renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Hakan; Her Nerede İsen, Orası Senindir !

ZİNCİRLERE GÜVENMEYİN BOŞUNA

Uzun süredir dışına çıkmadığım şehrin, üzerime devrilmesine ramak kalmış sanki. Hiçbir şeyin tadı yok. Her şey yavan.. her şey ham sanki.. Özler, ait oldukları nesnelere küsüp terk etmiş bu şehri. Binaların yanından mı geçiyorum, yoksa altında can mı cekişiyorum belli değil. Baktığım her nesneden, yüreğime oluk oluk hüzün boşanıyor. Kıyısızlığı kıyılarında aradığım sahil gezintilerim tam da bu sebeple işte.. Okumak, düşünmek ve yazmak.. hayat bundan ibaret sanki. Çıldıranlar, garipler, deliler, fukara, Ortadoğu'nun istilası ve aptal mı aptal memleket meselelerinin üzerinize abanmasına müsaade etmek. Kusurun kendimde olduğunu biliyorum aslında. Bakışlarımdaki bozukluğun da farkındayım..'' Bir süreliğine uzaklaşmam gerekiyor, biliyorum. Küçük bir fasıla.. kısa süreli bir tebdil-i mekana ihtiyacım var sadece. Başkalarına tavsiye ettiğimi kendim yapmıyorum senelerdir. Hüzün kedere çalalı epey vakit oldu, akrep yelkovanı sokup zehirlemek üzere. Geciktirmeye gelmez gayrı diyorum.. Hem Hakan'a verilmiş sözüm var benim. Ziyaretine gideceğim. Mahkumiyetinin arefesinde sitede kendisi hakkında yazdıklarımızı okuduğunu ziyaret esnasında öğrenecek olsam bile, söz sözdür diyorum. Kendime karşı dürüst olmalıyım. Başkasına hoş görünmek kolay, kendine karşı dürüst olmayanın dürüstlüğünden söz etmek ne mümkün. Riyakarı, muhlisden ayıran özellik bundan başka nedir ki!

Yüreğimi sıkıştıran koca hüzünle birlikte koyuluyorum yola. İstanbul İl sınırından geçtiğim anda, göğsümün genişlemeye başladığını hissediyorum adeta. Kronik bronşitimden midir, bilmem! Önce Gerede. Köyde geçirilen üç gün, dört gece. Kazlar, ağaçlar ve rüzgar. En önemlisi de, sessizlik ve sükûnetin bakışlarında raks eden fıtratı temaşa edebilmek sanırım. Ve o özlediğin.. ve şehirlerin kalabalığında yitirdiğin.. ve ait olduğun fıtratın kollarına rehavetle salıvermek yorduğun bedenini. Bülbül ötüşlerini dinleyerek yattığın yataktan, çam ve ekin kokuları aldığın tertemiz bir havayı soluyarak uyanmak. Kahvaltı ardından çıktığınız dağların doruğundan, dünyaya.. sonra kendinize.. ve sonra durduğunuz yere bambaşka gözlerle bakabilmek artık. Tepelerin doruklarında bulduğunuz unutulmuş bakışları gözlerinize takarak yeniden inmek şehre. Yemyeşil yaylaların her bir noktasına değip okşayan rüzgarın, göğsünüzdeki sıkıntıyı kanatlarına takarak sizden uzaklara taşıması sonra. Göğsünüze yer etmiş yumrunun parçalanarak, gelinlik giymiş olduklarını tahayyül ettiğiniz ladin ve köknar ağaçlarının iğneli yapraklarına takılıp, öylece savrulduğunu tahayyül etmek. Ve en nihayetinde, nereden kaynadığı belli bile olmayan küçük pınarda yüzünüzü yıkarken, şehirden getirdiğiniz sıkıntının acıtan son parçasının, yüzünüzden düşen damlaların suda oluşturduğu halelerin arasında can çekişmekte olduğunu görüp hissetmek.

Vakit tamamdır artık. 'Bu kadar yayla gezisi yetişir gayrı' diyerek, Ankara'ya doğru basıyorum arabanın gazına. Kıymetli bir dostumun tevessülü ile, Gerçek Hayat Dergisi'nden Bekir Fuat kardeşimle buluşuyoruz evvela. Ziyareti, birlikte icra etme teklifinden ziyadesi ile memnun oluyoruz tabi. Hakan ile sık sık görüşüp, ihtiyaçları ile ilgileniyor olduğu bilgisini almak, ziyadesiyle memnun ediyor bizi. Hakan'ın buralarda yalnız bırakılacağına ihtimal vermiyoruz zaten...Hakan'ların, her daim (Allah'dan gayrı) yalnız olduklarını da akledemiyoruz ama

Yolda giderken düşünüyorum. Her daim sosyal olan kardeşimin kendi uhdesinde olanı düşünmek için iyi bir fırsat yakaladığını.. kuyusundan çıktığında Yusuf gibi, düşenlerin elinden daha bir iyi, daha bir sıkı tutacağını düşünüyorum. Onu iyi göreceğimi.. bize güzel haberler vereceğini.. her Salih ehl-i İslam gibi, bu cezanın bir mükafatmışçasına ona yaramış olduğunu yüzünden okuyup, dilinden dinleyeceğimi.. ve o an karşımda duran yüzünün, ayın on dördü gibi parlayarak tebessüm etmekte olduğunu hayal ederek gidiyorum.

Zincirlere güvenmeyin boşuna
Aşkın tarifini bilmez bir bomba

Acılı mahpus türkülerini bir yana atarak, onu anlatıyor olduğunu fehmettiğim için dilime dolanan ezgiler eşliğinde gidiyorum Hakan'a. Ölümü kül eden âhı arayan adama. Hapsi medresesi olan Yusuf'u anarak.. ve bu fasılanın kendisine iyi gelmiş olacağını ümit ederek gidiyorum.. Yusuf Suresini anıyorum sonra.. " Rabbim bana zindan, onların davet ettikleri şeyden daha hayırlıdır" deyişini anıyorum. Bir süredir göremediğimiz rüyalarımızı hayır ile tabir etmesi gibi olmadık ümitlerle birlikte. İşte bu denli yoğun beklentiler içinde vardığım Kalecik'te, derin düşüncelere gark olmuş bir adamla karşılaşabiliyorum ancak. Can sıkıntısından özge bir canı sıkkınlık halini müşahede ediyorum O'nda. Çabuk hal geçen biri olduğum için Hakan'dan gelen bir susmaklık düşüyor üzerime. O bize, biz ise ona bakıyoruz tek bir söz dilenmek adına. Hapishanenin duvarlarına sığmayan yüreği memleketin.. ve Ortadoğu'nun.. ve Afrika'nın.. ve tüm dünyanın orta yerinde atıyor, anlasana. Ne bekliyorsun düşünen bir adamda bundan başka. Oysa acemi değilim.. oysa kaç kez geldim bu mekanlara. Ne çok anlattım.. ne çok dil döktüm moral vermek adına. Ama sanki O biraz daha başka. Böylesi yerlerde bir hayli zor gelse bile dile, hal hatır ediyoruz yine de. En azından adet yerini bulsun için diye. Hamd ediyoruz rağmenlere rağmen her şeye. Durgun görüyorum onu.. ve oldukça düşünceli. Memleketin halinden dem vuruyor en önce. Bazı milletvekillerinin, o günlerde generallere gönderdiği ihtilal davetlisi mektuplarından bahsederken, derin derin içini çekip " memleket meselelerine çok canım sıkılıyor" cümlesi, boynunu bükmüş italik harfler kıvamında dökülüyor dudaklarından. Uzun süredir tanış oldukları belli olan.. ve ayrıca sıkı bir dost olduklarını tahmin ettiğim, Bekir kardeşimle ortak mevzuları üzerine hasbihal ediyorlar ara sıra. Konunun mağdur ve yardıma muhtaç olan başkaları olduğunu fark ediyorum bu arada. Anlatsana üstat deyince.. şehir tam da üzerime devrilecekken çıktığım bu yolculukta.. ve yine tam da yüreğimi patlatmak üzereyken kurtulduğum hüznü yanında tekrar devraldığım Hakan'a.. kendisini dinlemeye geldiğimi ifade etmekle yetiniyorum ancak. Hal geçer bana demeye dilim varmıyor elbet. Böyle desem belki hiç konuşmayacak. Fasılalı sükûtların ardından az da olsa anlatıp içindekileri boşaltıyor ya. Belki de kabukları kaldırıp yeniden kanatmak adına.. döküyor içini sızlatan yürek yaralarının mahrem olmayanlarını ara sıra.. Bir süredir Afrika ile ilgilendiğinden.. orada olup bitenleri okuduğundan bahsetmeden önce, zihin ve yüreklerdeki yegane ölçünün " refah " olmasından dolayı duyduğu kaygıyı dile getiriyor. Artık tek amaç refah.. daha rahat yaşamak.. paraya sahip olmak oldu diyor. Afrika'lı bir yazarın telif ettiklerinden bir pasaj naklediyor sonra;

"Bizleri, bir deri bir kemik vaziyetti çocuklarını kucaklarında taşıyan mutsuz insanlar olarak resmederler hep. Bir dolarımız olmadığı için mutsuz olduğumuzu söylerler. Ektiğini yiyen ve yüzleri gülen insanlarız biz oysa. Bizim bir dolara ihtiyacımız olduğunu kim söylüyor ki"

Açık cezaevinde ürettiklerini satmak için ara sıra pazara gidiyorlarmış grup olarak. Son seferinde dört karton yumurtayı çaldırmış olduklarından bahsederken buruk bir tebessüm beliriyor yüzünde. Açık cezaevindeki mahkûmların sattığı yumurtaları çalmaya tenezzül eden insanların ironisi anlatmaya çalışıyor aslında. Düşenin dostunun olmadığı bir dünyaya doğru seyr-i sefer edişin trajikomik ironisi yüz ifade ile resmetmeye çalıştığı.

Belediye Başkanı olduğunu söyleyerek, pazarda kendisinden para isteyen deliyi anlatırken yeniden gülüyor yüzü bir parça daha. Zekîlerin ifsat ettiği bir dünyada, delilere karşı olan ortak muhabbetimizden dolayı memnun olduğumu hissediyorum o anda. Hafif bir paylaşma dürtüsüne kapılsam da, tutulan dilim çözülmüyor bir türlü.. Az konuşuyoruz Hakan'la.. belki lüzum ettiği kadar ama. Bir! memleketin akıllılarından, bir de öykündüğümüz delilerden sadece.

Sıkıştırılmaya çalışıldığı cezaevine sığmadığını görüyor olmak bir taraftan üzerken, bir taraftan da hapsedilen bedeninin orada olmasına rağmen, yüreğinin hâlâ dışarıda atıyor olmasına sevinmek gerek herhalde.
Zincirlere güvenmeyin boşuna !

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

ah hakan abi...

ah hakan abi...

tavrın adamı..

elimizdeki büyük kartlardan biri..

hangi demirler seni oralara kilitleyebilir..

ve hangi demirlerdir düşünceye söken, kalemin gücünden daha güçlü mü olurmuş demirler..

bunu böyle sananlardı oysaki seni oraya alanlar...

ve bilecekler..

dışarıdalar ve senin çıkmanı bekliyorlar diyor ya tarık tufan..

ben de diyorum ki:
dışarıdalar ve çıkmanı HİÇ istemiyorlar...

ama çıkacaksın...

İşte ben böyle bir hal içindeyim
Aslında derin keder içindeyim
Bazen bilmeyerek ne yaptığımı
İyi kötü güzel çirkin her biçimdeyim
Bazen isyan edip yalnızlığıma
Sana karşı ince bir sitem içindeyim...
(candan erçetin)

=TAVRIN KİŞİ

İçeridekiler / Dışarıdakiler... O şimdi "asker"!

Yukarıda yazılanların bir de görünmeyen yüzü var; Hakan Albayrak' ın ailesi. "İçeridekiler ve dışarıdakiler..." Neyse ki içimizden birileri Hakan' ı ziyaret ederken bazıları da ailesini ziyaret ediyorlar destek olmak için. Örnek bir davranış doğrusu. Bu kişilerden biri de Sn. Sibel Eralan. Sibel Eraslan, Cihan Aktaş ve Yıldız (Ramazanoğlu) Kavuncu ile birlikte ifa ettikleri Neşe Kutlutaş' ın da kendilerine Ankara' dan iştirak ettiği ziyareti kaleme almış Vakit gazetesinde. Çocuğunun ifadesi ile "asker" de olan Hakan Albayrak' ın ailesini gözardı etmeme büyüklüğünü gösteren ekipten Sibel Eraslan' ın yazısını paylaşmak istedim sizlerle.

***

İçerisi/Dışarısı

Hakan Albayrak'ın Ankara'daki evindeyiz. Sizin bunu daha kolay anlayabilmeniz için Hakan üzerinden kurdum isim tamlamasını, yoksa Emira'dayız...Emira Hanım, Hakan Albayrak'ın Bosna Savaşından aziz bir hatıra gibi Türkiye'ye getirdiği sevgili eşi...
İstanbul'da adım başı selamlaştığımız dostlar ; ''Kalecik'teydik Hakan'ın yanındaydık'' dedikçe, benim de içimi Hakan'ın dışarıda bıraktığı iki küçük kızı ve Emira dolduruyordu. Ne yapıyorlar? Nasıllar...Beş buçuk yaşlarında ve gülen bir papatyaya benzeyen Ayşe ve iki yaşındaki minnacık Fatma, babalarının küçük bir kopyası gibi adeta...
Ankara yolculuğumda yol arkadaşlarımla yaptığım önemli bir konuşma da, medya veya sanat aracılığıyla gerçekleşen kurgu ya da aktarımlarda, insanların hakiki ve maskesiz yaşadıkları gerçek hayatın, bir bakıma yağmalanıp yağmalanmadığına dair etik bir sorundu. Yol arkadaşlarımdan Cihan Aktaş Hanım ve Yıldız Kavuncu Hanım, Türk edebiyat çevrelerinin önemli ustaları olarak konunun sınırlarını elbette çok iyi biliyorlar. Fakat sanırım ben kırk fırın ekmek yesem de az. Sınırı kolay seçemiyorum...
Dolayısıyla şu anda bir düşünce suçlusu olarak '' içeride yatan'' başka bir gazetecinin çalışma masasında ve bilgisayarında yazıyor olmak da mesela, beni çok yaraladı...Hakan'ın yazı masasının hemen önündeki duvarda benim de çok sevdiğim şahane bir harita var : 1299-1699 yılları arasındaki Osmanlı sınırlarını gösteren ve üstünde ''HAYAL DEĞİL'' ibaresi olan bir coğrafya bu. Albayrak'ın yazılarındaki o bitip tükenmek bilmeyen coşku ve heyecanın su içtiği havza ... Fakat nedense, arkadaşımın yazı masasında oturup çalışırken içimi garip bir suçluluk hissi de kaplıyor...Onu ve ailesini niçin size aktarıyorum?
Sanırım her şeyden evvel Albayrak'ın bir fikir suçlusu olarak cezalandırılıyor olmasıdır beni tahrik eden. Hatırlarsanız; Hakan Albayrak'ın davasında çok ilginç bir şey olmuştu, Savcı, suç unsurunun oluşmadığını belirtiyor ve ''Toplumu ve bireyleri istediğimiz gibi biçimlendiririz tarzındaki toplumu kontrol felsefesinin taraftarlığını kabul edersek açmazlarla boğuşacağımız önceden bilinmelidir'' diyordu...İddia makamının suçun oluşmadığına dair belirlediği tutuma rağmen Albayrak fikir suçlusu olarak mahkûm edildi... Dikkat çekmek istediğim budur...
Öte yandan biz gazeteciler, zaten potansiyel fikir suçlusu pozisyonunda olduğumuz için, sıranın henüz gelmediği bilgisiyle ve imkân varken bir meslekdaşımızın yaşadığı hukuksuzluğu elbette anlatmak isteriz. Ama burada benim birbirine karıştırdığım bir sınır meselesi var. Sanırım Hakan'ın küçük kızının, geçen akşam bana ''Babam bana mektup yazmış askerden...' diyerek getirdiği mektubun da bunda payı vardır. Küçük Ayşe ne kadar gururlansa az, beş yaşlarındaki kaç çocuğun kendi ismine yazılmış bir mektubu var ki? Baba, mektubun üst köşesine kendi elleriyle çizip keçeli kalemlerle boyadığı küçük resimler çizmiş. Sanırım kızına küçük cisimleri ve adlarını öğretme alıştırması bunlar... Teyp, halı, bisiklet bunlardan bazıları... Kızına ve eşine küçük notlar... Emira'ya bir sürü notlar... Tipik bir editör edasıyla genç kadının hikayeleri ve yazılarına dair adeta talimatlar... Bir süre ağlayarak bu mektuba bakıyorum:
Buradan bir kelebek geçmiş. Kanatlarındaki altın renkli toz az önce dökülmüş işte şurada sımsıcak... Ve ben bunları gazetecilik olsun diye aktarmıyorum, çünkü Ayşe bana : ''Babamla kahvaltı yapmak istiyorum Sibel Teyze'' dedi... Yazar arkadaşım Neşe Kutlutaş'ın bu ailenin yanında sergilediği dirayetli kardeşliği de hiç unutamayacağım sanırım... Birazdan otobüsle Kalecik Cezaevi'ne gideceğiz .

(Sibel ERASLAN Vakit Gazetesi)

neden? / çünkü...

Sevgili Simurg Hakan' ı Tayyip gibi uğurlamayışımızın sebebi sanıyorum sonunun Tayyip' e benzememesini temenni etmekten ileri geliyor. :)

Bilmiyorum kulaklarınıza geldi mi ama Hakan' ın içeriden çıkmasını müteakiben kendisine politika teklifleri gelecekmiş. Hatta ileride başbakan olmasına dair senaryolar dahi var. Bunlar ihtimal dahilindeyken elbetteki ben,sen, o, biz, siz, onlar onu uğurlarken temkinli davranmak zorundayız. İşte o zamanki gözyaşlarım işte şimdiki tayyip. Benim gözyaşlarım değişmedi ama o değişti. ( Ya da öyle söylüyor. Benim anlayışımda beyan esastır. Bundan sebeb onun değiştiğini kabul ediyorum. )Biz gözyaşlarımızı o başbakan olduğunda önüne sürülüverilecek senaryoyu elinin tersi ile ittiği zamana saklıyoruz. :) O zaman öyle bir ağlarım ki hiç sorma. Ağlar ağlar gülerim...

Rabbim onun ayaklarını bu yolda sabit kılsın!

Rabbim onu bizlerden ayırmasın!

Bizi onsuz bırakmadığı gibi onu da bizsiz bırakmasın! Nefesimizi her zaman ensesinde, yanında hissetsin! Bu koşuda nefeslerimiz birbirine karışsın!

Kitâbîlik..

Hakan'a, politika teklif edilmiş olması duyumunu niçin komplo teorisi olarak niteliyorsunuz ki. Olması muhtemel bir durum bu. Başbakanlık abartısı da ekleniverilmiştir yanına birileri tarafından sonradan.

" sanki hiç mapusa adam yollamamış gibi davranmayalım, Nurettin Şirin 'in yıllardır içerde olduğunu unutmayalım, Tayyip'i şımartanlar biraz da bizlerdik,; sonra Hakan'ın mapusa girmesi asla üzülüp sızlanacak bi şey değil ki, hepimizin davamız uğruna yaşamak istediğimiz bir olay " (Yusuf Salih Zeydan'a ait)Size ait olan bu sözler çok kitabî ayrıca. Sanki mahpusa çok adam yollamış biri tarafından yazılmış gibi hem. Nureddin Şirin'in yıllardır içerde olduğunu yazmışsınız zira bir kere ziyaretine dahi gitmemişsinizdir muhtemelen, yada bir mektup falan yani. İkinci parağrafınızdaki kitabîliği fark edince Goethe'ye ait olan şu söz geldi hatırıma, " Bir insandan çok bir şair gibi konuşuyorsunuz bayım ". Ve ben de ondan çalarak şöyle söylüyorum " bir insandan çok bir kitap gibi konuşuyorsunuz ". Hapis'e girmiş biri için endişe etmekten daha doğal olan şey nedir. Üzülmeyecek biri varsa, o da kendisidir elbet. Hapse girme hayalinizi anlayabiliyorum ancak sizin bu husustaki nasları iyi anladığınızı sanmıyorum. Doğru olan imtihânı talep etmek değil, başa geldiğinde gereğini yerine getirmektir. Hapse girmeyi talep etmek büyük bir cür'ettir. Allah yolunda şehit olmayı temenni etmek gibi bir şey değildir bu. Aynen, şehit olmak için savaşı temenni etmek gibi.. Saygılarla.

Söylem Hatası

NaneLimon'un Yusuf Salih Zeydan'ı kitabî bulmasına şaşırdım açıkçası. Kitabîlik yani kitaba uygunluktur. Bir de kitabîlik yani düzmece yani kılıfına uydurmak vardır ki bu deyimdir ve konumuzla ilgisi espriden öteye gitmez. "sanki hiç mapusa adam yollamamış gibi davranmayalım, Nurettin Şirin 'in yıllardır içerde olduğunu unutmayalım, Tayyip'i şımartanlar biraz da bizlerdik,; sonra Hakan'ın mapusa girmesi asla üzülüp sızlanacak bi şey değil ki, hepimizin davamız uğruna yaşamak istediğimiz bir olay " Sözü kitabîlikten uzaktır. Bu söylem daha çok topluluk söylemidir. Kitabî söylem dediğimiz şeyi -bazıları bu söylem için özgür olmamakla ilişkilendiriyorlar- geleneksel bir anlayışın getirmiş olduğu bakış açısıyla bağdaştırmak yanlış olur kanaatindeyim. Kitabîlik ise beslendiğiniz kaynağa yönelik bir eylemi de beraberinde getirir. Ayrıca kitabî söylemin zihinsel süreçteki inşası NaneLimon'un bahsettiği şekilde gelişmez. Sanki mahpusa çok adam yollamış biri tarafından yazılmış gibi hem. Nureddin Şirin'in yıllardır içerde olduğunu yazmışsınız zira bir kere ziyaretine dahi gitmemişsinizdir muhtemelen, yada bir mektup falan yani. Yusuf Salih'in pratik olarak dile getirdiği düşünceleri bu şekilde anlamlandırmak kitabî düşünmenin neresine koyulabilir? İlla ki birilerini anlamak için mapusa mı girmek gerekiyor? Bunu "Yeşilman"in itici bulduğu kadar itici buluyorum. Yani burada Hakan Albayrak'ı hissetmek, Fikret Başkaya'yı hissetmek, Rantissi'yi hissetmek, Edward Said'i hissetmek benzer değil midir? Tabi ki ontolojik olarak baktığımızda belirgin farklar olacaktır ama meydana gelen üzüntünün farklı minvalde tartışılması -özellikle kitabîlik noktasında- uygun değil. Keşke NaneLimon Goethe'nin o sözünü kitap gibi konuşuyorsunuz diye değil de, daha farklı bir söylemle ifade etseydi. Tayyip ile karşılaştırılması bence son derece mantıksız. Çünkü oldukça farklı iki isim ve oldukça farklı iki durum var. Bunları iyi ayırt etmek gerekir.

Kullanılan başka bir çok manaları da var bu terimin..

Kitâbîlik, kitâbî konuşmak; insânî olan yanı pek dikkate alınmamış söylemler/söylemlerde bulunanlar için de kullanılır. Ve ben eleştirimi bu alt mana üzerine bina ettim.

Düzmece ve kılıfına uydurmak manasına gelen deyim ise " kitabîlik " değil, " kitabına uydurmak " şeklinde kullanılır.

Dağlara gidemem, şehirde isyan varken !

dağlara gidemem şehirde isyan varken,
bırakıp gidemem sizi ortada

Dağlara gidemem şehirde isyan varken
bırakıp gidemem sizi orada.

Yüreği gögüs kafesine sığmayan tüm eylem adamlarına selam ile.

niçin hapis?...

Ben yusuf salih zeydan'ın son yorumunda katıl(a)madığım bazı yerleri ifade etmezsem yerimde duramayacağım:
"Hakan'ın hapse girmesi asla üzülüp sızlanacak birşey değil" diyorsunuz eyvallah,ama hapse girmeyi "davamız uğruna" yaşamak istediğimiz bir olay olarak nitelendirmek fazlasıyla itici.Dışarıda olmanın içeride olmaktan daha avantajlı olduğunu kabul etmeliyiz.Sonuçta hapis özgürlüğün öyle ya da böyle kısıtlanması demektir ve dışarıda olmak ondan daha makbul birşey olsa gerektir.Zira orda ne kadar hızlı koşarsan koş adamı yakalarlar!Bizim de Hakan Albayrak'ın yanında olmamız gerektiği ya da mahkum olunca sevinmemiz lazımgeldiği tezi garip biraz.Tamam yusuf medresesi'nin önemini inkar etmiyorum ama hapis herkes için de gerçek bir tedrisat olmayabilir:hasan mezarcı örneği..
ya da sorun Hakan Abi'ye, Nurettin Şirin'e:Hapse girmeyi çok mu istemişler? Yada böyle bir arzu geçmiş gönüllerinden?Bazıları vardır; mahpushaneye girince dünyanın esaretinden kurtarır ruhunu.Bazıları vardır; o kesif yerde yitiriverirler umut ışığını, kör olur can gözleri.Bu iş özleme, arzu etme işinden çok bir cehd, azim, mücadele işi bence..öylesine aşkolacaksınız ki hapsi görmeyecek o gözler..
Ayrıca "Tayyip'i şımarttık" mealindeki sözlerinizde bir yanlılık, bir zihniyet farklılığı görüyorum.
Tayyip olayında gereken yapıldı, herkes sahiplendi, bağrına bastı vs.
Hakan ALbayrak ya da Nurettin Şirin örneğindeyse durum tam tersi..
Mesele bundan ibaret...
yani şımartma yok ortada sadece yapılması gereken yapıldı bana göre.

Hakan'ın sahiplenilmesi

Sevgili arkadaşlar,
Yorumlar arasında; Hakan'ın yeterince sahiplenilmediği, kendisine karşı gereken ilginin gösterilmediği gibi kanaatler ifade edilmiş. Aynel yakin derecesinde ve detaylı bir şekilde olmasa dahi, özelde, ziyaretim sırasında duyup gözlemlediklerim; genelde ise, aldığım duyumlar, durumun böyle olmadığına işaret etmektedir. Hatta! şahit olduğum bir konuşma, Hakan'ın kendisine karşı vuku bulan ilginin bazı yönlerinden duyduğu rahatsızlığı dile getirir mahiyettedir. Bir de şu varki; Bana kalırsa, " sahiplenilmek " Hakan'ın karakteri için çok da uygun bir fiil değil. Saygılarla..

Ne demişler

-dergibi'de köşe yazıları yazan edebiyatçı.

-bir zamanlar nihat genc'le birlikte cete adli dergiyi cikarirdi kendisi. sonralari yollari ayrildi, hakan albayrak, yeni safak da yazip cizmeye basladi. bob dylan'dan sik sik alinti yapardi yazilarda.

-gerçek hayat dergisi yazarlarından..bosnaya gitmiş ve uzun mücadeleler vermiş kitapları olan "delikanlı"..yıllar önce arkadaşı ebubekir kurbanla şehir yayınları isimli yayın evi girişimi olmuş biri..

-bodrum sahilinde kurşuna
dizilen bir mehdinin son sözleri:

dünya hakkını kullandı ve kaybetti
piçlere yol açın
taç koyun başlarına
h.albayrak

-bazı yazılarında werner hugo müsteranı kullanmıştır.abimizdir.bosna için yaptıkları bizler ve bosnalılar tarafından unutulmayacaktır.

-bugüne değin duymaktan nefret, kullanmaktan imtina ettiğim 'delikanlı' sıfatının vücut bulmuş hali. delikanlılığın kurumsallaşması. imanına duyduğu inanc ile insanlığa karşı saygısını ayırmadan var olabilmeyi başaran hepimizin abisi.

-imanını öfkesiyle, öfkesini imanıyla harlayan şair, müslüman.

-bugünlerde hapse girecek olan yazar. açıklamasını aşağıdaki linkte yapmıştır. derdini anlatmaya çalışmıştır. sadece yazı yazdığı ve hakaret etmediği halde içeri girmektedir yazık.
http://www.gercekhayat.com/182/secmeyazi_halbayrakhapis.htm

-"israfla geçen 36 yıllık ömrümün keffareti olarak hapse giriyorum" demiştir. hapse girmesi üzerine tv 5' te konuşan nihat genç: bu toprakların en deli, en güzel adamını hapse atıyorlar deyip ağlamıştır. bu toprakları bu yüzden seviyorum demiştir.

Ekşi Sözlükten

"Daha az TV, daha çok Kitap!"

Motorsikletli Ebu Zer

cemaat.com'un altini üstüne getirirken bu yaziyla karsilastim, Allah biliyor ya girmedigim yer kalmadi ama daha bitmis de degil...
Hakan Albayrak üzerine yazilmis yaziya yorum yapmadan gecmek olmaz cok gec kalmissam da...
O bir Ebu Zerandir, cöle Hz. Osman tarafindan atilan bir Ebu Zeran...

Albay Rock ve Albayrak

Mazlumlardan dökülen kanların al bayrağını burçlara taşıyan cesur yürek.

Kurduğu kelimeler ordusuyla fethettiği gönüllerden yükselen hakkın çığlığı bir gün gelecek zulmün sesini boğacak.

Selam Albayrak’a/Albay Rock'a!