renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

İşsizlikten Beslenmek

"Geçmiş insanlık deneyimleri, sömürü üzerine kurulan sistemlerin hızla çöktüğünü ve parçalandığını ortaya koyuyor. İşsizlikten beslenmek söz konusu ülkeler için iyi sonuçlar doğurmayacaktır."

Norveç'in Türkiye'den meslek sahibi yüz bin insan istemesiyle başlayan yeni bir süreç var. Buna mukabil İsveç, Iraklı mülteci Kürtlere; "Artık ülkenize dönün, ülkenizde savaş bitti", diyerek kapıyı gösteriyor. Norveç'in yetişmiş genç nüfusa olan ihtiyacı kadar İsveç'in de ihtiyacı var. Onlar yetişmemiş göçmen gençleri yük olarak gördükleri için, ülkelerinde istemiyorlar. Sendikalar Konfederasyonu başkanına göre, 'hükümet yabancı işgücüne kapıları açarak ücretleri düşürmek istiyor' . Üstelik Avrupa'da işgücünün dolaşımı serbest olmasına rağmen, getirilecek yabancı işçiler AB dışından olacak. İskandinav ülkelerinin tümünde bu durum var. İşsizlik sigortası primleri yükseliyor, sigorta aidatlarının yükselmesi ile de bir çok işçi işten ayrılıyor. Yaşlıların oranı artıyor ve yaşlıların emekliliğini finanse edecek çalışabilir oranda genç nüfus yok. Çalışabilir nüfus da azla yetinmiyor(İnternet sitelerinde en düşük maaşla çalışacak kişiler için ihale yapılıyor).Avrupa'da yeni süreç bu; Hükümetler ve çalışabilir durumdaki işsiz işçiler işsizlikten besleniyor.
...
Avrupa'da savaşlar sonunda göçmenlere duyulan ihtiyaç şu anda farklı bir gerekçeyle yeniden gündemde. Bu kez savaşların yok ettiği erkek nüfus değil sorun; yaşlanan nüfusun getirdiği sıkıntı dolayısıyla göçmenler yeniden revâçta. Avrupalılar, üremek istemiyorlar. AB'de hâne başına düşen ortalama çocuk sayısı 1.2, Türkiye'de bu oran 1.9. Yani abartıldığı kadar fazla üremiyoruz. Son zamanlarda televizyonlarda ( Haber 7'de bile) sık sık yayınlanan reklamlardan biri de aile ve nüfus planlaması ile ilgili. İlginç bir tezat var ortada. Başbakan en az üç çocuk yapılmasını öneriyor, ulusalcı kaleler, hızla üreyen (*)Kürtlerin gelecekte nüfus hâkimiyeti sağlayacağını düşünerek kâbuslar görüyorlar. Bir de bunun yanında hassas kanallar bile şerh koyma gereği duymadan aile ve nüfus planlamasına dair bilinçlendirme(!) kampanyasına katılıyorlar.
...
Her ay değişen işgücüne katılım oranları,"işsizler ordusu" gibi sanal bir kavram oluşturulmasına aracılık ediyor. İşsizliğin gerçekte tesbit edilen oranlarda olmadığını, kayıt dışılık dolayısıyla daha düşük oranda olduğunu herkes bildiği halde kimse bu hususta aydınlatıcı olmak istemiyor. Çalışanın haklarının gasp edilişine herkes seyirci kalarak, kayıt dışı ekonominin sağladığı temel faydalardan pay almaya çalışıyor. Gerçekte vasıflı işsiz sayımız çok az. Avrupa'da ise vasıflı işsiz neredeyse yok. İşsizlerin tamamına yakını vasıfsızlardan oluşuyor. Özellikle Almanya'da vasıfsız yabancıların ticâri sahalara hâkim olması, vasıfsız Almanları olumsuz etkiliyor, onların terörize edilmesinde ‘asıl’ sebep oluyor.
...
Genel olarak Avrupa, Amerika ve Türkiye'de işsizliğin arttığına dair veriler, oportünist siyâsetçilerin elinde birer demogoji unsuru haline geliyorlar/getiriliyorlar. Oysa gerçek söz edildiği gibi değil; onlar her siyasetçinin yaptığını yapıyor ve gerçekleri saptırıyorlar. Kayıt dışı çalışanların her gelişmiş/gelişmekte olan ülkede çalışan nüfusun büyük bir kısmını oluşturduğunu kimse söylemiyor. Amerika ve Avrupa vasıf gerektirmeyen işlerini, 'acımasız denetim' uygulayan sistemlerinden saklayarak kaçak işçilere gördürüyorlar. (Polonya bile 2012 futbol şampiyonası için yapılacak stadlara Hindistan ve Çin'den işçi getirmeyi tartışabiliyor). Normalde hiç bir Amerikalı ve Avrupalı vatandaş kayıt dışı olarak herhangi bir işte çalışmaz/çalıştırılamaz. Ama kayıt altına almadığınız kişileri- ki; onlar da zaten kayıt altına alınmak için çalışmaya gelmemişlerdir, amaçları para kazanmak ve ülkelerine göndermektir- sisteme izlettirmediğiniz/denetlettirmediğiniz zaman çalışan sayınızı daha az gösterebilirsiniz. Böylece şirketleri, ödenecek vergi ve sosyal güvenlik kesintileriyle/hak gasbıyle elde ettikleri paralarla finanse edersiniz.
...
Avrupa ve Amerika uzun süredir, vasıf gerektirmeyen işlerini kaçak işçilere yaptırıyor ve tam tersi bir tutumla ve açık bir ikiyüzlülükle, kaçak işçilerin geçişlerine engel olamayan ülkeleri siyasi arena da sınırlarının güvensizliğinden dolayı eleştiriyor. Türkiye de geçmiş hükümetler uygulamalarında bu stratejiyi aynen uyguladılar; ancak kişiler kaçak işçiler değil bu ülkenin kendi vatandaşlarıydı. Ödenmeyen SSK primleri ve ücret/maaş gelirlerinden elde edilecek vergiler işverenlerden tahsil edilemedi/edilmek istenmedi.
...
Girişimcilerin dolaylı olarak teşvik edildiği bu yapılanma sürecinde(bu bir süreçti; ülkede sanayii olmadığı için işçi sınıfı yoktu, tarım işçilerini de işçi sayan bir devlet yoktu) işsizlik, İş ve İşçi Bulma kurumlarının kayıtlarına bakılarak oranlanıyordu. Ve bu kurumun verileri doğru bir tesbit yapılabilmesi için güvenilir olarak (asla) değerlendirmeye alınmıyordu. Bu yüzden ülkemizde işsizlik oranları hiçbir zaman yeterince ciddiye alınmamıştır. Ama Amerika ve Avrupa'da kaçak işçilerin bolluğu, şirketlerin bilançolarında olumlu iyileştirmeler sağlıyor olmasına rağmen, İş ve İşçi bulma kurumlarında kayıtlı vasıfsız işsizlerin artması muhalefet partilerinin elinde büyük bir koz olarak kullanılıyor ve hatta iktidar partilerinin seçimleri kaybetmesine neden olabiliyor. Biz de artan işsizlik yüzünden seçim kaybeden siyasi parti yoktur; artan işsizlik yüzünden propaganda yapan muhalefet partileri de yoktur; bunu denerler o kadar, sonuç alacaklarına inanmazlar. Çünkü, herkes bilir ki; işsiz sayısı gösterildiği kadar çok değildir,i şsiz görünenler genellikle kayıt dışı çalışıyorlardır ve zımnen -hakları gasp edilen kayıtsız işçiler dışında- herkes durumundan memnundur ve bu mevzu siyasete alet edilebilecek kadar önemli değildir. Zaten sosyal bağlar kuvvetlidir; insanlar kimseye işsiz olduklarını hissettirmezler, sağlık karneleri tüm akrabaların hizmetindedir.
...
Şu halde işsizlikten beslenmenin ilerleyen teknoloji ve artan insan hakları trendine göre azalması gerektiği halde neden yükselen bir değerinin olduğunu iyi düşünmek gerekir. Amerika, Avrupa ve Türkiye hangi şekil ve yöntemle olursa olsun işsizlikten beslenmeye devam ediyor.
...
Bu gün Türkiye, kayıt dışı ekonomiyle mücadele için yeni yol haritası belirledi. Buna göre kayıt dışı işçi çalıştıranlar 5 yıl boyunca kamu ihalelerine giremeyecek, kaçak ihbar hattı oluşturulacak, özellikle turizm ve hizmet sektöründe denetimler artırılacak. Bu işsizlik oranının aşağı çekilmesini sağlar mı belli değil; her şeyin kolaylıkla izlenebildiği bu yeni sistemde işsizlerin gerçek sayısı hala aynı kolaylıkla tespit edilebilir durumda değil çünkü. Kurumsallaşmamış işletmeler cenneti olan ve bu işletmeleriyle ihracatında rekorlar kıran Türkiye'nin, işsizlik masallarından beslenmekten vazgeçeceğini sanmak büyük saflık olacaktır. İşletmeler, maliyenin göz yummasıyla kayıt dışı işçi çalıştırarak vergilerden ve sosyal güvenlik primlerini çalarak işçilerinin sırtından kazandıkları paralarla büyümeye devam edeceklerdir.
...
Peki, Avrupa neden kaçak işçilerden rahatsız? Bizde işsizlik oranı hiçbir sosyal ve siyasi hareketlenmeye neden olmazken, 'âri avrupalıların' işsizliği neden tehlike sayılıyor ve sırf bu sebeple hükümetler sallanıyor, iktidarlar el değiştiriyor?
….
Avrupa'da kayıtlı işsizler gerçekten işsiz; sosyal güvenlik sistemleri ödenemeyen primler yüzünden sürekli açık vermekte ve devlet tarafından desteklenmektedir. İlk etapta Avrupa'nın kayıtlı/vasıfsız işsizleri, Avrupa'da yaşayan vasıfsız göçmenlere düşmanlık beslemeye başlıyorlar. Sonra küçük, orta ve büyük ölçekte işletmeler kurarak kendi iş sahalarını daraltmaları yüzünden yasal göçmenlere yöneliyor kinleri. Gelecek kaygısı yüzünden Avrupalılar soğukkanlılıklarını kaybediyorlar. Sosyal bağlar yok olduğu için de herkes işsizliğin acılarını tek başına yaşamak zorunda kalıyor; verilen işsizlik ödenekleriyle de dilediği hayat standardını elde edemediğini düşünen Avrupalılar şovenist olmaya karar veriyorlar. Ancak; bu durum da onların işsizlikten(işsizlik maaşı alarak) beslenmelerine engel olamıyor.(İngiltere de Pakistan asıllı bir vasıflı işsiz, çalıştığı zaman asla elde edemeyeceği maaşı, çocuk yardımlarıyla alabildiği için çalışmaya gerek duymayabiliyor).
...
Gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkeler işsizlikle beslenebildiklerine göre, gerçekte kimlerin sırtından geçindikleri aşikâr; Dünya'nın sömürülen ülkeleri besliyor onları. Türkiye henüz başka ülkeleri sömürebilecek kapasiteye ulaşamadığı için kendi çalışanlarını sömürmeye devam ediyor. Kim bilir belki de Başbakan gelecekte Avrupa ülkelerini sömürecek olan genç nesiller istediği için bol çocuk yapılmasını öneriyor. Eğer öyleyse, yüzlerce yıldır sömürülen insanların torunları eksiksiz olarak alacaklarını tahsil etmek üzere Başbakan'ı dinlemeli, kampanyalarla aile ve nüfus planlaması yapılmasına destek vermemeli ve bol bol çocuk yapmalıdır(Bu da sadece ham hayâl olmaktan öteye gidemeyecek; çocuk yapma ve yetiştirme külfetine katlanmak artık Türkiye’de de kolay değil).
...
Geçmiş insanlık deneyimleri, sömürü üzerine kurulan sistemlerin hızla çöktüğünü ve parçalandığını ortaya koyuyor. İşsizlikten beslenmek söz konusu ülkeler için iyi sonuçlar doğurmayacaktır. Şu andaki İngiliz başbakanı Gordon Brown maliye bakanı olduğu dönemde Britanya'nın 'Balkanlaşması'ndan korktuğunu beyan etmişti. Bu risk Amerika dâhil tüm Batılı ülkeleri ciddi bir şekilde tehdit ediyor. Avrupa ülkelerinin hemen hepsinin en büyük kâbusu bu şimdi. Diğer siyâsî ve ekonomik sorunlar da bu çerçevede çeşitleniyor.

06.06.2008

(*)MGK'nın talimatıyla yaptırıldığı iddia edilen sonuçları kamuoyuna açıklanmayan Türkiye'deki etnik kimlik raporu 2000 yılında Erciyes, Elazığ Fırat ve Malatya İnönü Üniversitesi'ndeki öğretim görevlilerine MGK tarafından hazırlattırıldı. Prof. Şaban Kuzgun başkanlığında yürütülen proje kapsamında Türkiye'deki 68 il, ilçe, köy, mahalle ve sokaklar tek tek dolaşıldı. Yapılan çalışmada insanların hangi kökenden, mezhepten ya da tarikattan olduklarının profili çıkarıldı. İşte o raporun en çarpıcı başlıklarından biri ise Türkler’in nüfus artış hızında yatıyor. Buna göre Türk nüfusu son 15 yıldır az oranda artış gösteriyor. Buna karşılık Kürtler her yıl yüzde 2,5 oranında artış gösteriyor. Araştırmaya göre Boşnaklar her yıl binde 12, Türkler binde 8, Arnavutlar binde 5 oranında azalıyorlar.(Kaynak;Bugün)

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

İşsizlik Dışında Her Şeyden Beslenmek

"Ümmetçilik"ten söz edenler söz konusu kendi kimlik hakları olunca nedense mangalda köz bırakmıyorlar. Yazı "Norveç'in Türkiye'den meslek sahibi yüz bin insan istemesiyle başlayan yeni bir süreç var. Buna mukabil İsveç, Iraklı mülteci Kürtlere; "Artık ülkenize dönün, ülkenizde savaş bitti", diyerek kapıyı gösteriyor" - diye başlıyor. Bir anlamda, İsveç'in "Kürtlere" yaptığı ayıbın altı çiziliyor, ufak da olsa. Ama söz konusu aynı İçveç ve Norveç'te Kürkçe (ki böyle bir dil yok; Dilbiliminin beyni Avrupa gerektiğinde Kurmançi, Sorani, Zazaca, Kirmanşahi arasındaki dil farkını bilmeyecek kadar cahil olabiliyor çünkü) yayın hakları serbestken, Türkçe yayın bir dizi aşılmaz prosedüre bağlı. Demek ki, işleri bitince gerçekten de işi bitirilmiş duruma sokmak Avrupanın geninde var.

Yazının bir sonraki paragrafından okuyoruz: "Başbakan en az üç çocuk yapılmasını öneriyor, ulusalcı kaleler, hızla üreyen (*)Kürtlerin gelecekte nüfus hâkimiyeti sağlayacağını düşünerek kâbuslar görüyorlar. Bir de bunun yanında hassas kanallar bile şerh koyma gereği duymadan aile ve nüfus planlamasına dair bilinçlendirme(!) kampanyasına katılıyorlar".

Avrupa'da yayın yapan Kürtçe kanalar peki neden gece saat 1'den sonra şifreli pornografi yayınları yapıyor? Öte yandan şifreni de Kürtçe ilan ederek. Türk kardeşlerinin izleyip rast gele beklenmeyen bir misafir sahibi olmasından korktuğu için mi? Madem, yazarımız lütf edip Bugün gazetesine dayanarak bir rapor açıklamış bende affına sığınarak 2005/2006 Rus istihbarat raporunu açıklayayım. ABD'nin Irak'ı işgalinden beri aralarında İsveç ve Norveç'in de bulunduğu bazı Avrupa ülkelerinin Kuzey Irak'a yaptıkları yardım listesi arasında şunlar da var: 200 bin tablet viagra (Hindistan markası taşıması da ilginç); 150 kutu cinsel gücü artırıcı hap; 25.000 adet ereksiyonel ilaç (Nİ-İA adlı üretildiği ülke belirtilmeyen bir marka) ve isimlerini sıralamaktan utandığım bazı ilaçlar daha. Evet, Avrupa'nın insan bedenini sömürmesi ahlak dışı; ama açlık ve sefaletle kavrulan bir ülkeye bu türden yardım kapmanyalarının yapılması da ne derecede ahlaki?

2000 yılında bir rapora gönderme yapılıyor; ama google'de CIA arşivine girilerek Güney ve Güney-Doğu Anadolu'da Amerikalıların yaptığı "nüfus" politikasına ilişkin çalışmalar üzerinde hiç durulmuyor. Yine "ulusal kalelere" gönderme yapılıyor, ama merkezi Tiflis'te olan ve Soros tarafında maliyeleştirilen "Kürt Nüfus Planlama Teşkilatı"nın çalışmaları aynı "kaleler"in dışında yer alıyor.

Avrupa'nın hiçbir ülkesinde o ülkenin ulusal, etnik, nüfus ve milli eğitim politikasını eleştirerek bir yazı yazmak olanaksızdır. Örneğin, Norveç'te soykırıma uğramış bir Arap toplumundan söz edilemez. Oysa, IX-X. Yüzyılda Norveç'te ticarette geçerli para biriminin Abbasi dinarı olduğu da gün gibi ortada iken. Almanya'da tüm Germen topluluklarının bir "Alman yüksek dil eğitim anlayışı" içinde eritildiğini gündeme getiremezsiniz. Keltler ne oldu efendim? İnsan hak ve onuruna bu denli düşkün olan Avrupa Kelt ulusunu, kültürünü, kimliğini neden yok etti? Bretonlar, Kernevekler neden bugün kendi dillerinde okuya ve yazamıyorlar? Korsikadaki Fransız etnik zulmüne ne demeli? Avrupa'nın hangi ülkesinde etnik sorun yok ki? Ama hiçbirinde bu sorunları söyleme hakkı da yok. Ama gel gör ki, Türkiye kendi nüfusuna ilişkin en ufak bir çalışmada bulunsa ve bir rapor hazırlasa "ırkçı" oluyor. Olsun bakalım! Bir" vasıfsız" topluluk da biz olalım, sizin değiminizce.

Bu ülkede her şeyin adı Türk olmuş da neye yaramış?

Dünyadaki işsizlik sorununun altından "Kürt" sorununun çıkması yazarın büyük buluşu olmalı.

Saygılarımla...

bu yorum mu şimdi?

Lütfen Nadir Bey,yazıyı tekrar okuyunuz ve başlığa bir daha bakınız. Yorumunuzun içeriği ile yazının içeriği arasında zerre kadar ilgi yok. İsterseniz,yazıyı çevrenizde okuma yazmayı yeni öğrenmiş yetişkin birine okutunuz yahut boşverin okuma yazma bilen birini,15 yaşını aşmış herhangi bir okur yazar olmayan birine okuyunuz. Sizin yorumunuzla yakından uzaktan ilgili sonuç çıkarırsa yazımı yayından kaldıracağım.Ama sizin anlamanız için biraz yardımcı olayım isterseniz.Saptırmalarınız ve çarpık bakış açınız ortaya çıksın diye. İşsizlikten beslenmek ne demek onu da öğrenin.Başlıkaki ironiyi anlamayı deneyin.

"Norveç'in Türkiye'den meslek sahibi yüz bin insan istemesiyle başlayan yeni bir süreç var. Buna mukabil İsveç, Iraklı mülteci Kürtlere; "Artık ülkenize dönün, ülkenizde savaş bitti", diyerek kapıyı gösteriyor. Norveç'in yetişmiş genç nüfusa olan ihtiyacı kadar İsveç'in de ihtiyacı var. Onlar yetişmemiş göçmen gençleri yük olarak gördükleri için, ülkelerinde istemiyorlar. Sendikalar Konfederasyonu başkanına göre, 'hükümet yabancı işgücüne kapıları açarak ücretleri düşürmek istiyor' "

Okudunuz mu? Saptırmanızı belirginleştirebildim mi?Devam edeyim;

"AB'de hâne başına düşen ortalama çocuk sayısı 1.2, Türkiye'de bu oran 1.9. Yani abartıldığı kadar fazla üremiyoruz. Son zamanlarda televizyonlarda ( Haber 7'de bile) sık sık yayınlanan reklamlardan biri de aile ve nüfus planlaması ile ilgili. İlginç bir tezat var ortada. Başbakan en az üç çocuk yapılmasını öneriyor, ulusalcı kaleler, hızla üreyen (*)Kürtlerin gelecekte nüfus hâkimiyeti sağlayacağını düşünerek kâbuslar görüyorlar. Bir de bunun yanında hassas kanallar bile şerh koyma gereği duymadan aile ve nüfus planlamasına dair bilinçlendirme(!) kampanyasına katılıyorlar."

Buradaki 'ulusalcı kaleler' vurgusu ne işe yaramış anlaşılabiliyor mu acaba?. Sanırım sizin alınmanıza neden oldum Nadir Bey?. Ulusalcı olmanız beni ilgilendirmiyor. Irkçı olup olmamanızda... Bir de 'ilginç tezat vurgusu'...sizi ödevlendirmek gerekiyor galiba.

yazının özetini de vereyim;

"Şu halde işsizlikten beslenmenin ilerleyen teknoloji ve artan insan hakları trendine göre azalması gerektiği halde neden yükselen bir değerinin olduğunu iyi düşünmek gerekir. Amerika, Avrupa ve Türkiye hangi şekil ve yöntemle olursa olsun işsizlikten beslenmeye devam ediyor...Gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkeler işsizlikle beslenebildiklerine göre, gerçekte kimlerin sırtından geçindikleri aşikâr; Dünya'nın sömürülen ülkeleri besliyor onları. Türkiye henüz başka ülkeleri sömürebilecek kapasiteye ulaşamadığı için kendi çalışanlarını sömürmeye devam ediyor."

nihayet;

"Kim bilir belki de Başbakan gelecekte Avrupa ülkelerini sömürecek olan genç nesiller istediği için bol çocuk yapılmasını öneriyor. Eğer öyleyse, yüzlerce yıldır sömürülen insanların torunları eksiksiz olarak alacaklarını tahsil etmek üzere Başbakan'ı dinlemeli, kampanyalarla aile ve nüfus planlaması yapılmasına destek vermemeli ve bol bol çocuk yapmalıdır(Bu da sadece ham hayâl olmaktan öteye gidemeyecek; çocuk yapma ve yetiştirme külfetine katlanmak artık Türkiye’de de kolay değil).

Umarım bozuk teraziniz aşağıda ki saçmalığı nasıl tarttığınız söyler bize...Sahi bu sizce de saygısız ve düzeysizce bir cümle değil mi?
İşte sizin cümleniz:

"Dünyadaki işsizlik sorununun altından "Kürt" sorununun çıkması yazarın büyük buluşu olmalı"

Soruyorum size Nadir Bey;"Böyle bir sonuca ulaşmak sizin adınıza utanç verici olmalı değil mi?" Size önerim, Türkiye'de yaşayan herkese o adlarını utanarak saydığınız şeyleri dağıtınız...Avrupa'ya gidelim.

Selam ve Sevgiyle
Seçkin Deniz

Utanın ey cemaat!

Hiç, ama hiç yanıltmadınız beni. Bir deha-yi muazzama karşısında olduğumu nereden bileyim ben cahil. Hiç olanak yok değil mi? Hedefi şaşma ihtimali sıfır diyorsunuz, yani! Öyle olsun! Zaten hüküm kesilmiş?

Çok özür diliyorum. Birincisi, yazıyı okuduğum sırada yanımda 15 yaş altı çocuk bulamadığım için. Nerede bleyim, yazı sahibinin 15 yaş altına hitap ettiğini. İkincisi, adıma yakışmayan yorum girdiğim için. Çünkü, adımın ve soy adımın hangi yorum altında yer alacağını affınızı almadan kullanmışım. Üçüncüsü, ulusalçılık günahını işlediğim için. Çünkü, her şeyin mübah sayıldığı halde, bu literatürünüz ulusalçılığı kaldırmıyor. Kaynağınızı sorgulama cesaretini göstermem başlı başına bir densizlik. Hele hele "Türkiye'de yaşayan herkeze o adlarını utanarak saydığınız şeyleri dağıtmamı" selam ve saygı ile öneren üslubu anlamamam tam bir kaos benim için. Doğru ya, ben hata yapıp, her kezin utandığı şeylerin nerede ve nasıl dağıltıldığını söylemişim. Adres hoşuna gitmemiş beyefendinin. Ve, beyefendimizin aşırı haya sahibi olduğunu da anladık. Ama ruhunda Avrupalılık varmış ki, bize de lütfedip utandığı şeyleri dağıtma görevi vermiş. Daha önemlisi, her kezin utandığı şeyi yine benim aracılığımla her keze dağıtma büyüklüğünü göstermesidir. Tıpkı, Norveç'e Kuzey Irak yardımları arasında utanılacak şeylere tanıdıkları özel müsaade gibi.

Kısacası, beyefendi "öküz altında buzağı arama" diyor. Tabii bunu, çok ahlaklı, utangaç, 15 yaş altının verdiği delikanlılık duyarlılığı ve bu defa buzağın altına öküzü yerleştirerek yapıyor. Hakkı var. Yapabilir. Yapıyor da. Yapacak da. Sorun benim yapmamdır. Çünkü, biz, adımıza yakışmayan kimseler, literatürde yer almayan kimliğin mensupları, ancak utanılacak şeyler dağıtılmağa mahkumuz. Çünkü adımız, kimliğimiz utanılacak şeyler sırasına kazınmış bir kere. Madem, utanılacak varlık değerine sahibiz, bize neden utanmayı öğretiyorsunuz ki? Sizin herkez adına utanarak yaptıklarınızın, daha utanılır hedefi olmamız için mi?

Utanın ey cemaat! Aranızda bir utanmaz yazıyor.

Değildim ben sana mail, sen ettin aklimi zail,
Bana ten eyleyen gafil, seni görcek utanmaz mı?

Hastalık derinlerdeyse söz kar etmez.

Anlaşılıyor ki;tedaviye ihtiyaç duyacak kadar ölçekleme mekanizmanız bozulmuş. Umarım bu iş koşullarınızdan kaynaklanmıyordur. Rica etsem içinizdekileri başka bir köşede çıkarsanız. Bizim sokak biraz temizdir de bu hususta. Hadi lütfen, birazcık edepli olun

Selam ve Sevgiyle
Seçkin Deniz

AB'ye iltica eleştirisi

Latin Amerika ülkesi Bolivya'nın lideri Evo Morales, Avrupa Birliği liderlerine yeni kaçak göçle mücadele planlarından vazgeçme çağrısında bulundu.

Morales: Sorun göçmenlerde değil, seçtiğiniz kalkınma modelinde.

Evo Morales, Avrupa Parlamentosu'ndan onay bekleyen bu kuralları "sert ve merhametsiz" diye niteledi.

Morales, İngiliz gazetesi Guardian'a yazdığı makalede 2. Dünya Savaşı'nın sonuna kadar milyonlarca Avrupalı'nın açlıktan, ekonomik krizlerden, zulümden, etnik temizlikten, savaştan ya da totaliter rejimlerden kaçarak Amerika kıtasına sığındığını hatırlattı.

Bolivya Cumhurbaşkanı bu kişilerin vizesiz, şartsız Kuzey ve Güney Amerika'ya yerleştiğini ve yerel topluluklara her zaman iyi davranmamalarına rağmen haklarına hep saygı gösterildiğini, kıtanın zenginliklerinden faydalanıp, bu zenginlikleri kısmen Avrupa'ya aktardıklarını kaydetti.

Morales şimdi de AB'nin refah ve özgürlük imajıyla dünyanın dört bir yanında zor durumda olan insanlar için umut kaynağı olduğunu belirtti.

Avrupa Parlamentosu bu hafta kıtaya kaçak göçle mücadele önlemlerini artıran bir karar tasarısını oylayacak.

Evo Morales, Avrupa'da bulunan çok sayıda Latin Amerikalı'yı etkileyeceğini söylediği tasarıya eleştirilerini sıralarken, hükümetlere kaçak mültecileri 18 aya kadar gözaltında tutma hakkı verilmesini eleştirdi.

Buna çocuklu kadınların da dahil edildiğini hatırlatan Morales, kaçak mültecilerin konulduğu gözaltı kamplarında depresyon, açlık grevi ve intiharların yaygın olduğunu hatırlatarak "Bunu nasıl kabul ederiz?" diye sordu.

Cumhurbaşkanı Morales ayrıca bu kişilerin AB'de ne kadar zaman geçirdiklerine, iş ve aile durumlarına ya da topluma ne kadar uyum sağladıklarına bakılmaksızın sınırdışı edilmesini doğru bulmadığını belirtti.

Kalkınma modeli

Bolivyalı lider, çoğu genç olan mültecilerin gittikleri ülkelerde refahı sömürdükleri imajının gerçeği yansıtmadığını, aksine işgücüne katılarak Avrupa'nın yaşlanan nüfusu sorununa çözüm olduklarını kaydetti.

Latin Amerika'nın solcu liderlerinden Morales ayrıca, Avrupa toplumlarında yaşanan kaynaşma sorununun göçmenlerden kaynaklanmadığını, kuzeyin seçtiği kalkınma modelinin sonucu olduğunu belirtti.

Morales bu modelin hem gezegeni mahvettiğini hem de toplumları parçaladığını yazdı.

Bolivya, Kolombiya, Ekvador ve Peru'nun AB ile serbest ticaret anlaşmaları imzalamak ve "koruma" adı altında su, doğal gaz ve telekomünikasyon hizmetlerini özelleştirmek için büyük baskı gördüğünü anlatan Evo Morales, "Peki bizim vatandaşlarımız sözkonusu olduğunda koruma nerede?" diye sordu.

Buna karşılık pek çok Avrupalı siyasi, mültecilerden çoğunun ekonomik sebeplerle AB'ye gelmek isteyen göçmenler olduğunu savunuyor.

Bu çevreler, özellikle de AB ekonomilerinin ciddi durgunluk yaşadığı bir dönemde dışardan alınacak kişilerin sayısının kısıtlanması gerektiğini söylüyor.

Bu nedenle Morales'in çağrısına olumlu yanıt alması zor görünüyor.

Ancak Evo Morales de yeni düzenlemeler önce Avrupa Parlamentosu, sonra da liderlerce kabul edilerek yürürlüğe girerse kendilerinin de boş durmayacağını belirtiyor.

Morales "Avrupa'nın Bolivyalılara koyduğu vize şartının aynısını Avrupa vatandaşlarına koyma hakkımızı saklı tutuyoruz. Ayrıca AB ile pazarlıkları derinleştirmemiz, ahlaken mümkün olmayacaktır" diyor.

BBC

Selam ve Sevgiyle
Seçkin Deniz

Edebsizler Sokağının Edeb Mümessili

Büyük edeb carçısı, hiç alaksı ve bağlantısı olmadığı halde, adımı farklı bir yorumun altında zikretmeği de edeb anlayışı dahilinde görüyorsa, ne mutlu bana. Sırf, "Türk" adını kullandığı için, yorumcunun birine saldırmakta hiçbir engelelyici neden görmeyen, edeb abidesi, bize, "Kürtlüğüme" laf ettirmem diyor. Boğanın kırmızı şala saldırması misali, sitenin sağında solunda gördüğü her "Türk" sözcüğü başını döndüyor. Sonra da edebi kendinden yana hükmü kesiyor: "Edebli olun". Edeb tapusunu işgal edib üzerine gecekondu oturtmuşların sokağına girmemiz beyefendini rahatsız ediyor. İster rahatsız olsun, ister olmasın, kendilerince edeb oturmuşların sokağı benim miri arazimdir.

Hep Bismillah, Rüştü Bey kardeşim,

Rüştü Bey kardeşim...görüyor musunuz? Şahsın atardamarı 'saptırma' köyünden geçiyor. Bu ulusalcılar hepten böyleler...Şahıs, bırakınız savunmayı saptıra saptıra öfkelenip geliyor. Biz, bir şairin vecizeye dönüştürdüğü 'Kalın Türk' ifadesini eleştirmişiz;olduk Türk düşmanı,sonra Kürt ilan edildik,farketmez hangi ırkla doğduğumuz,ama Kürt değiliz. Hep derim ya;ırka dair terennümlerin hepsi ilkel/terbiye edilmemiş dürtülerin eseridir.Seviye hala orada yani,Rüştü Bey Kardeşim.

Selam ve Sevgiyle
Seçkin Deniz

Bana Çay Ismarlar mısınız, Seçkin Bey...

sayın yorumcunun bir başka yorum altına girdiği sitede yazmamaya yönelik karar açıklamasına saygı duyuyorum. Ama üzüldüğümü tüm samimiyetimle de belirtmek isterim. Şayet, bu kararında benim de etkim söz konusuysa, ben kendi adıma, beyefendiyle aynı sitede yazmaktan ziyadesiyle memnun olduğumu belirtmek isterim.

bunlar, yazarla birkaç günden beri giriştiğim polemiklerde sarfettim görüşlerden geri adım attığım anlamına gelmemelidir. Yazdıklarımın satırı satırına savunmasını her türlü ortamda yapmak yeteneğinde olduğumu hatırlatmaktan da geri durmam.

Benim zati alinize karşı en ufak bir kinim ve kırgınlığım söz konusu değildir, olamaz da. Her zaman olduğu gibi, Cemaat.com sitesindeki tüm yorumlarımı yazının sırtına yüklerim. İlk yorumum dahil devamında yazdıklarımın da meşru kaynağı sizin yazdıklarınızdır.

Ama, sebep ne olursa olsun, kendi adıma verdiğiniz karara üzüldüğümü belirtmek isterim. Ben gerek yorum, gerek yazı anlamında her türlü görüşün ve düşüncenin burada veya başka platformda tartışılmasından yanayımdır. Şayet, bir gün karşılaşma olanağımız olursa, bana çay ısmarlamanızı ve burada şahsınıza yazdığım yorumlar dahil her türlü konuyu konuşmamızı içtenlikle diliyorumdur. Masraflara Rüştü beyin de ortak olacağından eminimdir.

Gerçekten utanın, ey cemaat!

Kelimelerim kavgadan korkmuş ürkek bir çocuk gibi sükûneti, sessizce bir kapı arkasında bekliyor. Bu sessizliğin, huzuru sağlayacağı yok! Kavganın müsebbipleri fazla güvenin etkisiyle her şeyi bilir ama mağdur bir tavır içindeler. Bu bilmişlik sarhoşluğu ne yazık ki tüm cemaat ailesinin huzurunu bozuyor. Ben korkularımla yüzleşerek, haksızlığa karşı susmamayı tercih ediyorum.

Özgürce düşünerek, her sözü söyleme hakkının yansıması yorumlar, yazı sahibine haksızlığı beraberinde getiriyor. Nasıl bir anlayıştır ki her sözde bir art niyet aranıyor. Seçkin beyin yazısından yola çıkarak yapılan yorumun aslında yazıyla aynı paralellikte gittiğini görüyorum. Ama ne yazık ki yorum sahibi ciddi bir algılama sorunu yaşıyor. Konusu belli olan yazıdan konu dışında bir sonuç çıkarmak nasıl mümkün oldu acaba! Ve en ilginç olanı uyarılması gereken yorum sahibiyken, yazarın ta kendisi oluyor bazı nevi şahsına münhasır kişiler tarafından! Yazılarını takdir ettiğim ve üslubunu yerinde bulduğum Seçkin beyin yorum yazma keyfini ve yazısını savunma hakkını elinden alıyorsunuz; göstermiş olduğunuz bu haksız yargılamalarla. Her söyleneni saygıyla karşılamak –ki saygı sınırı aşılıyor ve haksızlık yapılıyor- gibi bir tavsiyeyi boş ve anlamsız buluyorum. Oyunun en keyifli yerinde annesi tarafından yemeğe çağırılan bir çocuk gibi, şiddete eğilimli hale geliyoruz. Yazıları okuyunuz ve yazıyla alakalı yorumlar yapınız ki oyunumuz bozulmasın en keyifli yerinde. Kapı arkasına geçmeyeceğim bu defa, kavgayı izleyip yüzüne sert bir darbe alan Seçkin beyi destekleyip, tam kavganın içinde darbe almayı göze alarak, haykıracağım haksızlığı!

İslami ulemaya göre akıl; “kalpte bulunan, hak ve batılı birbirinden ayırt etmede vasıta olan nurdur”. İnsan, akli olduğu için teklife muhataptır. Bu durumda aklın emniyeti çok elzem duruyor. Akli olmayanlar teklife muhatap değillerdir!

Neyiniz var Allah aşkına ey cemaat???

Manolya Şahin Kardeşime!

Ve en ilginç olanı uyarılması gereken yorum sahibiyken, yazarın ta kendisi oluyor bazı nevi şahsına münhasır kişiler tarafından!

İfadenizden yola çıkarak nevi şahsına münhasır kişilerden(sanıyorum iki yorumcu var bu katagoriye giren) biri olarak, yapmaya çalıştığımı daha açık izah etmeliyim ki diyorum, ''haksızlık'' gibi ağır bir suçu işlemek için yapmadığımı aksine adalet gereği uyarımı yaptığımı bir defa daha izah etmeye çalışayım.

Seçkin beye yaptığım uyarıyı direk olarak, insanları aşağılamaması ve hakaret içeren sözcükler kullanmaması için yaptım. Doğru anlaşılmış yanlış anlaşılmıştan öte, nasıl anlaşılırsan anlaşıl, muhataplarına:
Bu yorummu şimdi?

Saptırmalarınız ve çarpık bakış açınız ortaya çıksın diye..

Okudunuz mu? Saptırmanızı belirginleştirebildim mi?

Umarım bozuk teraziniz aşağıda ki saçmalığı nasıl tarttığınız söyler bize...Sahi bu sizce de saygısız ve düzeysizce bir cümle değil mi?

Soruyorum size Nadir Bey;"Böyle bir sonuca ulaşmak sizin adınıza utanç verici olmalı değil mi?"

Anlaşılıyor ki;tedaviye ihtiyaç duyacak kadar ölçekleme mekanizmanız bozulmuş. Umarım bu iş koşullarınızdan kaynaklanmıyordur. Rica etsem içinizdekileri başka bir köşede çıkarsanız. Bizim sokak biraz temizdir de bu hususta. Hadi lütfen, birazcık edepli olun

incelik başka birşey,gönderme'nin yansıttığı başka birşey...demek ki henüz zihinsel formatınız nezaketi temel almayı becerememiş...kişilere yaptığınız gönderme,genel bir zihin yapısını koyuyor ortaya...onu anlayınız önce...itham,dönüp sizi vurmasın...

böyle cümleler kurarak sövmek yada aşağılamak HAK olmadığı gibi, seviyeye de irtifa kaybettirir kazandırmaz kanaatimi ifade etmeye çalıştım.
Mesela ben Manolya kardeş, sizin yorumunuzda beni yanlış anladığınızı yada anlamadığınızı düşündüysem, yukarıdaki tamlamalarla yada cümlelerle size yazacağım bir cevabın kime ne faydası olur, öfkemin ateşine dökünüp serinlemek arayışından başka?

Kaldı ki, lafı çok uzatmamak adına kısa bir değiniydi benimki.Yoksa
Ama ne yazık ki yorum sahibi ciddi bir algılama sorunu yaşıyor. Konusu belli olan yazıdan konu dışında bir sonuç çıkarmak nasıl mümkün oldu acaba?
sorusu, Seçkin beyin, Muzaffer Ateş beye yaptığı yorumlar için geçerliydi ve anlaşıldıktan sonra özür dileyebilecekken:
"Türküm,kalınım" başlığına tepki vermişim. İyi ki;anlamamışım. Bu sitede çok önceleri yapılmış alevli tartışmaları okudum az evvel. Anladım...mâziye yek elden bağlanan ipin ucunu...Elbette buna binâen kabalığı kabullenecektiniz netekim. Ama nezakette zarar yoktur;tavsiye ederim.
cevabı ile mukabele edip;
Bir tarafta Nadir Marmara, bir tarafta Muzaffer Ateş...ilginç ne kadar çok benziyorlar birbirlerine...galiba özel ders alıyorlar bunlar bu kadar saldırgan ve saygısız olmak için...herhalde başkaları aldatıyorlar bu insanları...bu kadar dengesizleşerek herhalde bencilliklerini yüceltmeyi öğretmişler onlara...yahut yazık;hayat onları bu hale getirmiş...Fikirdir söylenmiştir;fikrini söyle geç gitsin. Bu sırnaşıklık sululuk ve çirkinlik niye?

yorumunu yapınca, bende haddim olarak veya olmayarak uyarmayı gerekli gördüm. Yorumumu da özellikle oraya girdim ve yer israfı olmasın diye de, N.Marmara'ya da hakaret etmemesi ve sövmemesi gerektiğini söyledim. Çünkü, Seçkin bey Muzaffer Ateş'i ne kadar anlamadıysa, N. Marmara da o kadar anlamamıştı ve bunu da kendi nezaket algımca:
''Türklüğe'' ve olaylara bakıştaki ortalama algınız aşağı yukarı aynı paralelde iken, olayı bu mecraya taşımayınız; muhatabınızı tanımaya çalışınız.
biçiminde ifade etmeyi uygun gördüm. Hem Seçkin bey hem de Nadir bey ''türk'' refleksiyle yanlış anlamışlardı muhataplarını; konunun benzerliği bakımından Seçkin beyi uyarıp daha ileri gitmeden toparlamasını istedim çünkü, sizin de çağrı yaptığınız cemaat bu tip algı kırılmalarını seçmekte zorlanmayacak zeka düzeyine sahip ve iki çeşit tepki veriyorlar ya susarak anlaşılmasını bekliyorlar yahutta herhangi bir kardeşimiz olaya açıklık getirmek için riske giriyoruz ama hiçkimse ekranından kıskıs gülmüyor, dolayısıyla meseleleri kişiselleştirip ''kendime kimseyi güldürtmem'' algısına bürünüp kırılganlaşmaya gerek yok, yanlış anlaşılmalardan dolayı sövmeye gerek yok. Çok çok özür dilemek zorunda kalırsın muhatabından ki, bu da olmayacak bir iş değil; kardeşimizden özür dilemeyi zul addetmeye de gerek yok diimi?

Birde, Seçkin beyin beni anlayacağını umduğum bir gönderme yaptım; sağolsun kendileri de anladılar ama buna umduğum mukabeleyi yapmadılar. Amacım fırsat kollamak değildi, aslında yukarıdakileri de tekrarlamak değildi, olsaydı ogün yazardım. Bugün yazıyor olmam sadece size meramımı anlatabilmek içindir çünkü ''haksızlık'' hakikaten kaçınmamız gereken elzem bir durumdur, bendeki yansıması ''hakkı çiğnemek'' le eşdeğerdir ki, amacım hak adına bir uyarı yapmak iken bir hakkı çiğniyorsam bu korkulacak bir iştir. Bu olayda da görüldüğü gibi, hepimizin algı problemleri olabiliyor, dolayısıyla ben yanılmam edasına bürünmek yerine ben yanılmış olabilirim Manolya kardeş derdim budur bu kadardır demek istedim.

Selamünaleyküm

Hak...

Nezaket sınırları içinde yapmış olduğunuz “hak” açıklaması için çok teşekkür ediyorum Sn. Rüştü Bey. Hak konusunda hem fikiriz ve hatta mental konularda aşağılamanın saygısızca olduğu mevzusunda da. Lakin bazı durumlarda, saygısızlık saygıyı hak etmiyor efendim!Olay neden sadece Seçkin Bey ve Nadir Bey arasında kalmadı ben anlayamadım. Sizin konuya dâhil olmanız “hak”lılık amacını güderek yapılmış olarak gözükse de aslında terazinin ağır basan kefesine Nadir Bey’i koyarak haksızlık yaptığınızı düşünüyorum. Haklılığınız, yanlış tartmayla bozuldu gibi geldi bana. Cemaat mahallesinin sakinleri-ki gerçekten sakinler(sizin katılımınızla “Utanın ey cemaat!” uyarım gerekli görülmüştür, bu durumda sakinliğe bir tepkidir bu!)- olaya dâhil olmamakla doğru bir karar vermişler lakin siz müdahil olunca “hak” adına bende olaya karışmak ihtiyacı hissettim. Çok da güncel olmayan konular yazarak siteye renk kattığını düşündüğüm (zira güncel konular baydı) ve bu sebeple okumayı tercih ettiğim Seçkin Bey’e yapılan infazın haksızlığını belirtmek istedim yorumumda. Üslup eleştirilebilir ama eleştirinin üslubu da üsluba uygun olmalıdır. Öyle ki karşıdakinin yazma şevkini elinden almasın. Adalet duygunuz, bu konuda öncelikli olarak Nadir Bey’in de eleştirilme hissini sizde uyandırmadı mı? Ve ayrıca ben gibi herkesin algılaması farklı olabilir ve olması da normaldir. Özellikle vurgulamak istediğim kısmı izah edeyim; Benim rahatsızlığım Seçkin Bey’in yazısındaki konudan çok uzak bir mana çıkarılmış olması ve bundan tartışma ortamı yaratılması ve hatta yazarın olmadığı bir kimliğe –ki yazar olmadığını belitmiş ve konunun tartışılmasının gereksizliğini sert bir üslubu gerektirecek şekilde, ümmetçilik fikrine binaen söylemiştir- büründürülmesidir. Bu kadar “hak” konusunda hassas iseniz bütün cemaat sitesinde yazılan yorumları tek tek okuyup mağdurları destekleyip, haksızları uyarınız o zaman! Zira bu konuda acı bir tecrübe yaşamış birisi olarak ve konuya çok alakasız kişilerin müdahil olmasıyla, acının öfkeye dönüştüğü vakitlerde siz nerdeydiniz? Eğer böyle bir misyon yüklenmişseniz, bu görevinizi her haksızlığa uğrayan mağdurlar için uygulamanız gerekmez miydi? Tekrar teşekkür ederim açıklamanız için Rüştü Bey ağabeyim:)

Europol,yeni stratejiyi uyguluyor;Göstermelik tutuklamalar.

Avrupa çapında düzenlenen bir operasyonda, polis, insan kaçakçılığı şebekesine üye olduklarından şüphelenilen 75 kişiyi tutukladı.

Şebekenin Iraklı göçmenleri Türkiye üzerinden AB ülkelerine kaçırdıkları belirtiliyor

Şebekenin çoğunlukla Iraklı Kürt göçmenleri, Türkiye üzerinden yasadışı yollardan Avrupa'ya kaçırdıkları bildiriliyor.

Kaçakçılık şebekesi mensubu olduğu düşünülen Iraklı kişiler, dokuz Avrupa ülkesinde tutuklandılar.

Şebekenin, Avrupa Birliği ülkelerine kaçırdıkları göçmenlerden 18 bin dolar civarında para aldıkları belirtildi.

Fransa, Almanya, Belçika, İrlanda, Yunanistan, Norveç, Hollanda, İsveç ve İngiltere'de yerel saatle 06.00'da başlatılan ve "Bağdat Operasyonu" adı verilen operasyon kapsamında, söz konusu ülkelerde 27'si Fransa'da olmak üzere 75 kişinin sorguya alındığı bildirildi.

BBC

Not:Avrupa'nın hala vasıflı yabancı işçilere ihtiyacı var.Şu anda vasıfsız ve ucuz işgücü(kaçak(!)göçmenler) doyma noktasına geldiği ve bu durum,Avrupalı vasıfsız işçileri daha çok işsiz bıraktığı için göstermelik yasal düzenlemeler ve tutuklamalar yapılıyor.Avrupalı şirketler batmamak için kaçak göçmen çalıştırmak zorundalar.Hükümetler de yerli işsizleri uyutmak adına bu kanunları çıkarıyor ve gözboyayıcı tutuklamalar yapıyorlar.

Selam ve Sevgiyle
Seçkin Deniz