

Yenilik tazıları için önemli olan yeni söyleniyor olmasıdır. İlginç, hatta garip olmasını da yeğlerler, peşinden koşacakları tezlerin..

4) Malumatfüruş:

Zihinleri adeta bilgi mezbelesi haline gelmiştir.

Nerede bir bilgi varsa, işe yarasın yaramasın toplanmıştır. Kafalarından malumat fışkıran hocaların çoğu zaman kafaları karışıktır bu yüzden.

Bilgi malumatfuruş hocalar için bir tür kafa konforudur. Bir konuda ne kadar bilgi varsa ortaya dökerler..

Fakat geliştirilmiş tezleri yoktur.

Kesin konuşmaktan ödleri kopar.

5)Dümdüz profesör

Dümdüz profesörler de çok sığdır. Onlar için profesörlük bir oyundur.

Fakülteye gelirler, ezberledikleri bir rol vardır, onu oynarlar. Odasına kapanır, kitaplar arasında dolaşır.. Her yıl aynı konuyu aynı cümlelerle anlatırlar.. Teyip bantı gibi aynı cümlelerle eksiksiz olduğu gibi tekrarlar konuları anlatmayı.

Hocalarından gördüğü gibi yapmaktadır her şeyi: Anfilerdeki rolü de bellidir. Öğrencilerle ilişkileri bile bellidir.

Üniversiteler dümdüz profesörlerle doludur..

Hatta onlar yüzünden zamanın geçtiği bile anlaşılmaz. Adeta zaman fakültelerde donmuştur.

6) Kendini tanrı sananlar

Prof.Dr. İnam, "Akademisyenler, Tanrı mıdır?" diye de soruyor ve şöyle devam ediyor: "Bazıları kendilerini öyle sanıyor. İçinde bulundukları topluluklarda süregelen yaşam, onda şişirilmiş bir benlik oluşumuna yol açıyor.

“Bu balon benlik, ondaki ortalamayı aşamayan yeteneğini gizleme kaygısından kaynaklanıyor olabilir.”

“Bir de ortalama akademisyen kasıntısı diye bir durum var.”

“Topluluk içinde, öğrenciler karşısında yetersizliğini kavramış bu vasati insan, olduğu ile olmayı umduğu arasında boşluktan dolayı acı çeker.”

“Bu acı, onu kendisine, öğrencilere ve diğer akademisyenlere zulmetmeye götürür. Sürekli olay çıkarır, küser, kavga ederler."

7) Militaristler

Türkiye üniversitelerinde profesörlerin genel özelliklerini ise şöyle tanımlıyor: "Türkiye'de tembel, bıkkın, yorgun hocalar var. Heyecanını yitirmiş..”

Yurt dışına gönderilen gençler de dönüşlerinde bu fosilleşmiş profesör ordusuna gençlik aşısı olamıyor: “Yurtdışından gelmiş gençler var. Terfi edince heyecanları bitiyor" diyor Prof. İnam onlar için.

İşte üniversiteler, bu dökülen öğretim görevlilerinin küllüğü durumda. Gerek konumlarını ve elde ettikleri rantı korumak için, gerekse enerji toplamak ve işe heyecan katmak için resmi ideolojiyi sarındıkları kuzu postu yaparak üniversiteleri kaleleri haline getirirler. Hoca “ideolojik hesaplarla üniversiteyi ele geçirmeye çalışanlar” olduğunu da söylüyor bu yüzden.

Türkiye’de kriz dönemlerinde üniversitelerin ortaya çıkmaları ve darbecilere destek vermeleri de sözkonusu akademik tembellik, bitkinlik ve heyecansızlık” yüzünden.

Dünya üniversitelerinden, bu militaristlik özelliğiyle ayrılır üniversitelerimiz daha çok.

YÖK bir askeri darbe sonunda kurulmuştur. Varlığı her tehlikeye girdiğinde de askere davetiye çıkarır.


8) Tüccarlar

Prof. Dr.Ahmet İnam, "kendi inançları dışındaki görüşlere tahammül edemeyenlerin üniversiteyi ele geçirir geçirmez Batı'daki muhasebe üniversitesini hemen hayata geçireceklerini" yazıyor.

Tüccar profesörler için üniversite babalarının çiftliğidir.

Onlar üniversiteyi darphane yapmanın bin bir yolunu bulurlar. Trilyonluk hocalar haline gelirler.

Üniversiteler, bu yüzden sık sık yolsuzluklarla gündeme gelir hale gelmiştir son zamanlarda.

9) Seksomanyaklar

Türkiye’de erkek egemen bir üniversite vardır.

Üstelik profesörlerin pek çoğunun aile hayatı da sorunludur.

Ailedeki sorunların temel nedeni, pek çoğunun kırsal kökenli olmasıdır. Daha öğrencilik yıllarında evlenmişlerdir. Bu yüzden eşleri ilköğretim mezunu, en fazla lise mezunudur.

Hocalar, prrofesörlük aşamasına geldiklerinde hem 40 yaş sendromuna girmiş olurlar, hem de eşleriyle ilişkillerini sorgulayarak erken evlilikten dolayı pişmanlık duymaya başlarlar..

Dolayısıyla bazı profesörler potansiyel olarak seksomanyaktır.

Yeni statülerine ve güçlerine uygun eş arayışına girmeyi herkes göze alamaz çünkü.

Dolayısıyla gizli çapkınlık maceraları yaşarlar. Her kaçamak hastalığı biraz daha ilerletir.

Kız öğrencilerin profesörlük statüsü karşısındaki ezikliğinin üniversitelerde çok istismar edildiği gözlemlenir bu yüzden.

Pek çok profesör cinsel hayatlarında açtır, fakat aynı zamanda korkak ve tembeldir.

Tembeldir, çünkü dışarı çıkmak ve uzak yerlerde çapkınlık yapmak istemez. Kolayı seçer, küllüğünde avlanır. Başını kaldırır ve kurbanını seçer.

Anfide öğrencileri süzerken, o hınzır bakışı çoğu kez saklamazlar bile.

Kız öğrencilere asılırlar; not silahını kullanıp teslim alırlar.

Ekonomik destek de yakınlaşmada ve ele geçirmede önemli bir yoldur.

Ev tutup kız öğrencisini kapatma haline getiren az profesör yoktur.

Korkaktır, çünkü boşanmayı göze alamazlar. Geldiği noktaya eşinin fedakarlığı ve desteğiyle gelmiştir; ona ve çocuklarına bayrak açmak istemezler.

Soksomanyak profesör hikayeleri zaman zaman medyaya da yansır.

Chatleştiği kadına para çarptıran profesörler bile vardır.

10.)Şovmenler

Kim istemez ülke çapında dikkatleri üzerinde toplamayı ve popüler olmayı.

Ama pek çok profesör, medyada bir köşe kapma ve şöhret basamaklarını tek tek tırmanma yollarını arar. Medyanın da işine gelir, bir veya birkaç profesöre kadroda yer verir.

Medya, akademik dünyanın siyasete açılan kapısıdır aynı zamanda. Bu ortamda profesörlerin şovmenliklerine tanık oluruz. Popüler kültürün bir parçası haline gelirler böylece..

Şovmen profesörler, sağlık, hukuk, mimarlık/inşaat, ilahiyat, iktisat ve dış politika gibi pek çok alanda arz-ı endam edebilmektedir; hatta deprem gibi hayati alanlarda bile şov yaptıkları görülebilmektedir.

Şöhret, profesörlerin servetlerine servet kattığı için kolay vazgeçemeyecekleri bir husustur.