Yar için ağyare minnet ettiğim aybeyleme.
Bağban bir gül için bin hâre hizmetkar olur.
Ben kimim biliyor musunuz?
Elbette vardır malumatınız ve durmadan tekrar ettiğiniz iki çift lafınız. Fermanı buyurmuş kirli diller, ki o ferman “tiz kellesi urula” tarzında baltaya ve cellâda havale edilmemiştir. Bilakis "yaşadır" fermanın mihenk noktası, "yaşa ve çürü", "yaşa ve tüken", "yaşa ve asimile ol".
Oysa beni bir başörtüsünden ibaret görenler çizgi filmlerdeki hiç ölmeyen Sylvester’a benzediğimi anlamayacaklar. Düştükçe, çarptıkça ve yandıkça aynı hayatın kapısını yeniden açtığımı bilmeyecekler. Onların ütopyalarına, distopyalarına ve dahi rüyalarına çaldıkları cila bilmezler ki benim münevver geleceğimin ateşine bir rüzgârdır.
Beni mağdur, beni gariban, beni zavallı gören ön tekerlek beni ancak sürükleyebilirsin, oysa ben daima kendi özümün çevresinde dönerim.
Cevap yazacağım mailler, okuyacağım köşe yazarları, edeceğim birkaç ünlemli laf olsa da kendime dönüşüm kısa sürer. Ömrü bir dantelâ bilirim. Bu yüzden hata yaparsam simetri bozulur, göze eziyet verir diye her ilmeği hu diye çekerim. Hu’nun düzeniyle.
Ayağımı çelme takmak için uzatmam, bilakis bulunduğum meclisler diz toplamayı, diz çökmeyi öğretir hal dili ile. Feragat ettiklerim talip olduklarımın azameti ile eriyip yok oldu daima. Bu yüzden en güzele, en büyüğe talib oldum. “Allah’tan feraset ve basiret isterken dirayet de isteyin” diyen bir dostun sözünü tuttum ki uçurum kenarlarında dolaşsam bile düşmüyorum.
Elini uzatanı tutarım, söz söyleyeni dinlerim, bilgiçlik bilgelik değildir bilirim. Kapımı çalan komşum benden emindir; bilir ki varsa veririm yoksa sessizleşirim. Akrabalarım sevgiyle bakar gözlerime, onların hatırını sormak hatalarını yüzlerine vurmaktan daha kolaydır bilirim. Birine bıçak bilemek şöyle dursun efendimi örnek alır keskin ucundan tutup ters uzatırım ahbabıma. Üç noktam küfür değildir, ünlemim tokat yerine geçmez. Kimsenin ipini dolamadım parmağıma…
Değiştirmek kelimesi dokunur ruhuma; “neyi değiştirebilirim”…
Zamanı da katar sorarım; “bugün neyi değiştirebilirim”
Mekânı da katar sorarım; “bugün burada neyi değiştirebilirim”
Belki cübbem, unvanım, yetkim, ödeneğim yok, belki birileri için sadece ötekiyim, yok olması gerekenim, birileri için yangında en son kurtarılması gereken, VİP’in göz zevkini bozan bir böceğim… oysa sümüklü böcekler sümüklerini bırakarak yürürler, insanlar da iyiliklerini ve kötülüklerini. Asla vazgeçmedim “iyiliği emret kötülükten vazgeçir” ilkesinden. Dışıma vuramadığım zamanlar içimden geçirdim bu sözü, içimden söyledim; içim içimde sadaka taşı gibi taşlığına bir mana yükledi böylece.
Bu hayat satranç gibidir “öğrenmesi kolay, uzmanlaşması zor”… bazen sinir krizlerini tetikler, bazen derinlik sarhoşu eder, bazen de hiperaktif zıplamalara müteakip saçın başın yoldurur. Velhasıl hayat gailesi de var bende ama hayat gayesi yok.
Her gün yeni bir ders için numuneler toplarım hayattan, sefere çıkanlara el sallarken bir elim cevşene dokunur, geride kalanlara teselli verirken gönlüm usulca inşiraha dokunur.
Bu sözlerim bir kitabın dip notları sadece. Çünkü ben eşrefi mahlûkatım, zübdei âlemim, Ahsen-i takvimim savaş yıllarında kara ekmek yiyen dedem için bir sadaka-i cariyeyim.
Ben gazı alınmış, vitamin eklenmiş, antimikrobiyal madde doldurulmuş karmakarışık bir pizza dilimi değilim, tarihi hünerleri olan saf leblebi tozuyum.
Ben yarı robot yarı insan bir Cyrborg değilim, başımın üstündekine hükmedenler içindekine hep teğet geçecekler…
Ben hafakanlar basmış her hokkabazın kaybetmek için uğraştığı gerçeğim. Asıl illüzyon toprakta gizlidir, “hala hop” demeyecek İsrafil sura üflerken.
Ben kafesindeki salıncakta sallanmayı özgürlük sanan bir Twety değilim. İnadına Sylvestere ım. İnadına Sylvester!
Asla “ört ki ölem oy” demem. “Levlake levlak lema halaktul eflak” sırrının mazharından nemalanan kişi ört ki büyüyeyim der, ört ki dirileyim, ört ki yenidünyalar doğurayım der.
Ben kimim, ben senim, sen ve ben biziz, öyleyse kaldır başını ve al yerden örtünü hiç bir şey kaybetmedik…
Yorumlar
nasılsa öyleyim
Paz, 10/06/2007 - 22:52 — Ayşegül Gençbu yazı Şule Demirtaş kardeşimle şu konuşmamız sonucu yazılmıştır
ayşegul: nasılsın şule
şule: bu ülkede başörtülü biri nasılsa öyleyim.
ayşegül: :)
o an hiç bir söze vakıf olamamıştım. kardeşim şule bu yazıyı o konuşmanın devamına ekliyorum... kabul buyur...
kabul buyurun...
"eddai"
Komik değildi
Paz, 10/06/2007 - 23:11 — okan şahinBu yazı hiç komik değildi:((
Ne düşüneceğimi de bilemedim. heralde çok fazla imge kullandınız. Postmodern tasavurların şiirsel anlatımlara girmesi algılama sorunu da yaşatıyor olabilir bende! epik mi diyorlardı heralde o tür yazım örneklerine de göndermeler var:)
Ama yine de güzeldi.elinize sağlık. selamlar
başımız dik zaten, ve biz bize benzeriz..
Paz, 10/06/2007 - 23:51 — Zeynep Nazan KurterVe her yeni gün biraz daha kâr toplar bezmişliğim..
cesaretin bi insanın parmaklarının arasından nasıl itilip kakılarak düşürüldüğünü iyi bilirim...
kimsesizliğim kimse gelmediğinden değil, kimse bilmediğinden..
ve yine mi aynı hikaye diyip burun kıvırmalarından mütevellit ümitsizliğim..
yine de başım ellerimin arasına her sokulduğunda, sıkı sıkıya tutunduğum örtüye sığınıp, bir solukta, o tek makama,binlerce yakarış cümlesi gönderirim..
mazlum değilim, mahzun değilim, ben bu dertle müşerrefim..
çünkü başörtümü almak için eğilmem gereken ayak diplerine kadar başörtümü henüz düşürmedim..
Kral ve Maymun...
Pzt, 11/06/2007 - 01:11 — yusa ırmakUzakdoğu efsanelerinden birine göre, Himalayaların tepelerinde, berrak dağ ırmaklarının çağlar öncesinden kalmış ormanlar boyunca aktığı bir maymunlar ülkesi vardı. Maymunların reisi, diğer tüm ağaçların üzerinde yükselen kocaman bir Hint inciri ağacında yaşıyordu. Bu ağacın sık yapraklarla gölgelenen dalları, büyük, sulu, lezzetli, incirlerinin bolluğuyla yere eğilirdi. Bu ağacın dallarından birisi ovalardan geçip oradan denize dökülen bir ırmağın üzerine sarkıyordu. Uzak görüşlü reis, kabilesindeki maymunları bu daldaki incirleri bitirmedikçe diğer dallardaki meyvalardan yememeleri konusunda uyarırdı. Bu yüzden, maymunlar her gün sarkan daldaki filiz süren meyvaları toplarlardı önce.
Fakat, günün birinde büyük bir yaprağın gizlediği ki, olgun, sulu bir incir farkedilmeden büyüdü ve ağırlaşıp nehre düştü. Suyun akıntısına kapılarak uzaklaştı. Akıntı, inciri ovalara sürükledi ve kralın hareminden bir kadın onu görüp krala götürdü. Kral bu olgun ve lezzetli inciri tadar tatmaz daha fazla yemek arzusuyla yanıp kavrulmaya başladı. İncir öylesine lezzetliydi ki, hükümdara tüm mutluluğu bu incirlerden yemeye bağlıymış gibi geliyordu. Kendi kendine şöyle düşündü: "Eğer bir kişi bu meyvalardan yemezse krallığından ne zevk alabilir ki? Her kim bu meyvelere sahipse gerçek kral da odur." Böylece, ordularını topladı ve ovayı geçen nehri takip ederek daha önce hiçbir insanın ayak basmadığı yüksek dağ ormanlarına doğru ilerledi. Orman onlar gelmeden önce sessizdi, ama kralın askerleri kalın ağaç dalları ve çiçekli sarmaşıkları yarıp kendilerine yol açarlarken, trampetlerinin sesiyle filleri bile korkuttular. En sonunda, ağaçların kralı incir ağacı, yere inmiş bir bulut yığını gibi uzaktan belirdi. Tatlı, ağız sulandırıcı bir koku orduyu selamladı ve kral bunun aradığı ağaç olduğunu anladı. Daha da yakınlaşınca ağacın dallarında meyvelerle kendilerine ziyafet çeken yüzlerce maymun gördü. İçini birden bir öfke dalgası kapladı. Bu maymunlar kendisine ait olması gereken bu güzelim ağacı talan ediyorlardı. "Çabuk bunları uzaklaştırın! Öldürün şu alçakları!" diye kükredi. Bunun üzerine, ordusu emrine itaat ederek oklar, kesek parçaları, sopalar ve mızraklarla maymunlara saldırdı.
Uzakta, ağacın en yüksek dallarında maymunların reisi, vahşi bir rüzgarla kabaran dalgalar gibi gelen kralın ordusunu görmüştü. Öldürücü silahların sağanağı altında korkudan benizleri sararmış kabilesi ona yalvarıyordu. Kalbi merhametle doldu. Onlara korkmamalarını söyledi; sonra, halkını kurtarmak için kararlı bir şekilde ağacın en üstüne, dağın zirvesiyle aynı yükseklikteki dala tırmandı. Her ne kadar, sıradan bir maymunun bu yüksekliğin yarısına bile çıkması mümkün değildiyse de, merhametten kaynaklanan azmiyle maymunların reisi bu yüksekliğe bir sıçramada ulaştı.
Dağın yamacında uzun derin kavisli bir sopa buldu ve tekrar ağaca atlamadan önce onun bir ucunu ayağına bağladı. Kendisini dağ ile ağaç arasında canlı bir köprü yapıp diğer maymunları kurtarmak istiyordu. Fakat sopa biraz kısaydı, bu yüzden en yakın dalı elleriyle zar zor yakalayabildi. Bir yandan dalı sıkıca tutmaya çalışırken, bir yandan da kabilesine süratle ağaçtan uzaklaşmalarını emretti. Panik halindeki maymunlar, korku içinde onun vücudunu çiğneyip emniyete kavuştular. Yüzlerce ürkmüş maymunun ayaklan altında ezilirken reisin bilinci yerindeydi, fakat kaburgaları ve daha da kötüsü omurgası kırılmıştı. Aşağıdan bu olağanüstü akıl, güç ve fedakarlık gösterisini seyreden kral ve adamlarının içi hayranlıkla doldu. Kral, ölümcül bir şekilde yaralanmış olan maymunun altına bir branda yaymaları için adamlarını çağırdı; böylece usta okçular tarafından atılacak bir okla maymunun ayağı sopadan kurtarılabilirdi. Öyle de oldu ve maymunların reisi güvenli bir şekilde brandayla kurtarıldıktan ve şifalı yağlarla ovulup yere yatırıldıktan sonra kral onun yanına geldi. Maymunla büyük bir merak ve saygıyla konuşuyordu:
"Nasıl oluyor da diğer maymunları kurtarmak için kendi hayatınızı feda ediyorsunuz?"
Ölmek üzere olan maymun cevap verdi: "Onlar bana yöneticileri olma yükünü yüklediler. Bu yükü kabul ettim ve onlara bir babanın çocuklarına duyduğu sevgiyle bağlandım."
Kral daha fazla hayrete düştü:
"Bakanlar ve memurlar krallarının yararına hizmette bulunmak için oradadırlar; kralın onlara hizmet etmesi için değil."
Maymun cevap verdi: "Evet, politika biliminin kuralı budur, fakat buna uymak bana güç geliyor. Dayanılmaz acıları görmezden gelmek, acı çeken kişi tanımadığımız birisi dahi olsa, son derece ıstırap vericidir. Ya bir de acı çekenler tanıdıksa, o zaman çok daha güç olur."
Sözlerine devam ederken maymunun yüzü mutlulukla parıldıyordu:
"Evet, kral hazretleri, gerçi benim maddî bedenim tahrip oldu, fakat ruhum sağlığından hiçbir şey kaybetmedi. Hatta daha da hafifledi, çünkü bana büyük bir sevgi ve saygı göstermiş olan ve uzun zamandır yönetmekte olduğum kişilerin acısını hafiflettim. Bu acıyı çekmekten, arkadaşlarımdan ayrılmaktan ve yaklaşan ölümümden dolayı memnunum. O, sanki, bana yaklaşmakta olan bir bayram gibi geliyor.
Maymun kral bir dakikalığına sustu, kral onun öldüğünü zannetti, ama maymun onun gözlerine bakmak için başını çevirdi ve son sözlerini söyledi:
"Bir kral ordusuna, memurlarına ve insanlarına mutluluk bahşetmek için sanki onların babasıymış gibi gayret göstermelidir. Ancak o zaman bu dünyada ve öteki dünyada mutluluğa kavuşabilir."
İnadına neyim bilmiyorum belki hiç ender hiçim... Ama bir ağırlığım var ise bir maddeyim. Bir madde isem cürmüm kadar yer yakarım. Bu lanet düzende yaşamaktan mutlu değilim. Mutluluğu aramak herkesin hakkı. Herkes tatlıyı ve güzeli hayal eder. İdeal hayalleri olan hayaletin teki de değilim. Öyleyse bir leblebi tozuyum. Beni de savurun ehli küffarın gözüne ki toz olarak birilerinin gözünü kör edeyim. Laf ile peynir gemisi yürütmek istemiyorum. Krala dersini vermek isteyen bir maymun olmak istiyorum. Sonuna kadar ama sonuna kadar hakkın konuşturduğu bir parça dil olmak istiyorum. Yürek zıplatan ses olmak istiyorum.... Yüreğimizi yakanları aff etmeyeceğim. Kültürüme, geleneğime, kardeşimin baş örtüsüne, dinime küfür edene asla alkış tutmayacağım. Namerdin zulmu var ise benimde Allahım var diyeceğim. Çok şey diyeceğim ama gerisini huzuru ilahide söyleyeceğim. Evet, İnsandaki iç ve dış duygular birer nefer, kalb ise bir kumandandır; onlar birer pervane, gönül ise pırıl pırıl bir meş'aledir. Duygularının meşalesini elinde tutanlara selam olsun...Allâhümme ecirnâ min şerr-i nüfûsinâ ve zulm-i enfüsi'n-nâs ve vesâvis-il-vesvâs. Allâhümme ahsin âkıbetena fi'l-umûri küllihâ… Âmin ya İlâhenâ, ya Mevlânâ, ya Râhimenâ, ya Hâfızenâ…
“Ben yokum, Biz’i sizlerden öğrendim. Şimdi sizlerde her bir ben ile biziz.”
vav harfi
Pzt, 11/06/2007 - 02:37 — Yunus BilgeBursa Ulu Camii gezerken rehber duvarda asılı hatlardan yedi vav'ın sırrını şuna benzer manada anlatmıştı. Peygamberimiz buyurmuş ki, yedi vavdan sakınınız, ihtiyaç olmadığı halde vavların işaret ettiği mesleklere yönelmeyiniz. Sabah namazı sonrasında anlattığı için bilincim tam açık değildi bu yüzden hadisi birebir hatırlamıyorum fakat 'yöneticiliklere -vali vs.- işaret eden VAVlardan sakının; mecbur değilseniz bu meslekleri seçmeyin' mealinde bir hadisti sanırım. Yusa Irmak'ın hikayesinden sonra aklıma geldi. Politikayı siyasetten, siyaseti idareden ayırmak ve bunları bir beyinde birleştirmek hakikaten zor, kamil işi. Hele ki şov için memleket idaresine girişenler* varken (onlar da sadece şov için değil gerçi, paçayı kurtarma meselesi de var ama herneyse) kamil yöneticiye hasret kalıyor insan.
Bu aralar fazla siyaset yazısı göremiyoruz Cemaat'te, fakat bu ihtiyacın yerini nisbi de olsa Ayşegül Genç'in yazısında olduğu gibi ferdi ifşaatın içine serpiştirilen siyasilere ve siyasete atılan taşlar karşılıyor. Gerçi güncel meselelere dair olmuyor fakat malum koyunun olmadığı yerde de keçiye abdurrahman çelebi derler.
"Velhasıl hayat gailesi de var bende ama hayat gayesi yok."
Bu vecizi sevdim. Yazının seyri de güzel, bir fincan kahve içmenin rahatlığında bahsedilen hayata nüfuz etme ehilyeti veriyor insanın eline. Ama ben tweety'i severim, sylvester'dan hazzetmem. ;) Bakış açısına göre değişir elbette neyse fazla uzatmayalım, son söz yerine: en iyisi bugs bunny!
*malumunuz ibrahim tatlıses, osman yağmurdereli vekil adaylığı için başvuruda bulundu. yetmezmiş gibi bir de ankaralı namık adaylığını açıkladı. önümüzdeki 5 - 10 senede Televole Partisi kurulursa hiç şaşırmam doğrusu.
Merhaba Yunus
Salı, 12/06/2007 - 11:28 — yusa ırmakSelamaleyküm Yunus bey kardeşim,
Bahsettiğiniz hadisi iki gündür arıyorum ancak bulamadım. Evimde çok fazla kaynak olduğu halde ya gözden kaçırdığım ya da dikkat etmediğim sayfalar oldu bulamadım. Merak ettim kim nakil etmiş bize? Bana tam olarak kaynak verebilir misiniz?
“Ben yokum, Biz’i sizlerden öğrendim. Şimdi sizlerde her bir ben ile biziz.”
Vav Harfi
Salı, 12/06/2007 - 15:33 — Emine EşgünoğluMerhaba
İttaku'l - vâvat. Bu önemli bir nasihattir. Allah Resülü (s.a.s) bizleri sorumluluğu olan şeylerden sakınma noktasında uyarıyor ve "Vavlardan sakının, çekinin" diyor. Mesela Vali olmak, veli olmak, varis olmak, vekil olmak, vezir olmak, vakıf malını değerlendirmek, vallahu yemininde bulunmak vazifeleri yerine getirirken hassas olmamız ölçülü davranmamızı tavsiye ediyor, Efendimiz (s.a.s). İnşallah yerinde de görürsünüz.
Somuncu Baba Dergisinde YRD.DOÇ.DR.CEMİL GÜLSEREN'in yazısı.(google ittaku'l yazıp bakabilirsiniz).
Saygılar...
Allah Razı Olsun
Salı, 12/06/2007 - 15:52 — yusa ırmakMerhaba, Emine hanım kardeşim,
Teşekkür ederim. Allah razı olsun. İnşallah faydalanmaya çalışacağım.
“Ben yokum, Biz’i sizlerden öğrendim. Şimdi sizlerde her bir ben ile biziz.”
Allah Hepimizden Razı Olsun
Per, 14/06/2007 - 11:12 — Emine EşgünoğluMerhaba
Arkadaşlar ben'de sizin vesilenizle vav harfi hakkında yeni şeyler öğrendim.Asıl ben sizlere teşekkür ediyorum.Yuşa bey,Yunus bey ve Ayşegül hanım.Allah sizlerden'de razı olsun.
Saygılar...
aleykumselam
Çar, 13/06/2007 - 22:02 — Yunus Bilgeİmam hatipte arkadaşlar "selam almak sünnet, almak ise farzdır." hükmünce sürekli birbirlerine karşı selam alıp verirlerdi, almayanlara 'aha, farzı yapmadı günah işledi' filan derlerdi. Selamdaki sevaptan nemalanıyorlardı bir anlamda.. Şimdi selamınızı görünce aldım elbette ve fakat bu vakte dek havada kalmış gibi göründüğü, ve bana selam edildiği için, selamı teknolojik hale getirelim; 'e-selam' edelim istedim.
Meseleyi aydınlatan Emine Hanım'a ben de teşekkür ederim.
vâv
Cum, 26/10/2007 - 18:53 — MustafaNazif (doğrulanmadı)bu hadisi ravi'leriyle beraber buraya yazarsanız memnun olurum... bununla birlikte sakınılması gereken o yedi şey'den sakındıktan sonra o mevkilere kim gelecek peki?... sorular geliyor aklıma... ayrıca burada bulunan 7 vav hakkında da ilaveten şu söylenir: "bu görevleri -sorumluluk belirten işleri- ifa ederken ölçülü olunuz"... bu tırnak içre olan cümle eksik söylendiği zaman çok farklı bir anlam ortaya sunmuş olursunuz, ki aslı da bu değildir.
vav bizim felsefemizde ve açılımlarımızda farklı bir konuma sahiptir.
- örneğin "Hû" daki "he" arşı simgeler "vav" ise, rûhu simgeler...
- "edeb yâ hû" dediğimiz zaman, en sondaki "vav kayığı" dediğimiz o uzun kuyruk; "sabrı" temsil eder aynı zamanda ve o kuyruğun tıpkı bir gemi gibi sıkıntıları aldığını veya alacağını ümid etmesini söyler / öğütler...
- "vav" harfi, vahdaniyeti simgeler.
- Ebced hesabına göre "6" rakamını simgeler, ki bu da imanın 6 şartına delalet ettiği de ayrıca söylenegelen hususlardandır.
- vav aynı zamanda, alfabenin ilk harfi "elif" ile aynı anlama gelmektedir. ve "vav" okunuşu itibari ile düştüğü zaman, yerini "elif"e bırakır.
ömrünü kur'an-ı kerîm yazarak geçiren ve bize "vav"ı sevdiren kayışzâde hattat osman efendi'nin rûhu şâd olsun, mekânı cennet olsun.
esselam...
Vav Harfi
Cum, 23/11/2007 - 18:21 — Emine EşgünoğluMerhaba;
Yorumunuzu bugün gördüm konuyla ilgili benim bulabildiğim hadis rivayetleri şunlardır.
675. Ebû Saîd Abdurrahman İbni Semüre radıyallahu anh şöyle dedi:
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bana şöyle buyurdu:
“Abdurrahman İbni Semüre! Kimseden yöneticilik görevi isteme! Zira bu görev sen istemeden verilirse, Allah yardımcın olur. Eğer sen istediğin için verilirse, Allah’dan yardım göremezsin.
676.“Bir de bir şeye yemin ettikten sonra başka bir davranışı daha hayırlı görürsen, hayırlı olanı işleyip yeminin için keffâret öde!”
Buhârî, Ahkâm 5, 6, Eymân 1, Keffârât 10; Müslim, Eymân 19, İmâre 13. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, İmâre 2; Tirmizî, Nüzûr 5; Nesâî, Âdâbü’l-kudât 5
Abdurrahman İbni Semüre
Kureyş kabilesinden olup adı Abdükülâl idi. Mekke’nin fethi sırasında müslüman olunca, Hz. Peygamber ona Abdurrahman adını verdi. Daha sonra Mûte Savaşı’na ve Tebük Gazvesi’ne katıldı.
Hz. Osman devrine kadar hiçbir idârî görev almadı. Irak’ın fethinde bulundu ve bilhassa Horasan cephesinde savaştı. Cemel Vak’ası’ndan sonra Hz. Muâviye’nin yanında yer aldı. Sîstan valiliğine tayin edildi. Birçok şehrin İslâm hâkimiyetine girmesinde önemli hizmetleri oldu. Afganistan’ın başşehri Kâbil’i bir ay kuşattıktan sonra ele geçiren de odur.
Son derece cesur ve mütevâzi bir kumandandı. Peygamber Efendimiz’den on dört hadis rivayet etti. Kendisinden de Abdullah İbni Abbâs, Saîd İbni Müseyyeb, Muhammed İbni Sîrîn ve Hasan-ı Basrî gibi sahâbî ve tâbiîlerin hadis rivayet ettiği Abdurrahman İbni Semüre 50 (670) yılında Basra’da vefat etti.
Açıklamalar
Hadîs-i şerîfte sözü edilen yöneticilik, valilik, kaymakamlık gibi devleti temsil etme görevidir. Peygamber Efendimiz devletin gücünü kudretini temsil edecek kişilerin bu göreve lâyık, şahsiyetli, bilgili ve işinin ehli kimseler olması gerektiğine işaret buyurmakta, makam ve mevki heveslisi değersiz ve şahsiyetsiz kimselerin böyle önemli mevkilere getirilmemesi icap ettiğini hatırlatmaktadır. Zira koltuk sevdasına kapılmış olan menfaatçiler, o makamlardan hesapsız çıkarlar elde etmeyi umdukları için, araya hatırlı kimseler koyarak, hatta gerekirse büyük rüşvetler vererek göz diktikleri mevkileri elde etmek isterler.
Peygamber Efendimiz Abdurrahman İbni Semüre’ye valilik, kaymakamlık gibi yöneticiliğe tâlip olmamayı tavsiye etmekte, herkesin bu görevleri başaramayacağını hatırlatmaktadır. Şayet bir kimse böyle önemli görevlere lâyık ise ve bu hizmet devleti yönetenler tarafından kendisine teklif ediliyorsa, görevi kabul edip devletine hizmet etmelidir. Kendisi tâlip olmadığı halde lâyık görülerek iş başına getirilen kimse, Peygamber
Efendimiz’in belirttiğine göre, Cenâb-ı Hakk’ın yardımını görür ve işinde başarılı olur. Şahsî arzusu ve hırsı sebebiyle bir görevi kendisi isteyip yönetici olan kimseler ise Allah Teâlâ tarafından desteklenmezler. Onlar karşılaştıkları meseleleri şahsî yetenekleri ile halletmek zorunda kalırlar.
İdarecilik görevine ehil olsa bile, bir kimsenin içindeki ihtirası dışarı vurarak bu görevi istemesini Peygamber Efendimiz doğru bulmamış, böyle kimselere görev vermemiştir. İnsanın geçimini temin etmek için yöneticilerden yapabileceği bir iş istemesi, elbette bu yasağın dışında kalır.
Hadîs-i şerîfte Resûl-i Ekrem Efendimiz’in verdiği ikinci öğüt, bir şeyi yapmayacağım veya yapacağım diye yemin eden, fakat daha sonra düşündüğünün aksini yapmanın daha hayırlı olduğunu gören kimsenin, yemin ettim bir kere diyerek yanlışta ısrar etmemesidir. Zira hatada ısrar etmek ikinci bir hatadır. Aklı başında olan kimse hatalı yolu bırakır, doğru olanı yapar. Zira hatanın neresinden dönülse kârdır.
Dinimiz yeminden dönmenin çaresini göstermiş, yolunu yordamını öğretmiştir. Hadîs-i şerîfte hatırlatıldığı şekilde bilerek ve isteyerek veya istemeyerek yeminini bozan kimse, yemin kefâreti vermek suretiyle hatasını bağışlatabilir.
Yeminini bozan kimse bunun cezasını zenginlik durumuna göre öder. Yemin bozmanın cezası sırasıyla köle âzad etmek, değilse on fakire bir günlük yiyeceklerini vermek yahut onları giydirmektir. Bunlara gücü yetmeyen kimse ise birbiri peşine üç gün oruç tutacaktır.
677. Yine Ebû Zer radıyallahu anh şöyle dedi:
- Yâ Resûlallah! Beni vali tayin etmez misin? demiştim.
Eliyle omuzuma vurarak şöyle buyurdu:
- “Ebû Zer! Sen zayıf bir adamsın. İstediğin görev ise bir emanettir. Bu emaneti ehil olarak alan ve üzerine düşeni yapanlar müstesna, aslında bu görev kıyamet gününde bir rezillik ve pişmanlıktır.”
Müslim, İmâret 16
678. Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Siz memuriyet alma konusunda pek istekli davranacaksınız. Halbuki o yanıp tutuştuğunuz görev, kıyamet gününde bir pişmanlık sebebi olacaktır.”
Buhârî, Ahkâm 7. Ayrıca bk. Nesâî, Bey’at 39, Kudât
Açıklamalar
Yukarıdaki üç hadiste Peygamber Efendimiz’in devlet görevine, özellikle de yöneticiliğe istekli olmayı doğru bulmadığı görülmektedir.
Hadislerden ilk ikisi, 62 numaralı hadiste tercüme-i hâlini okuduğumuz Ebû Zer el-Gıfârî radıyallahu anh ile ilgilidir. Ebû Zer el-Gıfârî’yi, çok mütevâzî oluşu, açık kalpliliği ve doğru bildiğini söylemekten çekinmeyen tabiatı sebebiyle Resûl-i Ekrem Efendimiz pek severdi. Bir defasında onun hakkında “Şu gök kubbenin altında ve yeryüzünün üstünde Ebû Zer’den daha doğru sözlü kimse yoktur” buyurmuştu (Tirmizî, Menâkıb, 35; İbn Mâce, Mukaddime, 11). Zaman zaman kendisine adıyla hitap ederek nasihatlerde bulunan Peygamber Efendimiz, Ebû Zerr’e, valilik gibi önemli memuriyetler bir yana, iki kişiye bile başkanlık yapmamasını, bir de yetim malına velî, diğer bir ifadeyle mütevellî olmamasını tavsiye etmiştir. Yöneticiliğin, altından kalkılması zor ilâhî bir emanet olduğunu, onu ancak yöneticiliğe yatkın insanların başarabileceğini söylemiş, üstesinden gelemeyecekler için idareciliğin kıyamet günü bir rezillik, pişmanlık ve perişanlık olacağını bildirmiştir.
Burada anlaşılması zor gibi görünen husus, kendisi bütün memurların, yöneticilerin ve valilerin üstünde bir âmir ve bir devlet başkanı iken Peygamber aleyhisselâm’ın Ebû Zerr’e yönetici olmamayı tavsiye etmesidir. Resûlullah Efendimiz Ebû Zerr’in huyunu, karakterini, daha açık bir ifadeyle onun aşırı zühdünü, dünyaya hiç değer vermemesini iyi biliyordu. Ona “Sen zayıf bir adamsın” diye buyururken, valiliğin gerektirdiği bazı özelliklerin onda bulunmadığına işaret ediyordu. Nitekim Ebû Zer hazretleri Peygamber Efendimiz’in vefatından sonra, diğer sahâbîlerin aksine, zekâtı verilmiş bile olsa, ihtiyaç fazlası malın biriktirilmeyip Allah yolunda harcanması gerektiğini savunmuştur. Bu kanaatte olan birisi, yönettiği kimselerin malını, mülkünü nasıl koruyabilir? Yapacağı görevin özelliklerini taşımayan, kendilerini veya mallarını idare edeceği kişileri, gelebilecek her türlü zarardan koruyacak güçte ve liyâkatte bulunmayan kimselerin böyle zor işlere tâlip olması, hem kendileri için hem de yöneteceği insanlar için fayda yerine zarar getirir.
Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Ebû Zer’e kendisini misâl olarak gösterirken, seni çok severim, kendim için istediğimi senin için de isterim, şayet Allah Teâlâ bana yardım edip desteklemeseydi, doğrusu ben de bu işin altından kalkamazdım. Onun için sen yöneticilik isteme, iki kişiye başkan olmayı, hatta bir yetimin malını idare etmeyi bile arzu etme, demek istemiştir.
Bir kimse, lâyık olmadığı ve üstesinden gelecek yeteneği bulunmadığı bir göreve tâlip olmadan önce, Resûlullah Efendimiz’in haber verdiği kıyamet günündeki acı sonu, rezilliği ve pişmanlığı iyi düşünmelidir. Fâni dünyanın iki günlük sultanlığı için âhiretin bitip tükenmeyen rezilliğini göze almak nasıl bir akıldır?
İyi ve âdil bir idarecinin kıyamet gününde Cenâb-ı Hakk’ın arşının gölgesinde barınacak yedi bahtiyardan biri olacağı da unutulmamalıdır. Üstesinden gelip gelemeyeceğini düşünmeden memuriyet alma hırsıyla yanıp tutuşan kimselerin bulunduğu bir zamanda, görevini mükemmel bir şekilde yapacağı bilinenlerin yöneticilikten görevinden kaçınmaları doğru değildir. Hatta kendisine teklif edilen böyle bir görevi almak, yerine göre bir zarûrettir.
676 numaralı hadiste, değerli insanların uygun olmayan isteklerini geri çevirirken, onları kırmamaya dikkat etmek gerektiği pek güzel bir ifadeyle belirtilmiştir. Peygamber Efendimiz kendisinden görev isteyen Ebû Zerr’in, bu görevi insanlara hizmet etmek için arzu ettiğini bildiği kadar, onun yapısının ve mizacının idareciliğe elverişli olmadığını da biliyordu. Fakat bu gönül adamını, bazılarına yaptığı gibi sert bir ifadeyle geri çeviremezdi. Ona “Kendim için ne istiyorsam senin için de onu isterim” diyerek devlet hizmeti yapamayacağını tatlı bir üslûpla hatırlattı
Vav!
İyi bakıldığında, görmek için bakıldığında; Bazen bir insanın secdedeki hali, bazen bir ceninin anne karnında ki haline benzer..
Vav Harfi, Allah’ın Vahid ismini ve birliğini simgeler.
Ebced hesabında 6 rakamına dektir ki ; Bu yönüyle aynı zamanda imanın 6 şartını temsil ettiği söylenir.
Harfi med olduğu gibi, kasem harfidir. Aynı zamanda, iki cümleyi veya özneyi bağlayan bağlaçtır.
İnsan vav şeklinde doğar, bir ara doğrulunca kendini elif sanır.
İnsan iki büklüm yaşar, oysa en doğru olduğu gün ölmüştür.
Kulluğun manası vavdadır, elif uluhiyetin ve ehadiyetin simgesidir
O yüzden Lafz-ı ilahi elifle başlar. Elif kainatın anahtarıdır, vav kainattır.
Rabbi vav gibi mütevazı olsun ister kulları.
Musa dal olmuştur ama Firavunun gözü Elifte kalmıştır.
İbrahim ateşte vavdır, Nemrut biYunus, vav olup balığın karnında anca kurtarmıştır kendini.
İnsan iki büklüm olunca rahat eder ana karnında.
Boylu boyunca uzansa da kim rahattır mezarında?
Vavın elifle münasebeti ne kadar iyiyse, kainatın dengeside o kadar düzgündür.
Kim kimi hatırlarsa evvel o ona koşar.
Kainatta tüm cisimler boşlukta dönerken insan belki o yüzden boşlukta kalmamış, Rabbi onu imanla doldurmuştur.
Evvelde eliftir, bir ilahi nefesle ahirde vav olur kainat.
Manayı bilmeyenler vav diyemez vay der.
Buna anlamca vaveyla denir.
Yani vav olamadıkları için feryad edenlerin halidir.
Elif bir ağaç ve insan onun dalıdır.
Azrail budadıkça nefesleri daha gür çıkar sesleri.
Herbiri Dal olur ve o ağaçtan beslenir. Vav olur o ağacın gölgesine sığınır.
Ve Allah insana seslenir, peygamber eliyle ulaşan mesajı hem dal hem vav ol der insana. almamış,
"Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin velileridir. İyiliği emrederler; kötülüğe engel olurlar. Namaz kılarlar, zekat verirler. Allah’a ve Resulüne itaat ederler. İşte bunlara Allah rahmet edecektir. Allah şüphesiz güçlüdür, hakimdir."
Başkasının önünde eğilmek ne zordur. Birilerinin emri altına girmek ne ağırdır. Krallara boyun eğmemiş insan görmediği bir varlığa mı itaat edecektir?
İnsan kendinin bile farkında değildir iki lam birbirine sarılıp kainatı ayakta tutan sütunlar gibi durmuştur elifin ardında, kainatın gezegenleri yuvarlanıp son harf misali peşinden giderken, insan yolculukta geri kalmanın acısını ne zaman anlayacaktır. Zordadır sığınacak yeri yoktur. Evrene ve seslere kulak verenler duyar yeniden o kutlu çağrıyı;
“Sabır ve namazla Allah’tan yardım isteyin. Rablerine kavuşacak ve O’na döneceklerini umanlar ve Allah’a gerçek bir saygı gösterenlerden başkasına namaz elbette ağır gelir"
Sonra çağırır insanı, belki cennet kokusunu duyurmak içindir bu davet, belki kendi yanına çağırıyordur.
İşte o ayet: “Secde et, yaklaş!”
Eğil ve ben senin başını göklere erdireyim, yıldızları ayağına sereyim, sana gezmekle bitiremeyeceğin cennetler, sayamayacağın nimetler vereyim demektir bu.
Secde et, vav ol, vay dememek için la şey olan insan herşey demek olan Rabbinin önünde...
Biraz uzun oldu.Yazılanlar güzeldi eleyemedim.
Saygılar…
slvester neden kötüdür
Pzt, 11/06/2007 - 11:43 — Ayşegül Gençslvester ı bile kötü gösteren insandır işte.. . aç kalmamak için uğraşan bir kedi en nihayetinde.
kafese tıkılan twety ler neden sevimli gösteriliyor sizce.. itaatkar, güçsüz, aciz... insan korursa var... kuşları çok sevmeme rağmen asla bir kuşu kafese tıkmadım.
yazı yayınlanmadan önce bir kaç arkadaşım okudu, onlarda niye tevety değil de slvester dediler, olmamış dediler vs. demek ki çocukken aşılanan "kötü kedi şirin kuş" düşüncesinden kurtulamamışlar...
ben düşünce dünyasına ilk girdiğim an şu söz ile karşılaştım ve o gün bu gündür bu söz hiç aklımdan çıkmaz. -ve bana bu teşbihi yaptıran sözdür-
"insanlara gardiyanlarını seçme hakkını sunmak onları özgür yapmaz"
"eddai"
ablalar
Pzt, 11/06/2007 - 01:18 — Murat SÖZERen son sizin yazınızın altına yorum yazdığımıda; güldüm geçtim tarzı birşey söylemiştim sanıyorum. futbolla ilgili yazı... ama bu sefer "okudum öfkelendim" yazmak istiyorum.
benim ablam özdebir sınavında; yani össden önce yapılan ve össden zor olan sınavda il birincisi olmuştu. çok çalışkan ve başarılıydı. ama öss sabahı saat 9 30 da eve gözleri namlu geldi (gözlerim nemli değil/gözlerim namlu İ.ÖZEL) ben o zaman epey küçüktüm. hayatta herkesin gördüğü ama hiç kimsenin yerden bir taş alıp fırlatmadığı şeyler, görüp görüp ortaklaşa sustuğu ve izlediği şeyler olduğunu o gün çok katı bir şekllde anladım. bu saçmalık ama diyordum içimden. madem ablamı almadılar, madem ablaları almıyorlar; bütün ablalar bütün babaları bütün kardeşleri bütün abileri bütün "biz"leriyle kapılara neden yüklenmiyor ki dedim içimden.
bütün "abalalar" ve "kardeşleri" bir ay hiçbir vergisini vermese bi dedim çocuk aklımla. ama suskunduk.. sustuk boyuna. saçmalık sürdü.
yazı güzel olmuş.. selamlar.
Silvestır olmak
Pzt, 11/06/2007 - 09:56 — Eray MertEvet mahpus, zayıf bir Tiviti olmayalım ama zavallı tivitileri avlamaya çalışan gözü dönmüş Silvestır olmak bize göre midir?
Kuzu olmak istemem ama kurt olmaktansa kuzu olmayı tercih ederim.
teşekkür
Çar, 13/06/2007 - 12:27 — Ayşegül Gençokan bey; tepük yazısı yazmıştım farkındayım ama epik yazı yazdıysam farkında olmadan yazmışımdır:)
zeynep hanım; sizin şiir gibi yorumunuz ilk okuduğumda içimi çok titretti itiraf etmeliyim, özellikle şu cümle,"çünkü başörtümü almak için eğilmem gereken ayak diplerine kadar başörtümü henüz düşürmedim.. "
yusa bey; yazdığınız hikayeyi bir iki mecliste anlattığımda çok etkilenenler oldu, katkınız için teşekkür ederim. ve son parağraf için ayrıca var olun...
yunus bey; yazdığınız hadisi şerifi ben de ilk kez okudum ve emine hanıma teşekkür ederim açıklayıcı bilgisinden hep beraber yararlandık.- ayrıca yunus kardeşimin yazıları yorumlamasını takip ediyorum-
murat kardeş; malum çocukta yalan dolan olmaz. ve anlıktır tepkileri. ama büyüdükçe eteklerimize çamur sıçrıyor. ve saçmalık sürdü demişsiniz düzeltiyorum "saçmalık sürüyor".
eray bey; teşekkür ederim katkınızdan dolayı...
"eddai"
düzeltme
Pzt, 27/08/2007 - 13:02 — özgür altınokyar için ağyare minnet ettiğim tan eyleme
olacak mısraın doğrusu,yani ayıp eğleme değil
şiirler orjinallikleriyle güzeldir
ve aslında kazandık...
Cts, 24/11/2007 - 21:46 — Ayşe Betül Hüma"Ben kimim, ben senim, sen ve ben biziz, öyleyse kaldır başını ve al yerden örtünü hiç bir şey kaybetmedik… "
Bazen düşünüyorum: Eğer tüm bunları yaşamasaydım, - yaşıtlarım dersleri, gezmeleri, tozmaları (ve ve ve...) düşünürken ben tek başıma hayatımı etkileyecek bir karar vermek zorunda bırakıldım. ve kararın neticesinde yaşadıklarım... - , buraya yazmadığım birsürü şeyi yaşamasaydım ne olurdu? Hayat güllük, gülistanlık mı olurdu?
Evet biz hiç bir şey kaybetmedik. Aksine çok şey kazandığımı biliyorum. Çünkü hayatımda hiçbir zaman diliminde, tebeşir kokusuna muhtaç olduğum zamanki kadar alnımı secdeye değdiremedim. Ben bu acıyı seviyorum. Ama ben bu acıyı mücadele ile var olduğu sürece seviyorum.