renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Hata Devam Ediyor'u Devam Ettiren Hata

Hata Devam Ediyor

Çırpını çırpını giden atlardan indik
Girmek için patavatsız yurttaşlar sırasına

İsmet Özel

Günümüz Türk şiirine kendi doğal akışı içinden baktığımızda bu noktada sarf edilmiş bir çok sözün yeterli derecede kayıt altına alındığını görüyoruz. Her şairin kendi poetik duruşuna değinen metinlerin sıklıkla kaleme alındığı, dergi sayfalarında ve çeşitli edebiyat ortamlarında dile getirildiği günümüzde Türk şiirinin kendi doğallığının, bir şey söyleme gerekliliğinin tuhaf bir baltalamaya tabi tutulduğunu işaret etmek şiirin özgünlüğüne ve şairin ayrıcalıklı pozisyonuna halel getirecek bir durum arz etmez sanırım. Bu ince nüansın ayırdına vararak konuşmak gerekirse şiirin bir çekilmeye, bir irtifa kaybına maruz kaldığını dile getirmek zorundayız. Burada söz konusu olan çekilme ve irtifa kaybı meselesi şiirin sönükleştiği, belli bir atalete ve miskinliğe saplanarak bir çıkmaza düştüğü veyahut da şiirin düzyazı karşısında pasif bir gerilemeye girdiği meselesinden ziyade atağa kalkmış, zinde ve dinamik bir şiir akışı görüntüsü veren fakat içerik olarak konuşma gerekçesini yitirmiş, beyhude bir bohemliğin bolluğuna kapı aralayarak hep bu bolluğun yavanlığından ekmeğini yemekle kendine doymak bilmez bir meşguliyet peydah etmiş bir şiirin kuşatması altındayız. Bu kuşatmanın en bariz tanımlaması; etrafını ve etrafında bulunanları topyekun kuşatabilmiş bir şiir kuşatmasından çok “şiirin kuşatılmış” olması olarak izah edebiliriz bunu. Yani zinde bir şiir ortamı olduğu su götürmez bir gerçektir ve fakat bu zindeliğin çıkış dinamiği daha çok alelusul mevzulardan beslenmektedir. Şiirin, içinde neşet ettiği toplumun sosyo-ekonomik kültürel gerçeklerinden yola çıkarak bir içerik edinmesi ve bu içeriğe paralel olarak kendi hareket alanını oluşturması şiirin temel varoluş doğasıyla gayet olağan bir işleyiş biçimi sunar. Asıl olağandışı olanın kendi coğrafyasının hareket tarzına uygun bir hareket kabiliyeti oluşturamamış şiirin, içinde bulunduğu çevresel faktörlerin dışında kalan bir içerikle okuyucu önüne çıkmış olmasıdır. Bu haliyle de, okuruna kendi şartlarının dışından bakan bir şiirin dilsizleşmesi, söylem ve içeriğini üzerinde durduğu zeminin asli unsurlarına ters düşürerek oluşturması kaçınılmaz bir sondur. Yani günümüz şiirinin neredeyse 80’li yılların şiirine benzer bir başıboşlukla, bir kaba saba söylemsizlik ve içeriksizlikle, ne söylersem gider mantığıyla burun buruna değecek kadar sönükleşmesinin açıklanamaz bir tuhaflığı var. Kimi kendi ruhsal çıkmazlarının karanlığını şairanelikle ortaya koyarken kimi de kişisel bir duyarlık alanından yol açarak sürdürüyor bu ilerlemeyi. Ya tamamen ideolojik kaygılarla içeriği doldurulmuş ya da üzerinde bulunduğu coğrafya ve zaman dilimine ait herhangi bir işaret taşımayan bir şiir akışıyla yüz yüze kalıyoruz. Oysaki şair, her insan teki gibi belli bir toplumsal duyarlığın, belli bir kültürel kimliğin içine doğmuştur. Zihnin şekillenmesi ve belli başlı bir takım davranış kodlarının oluşturulması bu içine doğulan toplumsal duyarlık ve kültürel kimliğin karşı konulmaz zaruriyeti sonucudur. Nasıl ki Anglo-Sakson kültürüne yapışık bir toplumun içerisinde doğup büyümüş birinden Ortadoğulu Sünnilere benzeyen bir düşünüş ve davranış tarzı sergilemesini beklememiz abesle iştigalse aynı şekilde bu dediğimizin tersinin de oluşmasından yana bir hayale düşmemiz bu abesliğin süreğenleştirilmesidir. Hal böyleyken şairin içine doğduğu kültürel dinamiklerin uzağına düşen bir frekanstan milletine seslenmesini nasıl açıklayabiliriz? Akif’in Süleymaniye kürsüsünden millete seslenişiyle bu gayri umumi ağzın millete seslenişi arasındaki mesafenin farkını nasıl izah edebiliriz? Elbette ki Akif’in kürsüsü ile kendi sesinin arasında çağının oluşturduğu koşulların örtüşürlüğü inkar edilemez. Bu bağlam dolayısıyla verilen örneğin yersiz olduğu kanısına varanlara bu günün dünyasından seslenen şairlerin konuşageldiği kürsüler ile seslerinin çıktığı yerler arasındaki mesafenin uzaklığına dikkat çekmelerini önereceğim. Artık içinde bulunduğumuz zaman bağlamında Süleymaniye’deki kürsü yerini başka bir alanın imkânına ya da tersinden imkânsızlığına bırakmıştır. Bugün bu kürsü internet dünyasının gerçekdışı sanal platformlarından cep telefonlarının kısa mesaj iletişimine kadar kendini simülatif bir yere indirgemiştir. Öyleyse gerçek olanın yerini yadırgatan bu simülatif alan kendi geçer akçeliğine paralel bir dili de beraberinde yüzeye çıkartmayı kaçınılmaz kılacaktır. İşte tam da bu noktada konvansiyonel şiirin nostaljik duyguculuğu Ömer Şişman’ın kurgu diliyle tuş edilecektir.

Ömer Şişman’ın Sardes yayınlarından çıkan Hata Devam Ediyor kitabı seslendiği okuru yine kendi kurguladığı dil disipliniyle terbiye edip sığaya çekmek zorunluluğuyla karşı karşıya kalmış bir kitaptır. Bu haliyle de şaşırtıcı bir açmaza kapı araladığı ve kurgulamış olduğu dilin bir yerden sonra tekrara düşüp cepten yemelere zorlanabileceği endişesini duyumsatır bize. Zira buradaki kurgusallığın kadrajı, her görüngüye sahip olanın dışa doğru algılanan görüntüsüne çevrilmeye hazır bir şiir dilidir. Bu şiirin beslendiği kaynaklar arasında görsel olanın ve görüntüden çıkıp tekrar görüntüye girenin imkân alanları sıkı bir işlenmişlik örgüsüyle önümüze çıkar. Burada okuyucunun algı frekansına alışılagelen şiir dilinin dışında duran, yer yer görselliği de beraberinde taşıyan apayrı bir dil örgütlenmesi çarparak yeterli bir etki alanı oluşturması kuşkusuzdur. Oluşturulan etki sadece görsel olanın sınırında kalmayıp hem biçim hem de biçem farklılığıyla dikkate değerdir. Tüm bunlarla beraber Hata Devam Ediyor’daki şiirlerde varolan biçimcilikle beraber dilin yapısıyla oynamak, dillin doğallığını bile isteye sekteye uğratarak bozmak, yeniden şekillendirip kurmak gibi zekice işler ortaya çıkaran ve bu ortaya çıkardıklarıyla söylemek istediğinin tamamına bilinçli bir hata payı bırakan yeni biçimci şairlerden olan Ömer Şişman, bu yanıyla kısmen Ece Ayhan’ı andırırsa da onun gibi kelimelerin eş anlamlarıyla yerini değiştirmekten başlamaz işe. Bu şiir, daha çok kendine çağdaşı olan Ah Muhsin Ünlü şiirine benzer bir yerden mecra edinmiştir. Fakat tam olarak Ah Muhsin Ünlü’nün şiirine de benzediği söylenemez.. Zira Ünlü’nün şiirindeki söylem içeriği eleştirel olmanın ötesinde ironik olanın gücüyle gövdeleşirken Ömer Şişman’ın şiiri ironik olanın değiştiriciliğiyle daha kuvvetli bir eleştiri merkezinde kalarak kendi dilini inşa eder. Diğer yandan Ece Ayhan kör bir kara kedi cümlesini eş anlamlı kelimelerle bozup “Bakışsız Bir Kedi Kara” ya çevirirken Ömer Şişman daha özgün bir yerden başlayarak, kelimeleri kırıp bozarak, dili kendi doğallığından arındırarak onlara kendi içlerinde saklı duran başka bir anlamı doğurtur. Örneğin “geçerken” kelimesini ikiye bölerek hem “geç” hem de “erken” gibi iki zıt durumu tek kelimeyle ifadelendirirken bir yandan da bozuma uğrattığı kelimeyi asli anlamında uzaklaştırarak başkalaştırır. Bu noktaları işaretleyerek Ömer Şişman için bir nevi paradoksal döngünün şairidir dememiz yerinde olacaktır kuşkusuz.

Hata Devam Ediyor’a tekrar dönecek olursak; bu kitabın başından sonuna kadar en belirgin olan damarının bilinçli hata sekmeleriyle oluşturulduğu göze çarpacaktır. Öyle ki bu bilinçli hataya düşme durumu, kitabın kapağındaki grafik tasarımıyla başlar ve yine kitabın sonunda varolan kitap içeriği ve şairin kısa özgeçmişiyle biter. Oysa bu türden açıklamalar genelde kitapların ön sayfalarında bulunur. Fakat burada şair, bu ve benzeri durumlar dolayısıyla okur nezdinde ciddi bir algı oynamasına başvurarak algının genel işleyişinde kaymalara neden olacak bir takım fay hatları oluşturur. Konuşmaktan çok konuşmamayı, olumlamaktan çok olumsuzlamayı (penyesiz, meleksiz, herkessiz, hazırsız, olumsuz ara başlıklarına bakıldığında) yeğleyen ama bu yeğlediği konuşmazlık haliyle bile konuşmak edimi içerisinden seslenen bir şiirdir Ömer Şişman’ın şiiri. Bütün bunların ortasından bakıldığında aslında çağının diliyle konuşan bir şairle karşı karşıya olduğumuzun farkına varıyoruz.. Bu güne kadar hep konuşmanın öncelenmesi gereğini vurgulayan, şiirdeki dilin gündelik dile yaklaştırılmasını isteyenlerin ortaya çıkarmış olduğu poetik kurgunun tersine, sanki ısrarla konuşmanın boşunalığına, anlamsızlığına ve beraberinde anlatılacak olanın da anlatılmasındaki “saçmalığa” göndermeler yaparak dili kekemeleştirir. Bu kekemeleştirmeyle beraber kurguladığı yazımsal ve dilsel hataları öyle kusursuz bir işleyişin düzlemine taşır ki; bu bilinç eksenli yapılmış hataların düzeltilmesi gayrı ihtiyari bir refleksle okuyucunun algı dünyasına bırakılır. Okur, şiir üzerinde görünen hataları, ister istemez, bir takım genel kabullerle doğrulanmış algısıyla düzeltmeye kalkıştıkça aslında tekrar edilen bir hatanın içine düştüğünü fark edemez olur. Böylelikle şiir üzerinde canlılığını bulan hata, okuyucunun hata düzeltme girişimiyle zihinsel bir sürekliliğe dahledilerek hatanın tekrarının tekrarını tekrarlaştırılması düzlemine taşınır. Oysa ki dil üzerinde yapılan bilinçli bir hatanın okur tarafından düzeltilmesi bir gereksizlik olmakla beraber başlı başına bir hatadır da.. Zira hatanın orada, şiir üzerinde hata olarak algılanmasını isteyen şair zaten bunu bilinçli olarak oraya yerleştirmiştir. Öznesi tarafında hatalı olarak anlaşılması için bir hata olarak bırakılanı okuyucunun kendi zihinsel refleksiyle düzeltmeye kalkışması da şair nezdinde bir hatadır. Tüm bunlar dolayısıyla işaret edilmesi gereken nokta şudur ki; hatanın düzeltilmesiyle doğurganlığını artıran bu zincirleme uzayan hatalar silsilesiyle karşılaşan zihin, ciddi bir hataya toslayarak döngüsel bir çıkmaza girmiştir artık.

Kesintisiz Hatadan Palyatif Dile

Televizyon, internet, cep telefonu, kamera yahut mikrofon gibi mekanik aygıtlar karşısında kendi yerini sağlamlaştırma gözüpekliğinde bulunan günümüz insanının eylemi, söylemi ve bu ikisinin ifadelendirilmesinde kullanılan kurgu dilinin maniple edilerek dumura uğratıldığını artık yadsıyamayız bütün görsel ve işitsel iletişim kanalların çılgın uzunluğunu düşündüğümüzde. Dilin kendini belli bir kurgu alanına sıkıştırarak kendi sesini oluşturması artık yukarıda saydığımız aygıtların kullanımına göre değişkenlik arz edecektir şüphesiz. Öyle ki, dilin sınırsız bir alanda bütün imkânlarını yoklayarak yeni açılımlara doğru seğirtmesi de bu bağlamsal akışın olağanlaştırılmış bir sağlamasıdır.

Bir televizyon kanalının ana haber bülteninde, çıkarılmak istenen yeni bir kanunun halk nezdindeki yankısına bir cevap bulmak için röportajcı ve kameraman arkadaşı sokağa inmiş ve insanlara bu kanunu nasıl değerlendirdiklerini soruyorlardı. Çıkarılması istenen kanun ise kumar ve alkol bağımlısı olan erkeklerin maaşlarını eşlerine vermeyi öngörüyordu. Röportajı yapan arkadaş yoldan geçmekte olan bir adamı çevirerek “yeni kanunda alkol ve kumar bağımlılığı olan erkeklerin maaşlarının eşlerine verilmesi öngörülüyor siz ne dersiniz bu hususta?” diye bir soru yönelttiğinde, adam hiç kesintiye düşmeden, bir dakika dahi düşünmeden “olur mu öyle şey” diye devam eden cümlelerle kanuna yönelik sert tepkiler dile getiriyordu. Böyle bir tepkiyi veren adam sanırsınız ki alkolden ayakta duramayacak kadar sarhoş ve avucunun içinde her an atılmaya hazır zar bulunuyor. Oysaki adam gayet eli ayağı düzgün olmakla beraber o taraklarda bezi olacak birine de hiç benzemiyordu. Bütün bunlara rağmen adamın kanunu olumsuzlayan eleştirel bir tepki sergilemesi doğrusu şaşırtıcıydı. Sana ait olmayanın ve seni ilgilendirmeyecek bir yasanın eleştirisinde bulunmanın elbetteki şaşırtıcı bir tarafı vardı. Peki, bu adamı böyle bir tepkiselliğe sokan neydi? Burada bu adamı bilinçdışı tepkiselliğe sürükleyen şey, kameranın mekanik büyüsü ve objektife karşı konuşmanın kışkırtılmış cazibesi karşısında, susmanın ve geri çekilmenin alçaltıcı ezikliği veya röportajı yapanın her şeyi altüst edebilirim imajına bürünmüş yarı tanrısal duruşu yatıyor olabilir miydi acaba? ( Siz hiç kendisine, değerli fikirleri alınmak üzere, uzatılan mikrofona konuşmayı reddeden birine denk geldiniz mi?) Burada işleyiş kurgusunu modern dünyanın donanımına eklemlendirmeden oluşturabilmiş zihnin ciddi anlamda soru işretleri koyacağı hatalar vardı. Burada aklın kendi dışına çıkarak adeta güdümlü bir uyduya dönüşmesinin resmi gizliydi. Böyle yamuklaştırılmış bir bakışın etrafında kümelenenlere çağının şairi ne söyleyebilir? Bu eğri tarafından işe başlayan zihnin diz üstüne alınıp nasihat edilecek modern öncesi zamanları da hayli geride bıraktığımızdan artık bundan sonrasında şairin hiçbir şeye değmeyen cümleleri devreye girecektir. Zira postmodern akıl artık ters tarafından yaklaşarak işi düzeltme eğilimine girmiştir. İşe ters tarafından başlayan ve bu tersliğini de akli olarak belgelendirme çabasında olanın dizginlenemez eğriliğine karşı artık hiçbir doğrunun, hiçbir düzenli söz öbeğinin ve hatta hiçbir tekniğin doğrudan etki edebilmesinin imkân dâhilinde olabileceği iddia edilemez. Burası artık kaosun bile travmatik bir burguya girdiği yerdir ve burada kimin sarhoş ya da ayık olduğu, kimin kumarbaz ya da namuslu durduğu flulaşmış ve bu fluluk kişisel olarak her bir ferdin algılama mekanizmasının berraklığına leke düşürmüştür. Artık bundan sonrasına Serkan Işın’ın da etraflıca değindiği “vantrolog” ve “piknolepsi” kavramlarının şaire değin uzanan bağlantıları üzerinde sıkı bir zihinsel egzersize başlanmalı. Vantrolog; dudağa hareket kazandıran harfleri kullanmadan yani dudaklarını hareket ettirmeden konuşan, karnından konuşan, kukla oynatıcısı. Piknolepsi; anlık bellek kaybı ve tüm bu kayıp anların toplamı sonucunda algıladığını artık anlatmanın imkânsız olacağına, anlatsa da anlaşılamayacağına inan kişinin yakalandığı hastalığın adı.*

Çağın görsel olan her şeyi tüketime yönelik bir malzemeye dönüştürdüğü, dilin asli unsur olarak yerinden indirilip bayağılaştırıldığı ve paralelinde sözün tesir alanıyla muktedir olanın kendine yer etmeye kalkıştığı bir zamanda, şairin sükûnete davet edildiği bir yerden şiirine başlar Ömer Şişman. Bu indirgenmiş dil çokluğunun akışkanlığına bile isteye müdahale ederek, indirgenen dilin bir nevi genlerini değiştirip bozarak tam karşısına palyatif olanın olağan hale dönüştürülmesinin işleyişini koyar. Burada genel kabule ram olmuş söz diziminin klasik anlaşılırlığına karşın kelimelerin yer yer anlamını da sekteye uğratacak, değiştirip dönüştürerek başka mecralara kaydıracak “sakatlamalara” başvurarak “ilginçliğini kaybeden biri”nin son kertedeki ilginçliğini görürüz. Burada yapılagelen kurgu dilinin amacı, kendisine başvurularak şiire dönüştürülmüş olan söz diziminin sıradanlığını ve sözün olağan dizimindeki uyumunu terörize ederek şiirin dışına çıkarmaktır. Bu yapı-bozumcu kurgu dili, bir yandan şiirin asli yapı taşı olan kelimeyi dışarıda tutarken diğer yandan da bu yapıp bozmacılığıyla kendi şiirini inşa eder. Bu haliyle de kendi paradoksuyla sürekli bir devingenlik kazanır. Böylece modern sonrasının diline daha net ifadeyle postmodern bir şiirin içine girilmiş olunur. Örneğin çağın iletişim kültürünün içine ister istemez girmiş olan her birimizin cep telefonlarından gönderilen 160 karakterlik kısa mesaj içeriğine benzer bir dil kurgusu vardır burada. 160 harf karakterliğinden başka bir genişlik imkânı olmayan bir alanda sözü en kısada tutarak ve anlatmak istediğimizin anlaşılır olmasını da gözeterek göndermek durumuyla karşılaşırız. Mesajın dolmaması için selam yerine “slm” veya kendine iyi bak cümlesini tam bir kısaltmaya giderek “k.i.b” gibi anlaşılmaz bir şekle sokarız. Hızlı olmanın getirdiği pratiklik ve mekân darlığı dolayısıyla başvurulan bu kısaltmalar üzerinde herhangi bir anlaşmazlık olduğu sürece bu kısaltmaların neye işaret ettiğini de çözmekte zorlanacağımız muhakkaktır. O zaman burada kendi iletişim dilini kendi olağan akışıyla kurmuş ve herhangi bir toplu kabule dayanmamanın yanında herhangi bir anlaşma zemininde de buluşulmadan bir nevi kendiliğinden oluşturmuş kurgusal bir dille karşı karşıya olduğumuz göz ardı edilemez artık. Artık burada varolan kısaltmalar bütünlüğü, üzerinde hiçbir anlaşma yapılmadığı halde bir anlama işaret ediyor demektir. Yani bir başka deyişle kendi geçerliliğini kendi oluş kurallarıyla ortaya koymuş bir dilin kurgusallığı kuşkuya mahal bırakmayacak bir alışkanlığa yönelmiştir. Kendi oluşum kurallarını, herhangi bir mutabakat olmaksızın, olağan bir toplu kabule dayandıran dil, diğer taraftan da bir takım mekanik gereçlerle kısaltmaya, düşmeye ve kırılmaya zorlanmıştır. “Satılık Ev” şiirinde berber koltuğunda oturan bir adamın kırık dökük söz dizimleriyle, bir takım bozuk kelimelerle bir şeyleri sıraladığını görürüz. /tıpap tıpap tıpap tıpap / ğlu apt ./ ayacıbaşı / ben br ölm unttum / onu smrlıyorm şimd / kabarede ynlş br ççk / bn br robtm çnkü / bn bu hpi ypıyorm / bn sçluluk düğmlyorum /. Buradaki konuşma düzeni saç kıllarını kesen makasın mekanik gürültüsüyle bozulmuş ve anlamı algı düzenine çıkaran kulak ile söz arasında süreklilik sekteye uğratılarak, hareket eden makasın mekanik gürültüsü saçlarla beraber kelimeleri de kesip biçmiştir. Anlaşılırlık mekanik olanın saçmalaştıran gürültüsüyle saçmalaşmış ve böylece sözün anlaşılır olma büyüsü mekanik olanın bozgununa uğratılmıştır. Diğer taraftan Hasar Tespit şiirine de baktığımızda yukarıdaki mantık işleyişine paralel bir tutumun merkeze alınarak şiirin kendine dönük bir hareket alanı oluşturduğunu göreceğiz. Zira burada hasarı tespit etmeye muktedir görünenin içerik olarak kendi tahribatını ortaya sermesi manidardır. Bir hasarın tespiti için ortaya çıkanlarda varolan tahribatı kim tespit edecektir? Bu şiirin tespit edenle tespit edilmesi istenen hasarlının arasındaki ortaklığı tebarüz ettirecek ciddiyette bir nazire olduğu aşikârdır. Burada tahribata uğramış olanın sadece biçemi değil ayrıca içeriği de tahrip edilmişlik izlenimi taşır. O halde iç ve dış ya da ses ve görüntü olarak da ciddi bir tahribata uğramış olma imkanını üzerinde taşıyan “şey” nasıl olurda bu görünen haliyle hasarın tespitine kalkışır! O halde burada vurgulanan “şey”in yerine okur, kendi dağarında buldurduğu herhangi bir şeyi istediği şekle sokarak koyma serbestliğine sahiptir. Böylelikle şairin parçalayıp dağıttığı, bozup yeniden kurguladığı hata bırakma alışkanlığı, okuyucu zihninde ya yeniden doğrulanıp düzeltilmeye götürülerek paradoksal döngü devam ettirilecek ya da aynen olduğu gibi bırakılarak şairin ortaya serdiği hataya katılmak zorunluluğu yaşanacaktır.

Kaynakça

Ömer Şişman Hata Devam Ediyor (Sardes - 2006)
*Serkan Işın Tüğün (Ebabil – 2007)

Not: Bu metin Karagöz Dergisi'nin 2. sayısında yayımlanmıştır.