renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Mülhidler ve Zındıklar

Tarih okumak sıkıcı birşey; ne de olsa ayet okumağa benzemez. Eğer bir parça H. White tanımışlığınız varsa, geçmiş kafanıza dökülmüş sıcak su gibi kavurur sizi. Biz de yüzmüzü, hafifçe bizi kavuran geçmişe çevirip, yaralarımızın kaynağını sorgulayalım dedik.

IX-XI. Yüzyıllar “Arab”ın – bu isimlendirme benim değil – ilim nabzının attığı yüzyıllar. Süryanisi, Berberisi, İranlısı, Yahudisi mevalinin koynuna taht kurmuş, ilim irfanla haşir neşir. Abbasîler sırtını Türk askerlerine vermiş, her sayfasına bir altın harcayarak yeni uygarlık kurma telaşındalar. Bir satırı bir sayfaya yazacak açgözlüler de yok değil tabii. Uygarlık oluşturmak masraflı bir şey anlayacağınız. Arap bunu yapmış. Eğer bugün tarihçiler ağız boşluklarına bol miktarda “İslam uygarlığı” doldurup konuşuyorlarsa, bu söylemin isim hakkı Abbasilerindir kuşkusuz.

Abbasi döneminin rengi “siyah”tır. Kara rengi her simgede görürsünüz. Sarayda, kuşamda, bayrakta, siyasette. Bir tartışma çıkartmak değil niyetim; ama, Celal Alî Ahmet “Garbzedegi” (Batı Hastalığı) isimli ünlü eserinde “fesin ve siyah çarşafın” İslam toplumunun yaşamına gidiği dönemi de bu tarihlerde arar. Karanlığın hiç aydınlanmayacağı belki de tek alan “İslam düşüncesi”dir.

İslam tarihçilerinin dilinin ezberi bir sözcük: “tercüme edebiyatı”. Tercüme sözcüğü, İslam toplumlarının tarihinde iki defa ortaya çıkmıştır: Birincisi sözünü edeceğimiz Abbasiler döneminde; ikincisi Osmanlıların son yüzyılında. İkincisi, çoğu zaman belalarımızın kaynağı olarak gösterilirken, ilki övgü edebiyatımızın medh unsuru. Ama, inkar edilemez bir gerçek şu ki, İslam toplumlarında düşünce “tercüme” üzerine oluşmuştur. Tüm İslam düşünürlerinin eserlerinin içinden tercüme literatürünü ve tercüme düşüncesini alın geriye birşey kalmaz. Kalacak olanlar da pek bir haz vermez. Ama gel gör ki, o dönemde Hıristiyan Avrupa’nın, Budist Hindin gözünde Platon, Aristo, Baydeba da Arap ve Müslüman. Çünkü egemen uygarlık bir “Arap söylemi” taşımaktadır. Ona karşı direnenler, bir anlamda kendi geçmişleriyle de mücadele halindeler. XII. Yüzyılda Batı’da manastır dışında ortaya çıkan “hayali topluluk” clerisy 1600’lerden itibaren Arapların yaptıklarının aynısını yapacakalrdır. O zamana kadar tercüme yoluyla edindiklerine “Batı söylemi” damgasını vuracaklardır. Günümüzde biz, 1830’lardan itibaren bu söylemi tercüme yoluyla literatürümüze taşımakla meşgulüz. Taşıdıklarımıza “kendi söylemimizin” damgasını vuracak güce henüz sahip değiliz.

Tercüme kültürler arası iletişim aracıdır. Aynı zamanda, söylemlerin de salgın yoludur. XX. Yüzyıl Batılı düşünürler tercümeye sert biçimde karşı çıkmışlardır. Birçoğuna göre, “düşünce aktarılamaz”. Ama bu girişim de yeni değildir. Ortaçağ İslam düşünürleri de benzer tavırı sergilemişlerdir. Bu aslında dilin egemenliğini korumak adına (ortaçağlarda Arapça ve Latince’nin kutsallığı) yapılan bir şeydir. Aktarılamayacak olan “düşünme”dir, “düşünce” değil.

Tercümenin günah keçisi tercüman’dır. Elçiye zeval yoktur mantığı burada geçersizdir. Tercüman, tarihin en kalabalık zeval toplumunu oluşturur. İslam tarihinde tercümanların en yaygın ismi: mülhid ve zındık olmuştur. Benzer tanımların Ortaçağ Avrupası’nda tercümanlar için kullanıldığı da bir gerçek.

Zındık, zendeka’nın köküdür. Eski Persçe bir sözcük olup, “Zend-Avesta”nın “zend” (yorum) kısmıyla ilişkilidir. Mülhid’in kökü ise Arapça olup “ilhad”dan türemiştir. Özellikle IX. Yüzyılda ilahiyatçıların polemiklerinde karşımıza çıkan “ilhad” zındıkla yanaşı kullanılmaktadır. Zendeka terimine ilk defa X. Yüzyıl Arap müellifi Mes’ud’ide, “ilhad” termine ise IX-X. Yüzyıl müellifi İbnü’r-Revvad’da rastlarız. İşin ilginç tarafı her iki kavramın Abbasi döneminde gündeme gelmesidir. Neden mi? Çünkü, Abbasiler (hem Arapların, hem de Arap olmayanların gözünde) Arap sayılmazlardı. Bu yüzden, Araplar, tüm bir Abbasi döneminde Emevi özlemini yaşadılar ve Emevi dönemini kendi altın çağları olarak hatırladılar. Emeviler, İslam’a Arabın özmalıymış gibi bakıyordu; Abbasiler ise siyasi iktidara sahip olmak için mevali’nin gücüne sığınmışlardır. Bu yüzden Abbasilerin yönetime gelişinin daha ilk yıllarından itibaren siyasi ve toplumsal yapı değişmeğe başladı. “Sasani kültürü” Abbasi sarayını işgal etti. Bu kültür, İslam toplumuna daha ziyade politik bir renk kazandırdı. Devamında mevali kültürü geldi. Şuubiyye, mevali tabakasının oluşturduğu bir hareket idi. Yine bunun gibi Mutezile ile başlayan İslam’da felsefi ve akli düşüncenin mimarları da mevalidendi.

Mevali’nin tekili “mevla”dır. “Arap Müslümanların velayeti, himayesi altında yaşayan gayri-Arap Müslümanları” için kullanılan bir tanımdır. Çok değişik etnik, kültürel ve inançsal kökenlerden beslenen bu kalabalık zümre “İslama Arabın malı olarak bakan” Emevilerle her alanda ciddi bir çatışma vermişlerdir. Abbasileri iktidara taşıyan bu unsur olmuştur. Abbasiler de iktidara gelir gelmez, Araplar arasındaki Emevi hayranlığını yok etmek için onlardan geriye kalan (mezarlarına varacak kadar) her şeyi yok ettiler. Abbasilerin ilk işi Emevileri gayri-meşru kılmak için Hulafa-yi Raşidin dönemini yüceltmek oldu. Oysa, Emeviler döneminde Araplar “Hz. Ali’ni” küfürle anacak kadar Emevi siyasi ideolojisine sadıklardı (Emevilerin bu ideolojisi karşıt ideolojilere neden olmuş; örneğin uzun bir süre Şia “Hz. Ali”ni savunup, diğer üç halifeni “küfürle” anmıştır).

Kısacası bugün elimizde canlı eserleriyle arz-ı endam eden İslam düşüncesinin mimarları mevali veya mevali düşüncesini paylaşan çevredir. Kur’an hariç, İslam literatürünü bu çevre oluşturmuş veya temellerini atmıştır. Hadisleri bir kül halinde bu zümre toplamıştır. İslam fıkhını bu çevreden çıkmış bilginler işlemiştir. Hatta Arap dilçiliğinin mimarları da bunlar.

Mevalilik içinde de bir berraklık yok. Arzın her ırkından bir parça buraya bulaşmıştır. Bazıları İranlılar ve Türkler gibi tam bir ayrıcalığa sahipken, bazıları da bedeviler ve zenciler gibi isyankar bir üslupla sorunlarını dile getirmişlerdir. Ancak Mevalilikte iki etnik unsurun güçlü olduğu görülür: İranîler ve Türkler. Türkler işin daha ziyade siyasi tarafında gözüküyorlar, ama İslam düşüncesine baskı yapacak kadar da etnikler. İranîler ise Sasani kültürüne İslami bir çehre vermekle meşguller. Ne derecede başarılı oldukları günümüz İslam mirasına bakarak anlaşılır.

Zındıklık ve mülhidlik İslam düşüncesinde üç boyutlu bir yapı oluşturur: mezhebî, ihtilalçı ve fikrî. Bu sonuncusu, yani fikren zındık ve mülhid olanlar veya öyle sayılanlar da birkaç sınıfa ayrılıyorlar: idarî zendeka, edebî zendeka, kelamî zendeka, felsefî zendeka, tasavvufî zendeka. Bu, sözüm ona zümrelerin temsilcileri İslam literatürünün ağır topları konumundalar. Çok daha önemlisi, yaşadıkları dönemlerde “zındık ve mülhidlikle” suçlanmış bu insanlara yönelik, kendilerinden sonraki görüşler farklıdır. Örneğin, son Emevi halifelerinden Velid b. II. Yezid’e (743-744) zındıklık aşılayan müderrisi Abdü’l-Samed onu tam bir içki düşkünü yapmıştır. Kaynaklarda hakkında bir sürü çarpık iddialar (İsfahanî’nin “Kitabü’l-Egani” eserinde olduğu gibi) varken, İslam düşüncesinin en büyük alimlerinden sayılan Süyutî, Velid’in “içkiye düşkün ve homoseksüelliğe eğilimli olsa da (zındık olmak için yeterli değil mi?) zındık olmadığını” söyler. Abbasi döneminin benzeri birçok halifesi (Halife Mervan gibi) de zındık kimliğinde karşımıza çıkar. Bu, Müslüman halifelerinin çevresinde örgülü bir zendeka idarî sınıfının olduğunu göstermektedir.

Ancak zındıklar ve mülhidlerin kol gezdiği alan düşünce sahası olmuştur. Dönemin Arap edebiyatının neredeyse tüm şah eserlerinin yazar ve çevirmenleri zındık ve mülhid damgasını yemişlerdir. Kelile ve Dimne’nin tercümanı ve onu yeniden düzenleyeni İbnü’l-Mukaffa, Halid b. Ahmed (sünni kelamçı), Seyyid Muhammed en-Nümeyri (şair), Salih b. abdu’l-Kuddüs (kelamçı), Süfyan b. Mucaşî, Beşşar b. Burd (şair), Hammad (şair), İbn Nezr (kelamçı, hıristiyan), Ömer ved. Hatta Kur’an’a nazire yazmağa çalışan ünlü kelamçılardan Ebi’l-Avca ve Yunus b. Ebi Ferve de zendekadan. Bu listeni alabildiğine uzatabiliriz. Doğal olarak bunlar araştırmacılarına göre, bulundukları tanımın dışına çıkarılabilir ve savunulabilirler. Örneğin, dönemin birçok uleması tarafından zındık kabul edilen Hallac-ı Mansur, tasavvuf çevrelerince çok daha farklı bir konuma haizdir.

Sörmak istediğimiz şey şudur: düşüncedeki saflığı ve hakikiliği nasıl anlayacağız. Fikrî anlamda neyi, nereden, nasıl beslendiğimizin hakikiliği ne? Yaklaşık bin ve bin ikiyüzlıllık İslami literatürün günümüzde bir “hakikat” taraması yapılmalı mı? Yoksa bunları da modernist söylemler gibi “islami literatürün” artık birer öğesi olarak benimsemeli miyiz? Veya çok yaygın bir savunma tarzına göre, Abbasi ve Emevi öncesi anlayışı mı kabullenmeliyiz? Bu anlayışı da bize Abbasi döneminin kaynaklarının aktardığı apaçık bir gerçek olarak ortada olduğu halde mi? Bir diğer savunmaya göre, salt Kur’an merkezli bir düşünce mi edinmeliyiz? Ki, tüm bu literatürün Kur’an merkezli olmadığını kim iddia edebilir ki? Anlaşılan, tüm söylemlerin kalbini avuçlarında tutan bir yönteme her zamankinden daha fazla gereksinim duyulmakta.

Peki, bu yöntem nerede? Modernist “zındıkların ve mülhidlerin” söyleminde mi?

n_marmara

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri

Yorumların gösteriminde tercih ettiğiniz şekli seçerek değişiklikleri etkinleştirmek için "Ayarları kaydet"i tıklayınız.

Benim niyetim, bir tartışma çıkartmak!

Metodolojik düşünceye sahip olmayan birine yöntem önermenin bir anlamı yoktur herhalde. Sahip olanlar da kendi geliştirdikleri/buldukları yöntemleri önereceklerdir. "Başkalarının önerdiği yöntemle düşünmek!" Açıkçası bana fazlasıyla problemli geliyor. Kaldı ki öyle bir tartışma söylenenleri tekrardan öte bir anlam taşımıyacaktır. Zaten, düşüncesini ifade eden herkes (zımmen) kendi yöntemini de önermiş olmuyor mu ?

Geçtiğimiz aylarda sıkça duyduğumuz, sizin talebinizi de içine alan iddialı bir önerme vardı! "Müslümanca düşünmeyi yeniden denemek" üzerine! Cemaat hazırsa, buyrun deneyelim demiştim!Yazı yayınlanmayınca doğal olarak cemaatin hazır olmadığını düşünmüştüm.

"Abbasi döneminin rengi “siyah”tır. Kara rengi her simgede görürsünüz. Sarayda, kuşamda, bayrakta, siyasette. Bir tartışma çıkartmak değil niyetim; ama,......." Yazınızın ilk bölümünde yer alan bu ifadeler ile son cümlelerinizi ("Peki, bu yöntem nerede? Modernist "zındıkların ve mülhidlerin" söyleminde mi?") birleştirdiğim de, Yazının içeriğinin, amacının gerisinde kaldığını düşündüm.

"Modernist "zındıkların ve mülhidlerin" söylemi" !!! Birileri sizin için veya bizim için de bu nitelemeleri yapabilir. Hangi "Modernist "zındıkların ve mülhidlerin, hangi söylemi!

Bolca "tarihi malumat" yanında, yazının asıl amacı ile ilgili (Modernist "zındıkların ve mülhidlerin" söylemlerinden) de bir kaç cümle bahsetseydiniz keşke!

"Hakikat taraması" asırlara yayılan düşünce kirliliğinin, tortularını bıraktığı zihinlerle ne kadar mümkündür? Ben önce o tortuların temizlenmesini önereceğim de! Bu ülkenin kendine özgü "şartları"nın yanında, bu toplumun zihinlerinde de kendine özgü "tortular" var! Bırakın temizliği, dokundurtmuyorlar bile!

Benim niyetim bir tartışma çıkartmak! Henüz başarılı olamadım ama, çıkmayan tartışma'dan ümit kesilmez. Muhabbetle.

hoşgeldiniz bay ordinaryus!

Bolca "tarihi malumat" yanında, yazının asıl amacı ile ilgili (Modernist "zındıkların ve mülhidlerin" söylemlerinden) de bir kaç cümle bahsetseydiniz keşke!

"Hakikat taraması" asırlara yayılan düşünce kirliliğinin, tortularını bıraktığı zihinlerle ne kadar mümkündür? Ben önce o tortuların temizlenmesini önereceğim de! Bu ülkenin kendine özgü "şartları"nın yanında, bu toplumun zihinlerinde de kendine özgü "tortular" var! Bırakın temizliği, dokundurtmuyorlar bile!

Madem tartışma başladı, bize(cemaat adına konuşma gibi algılanmasın, belki soruya katılanlar olur iki defa sormamış oluruz bakımından, kendi adıma soruyorum) de sormak hak oldu. ''Mülhidler, söylemler, kendine özgü şartlar ve dokunulmaz tortular'' neymiş bilelim belki bizlerin de katkısı olur konuya, katkısı olmasa bile öğreniriz hiç değilse.

SELAMÜNALEYKÜM

Dağınık sorular

1. Düşüncenin saflığı malzemenin homojenliğinden mi gelir?

2. O dönemin Beydaba ve Platon'u Kuran'la beraber düşünen okumuşları, sırf Beydaba ve Platon'a da referansta bulunuyorlar diye hakiki İslami düşünce çizgisinden ayrılmış mı olurlar?

3. Kuran'la düşünmek sadece Kuran'ı mı düşünmektir? Yoksa örneğin bu çağda, örneğin Heidegger'i Kuran'la mı düşünmektir?

4. Heidegger'i Kuran'la, Kuran'ı Heidegger'le anlayan bir medeniyet mukallit midir, sahici (otantik) midir?

5. 'Rönesans döneminde Avrupa'nın yaptığı tercümeleri ve bu tercümelerden kendi dilleriyle ifade ettiklerini çıkarın. Geriye birşey kalmaz. Kalan da kimsenin ilgisini çekmez.' Peki Rönesans Abbasilerden daha mı çok yoksa daha mı az otantiktir?

6. İmam Ali, Emsile. İmam Şafii, Er-Risale. İmam Ebu Hanife, Fıkh-ı Ekber. Bu kitaplarda sadece 'düşünce' değil, otantik bir 'düşünme' var mıdır, yok mudur?

Her insan iyidir, ama unutmaya mahkumdur.

"Dağınık" Yanıtlar

Sayın Erdem Sadi Yargıcı'ya yazıyı ciddiye alıp okuduğu için teşekkürlerimi bir borç bilirim. Daha da önemlisi ciddi bir okuma gerçekleştirdiği ve yönettiği sorulardan ziyadesiyle memnun olduğumu belirtmek isterim.

Sayın Yargıcı, fark ettiğiniz gibi, yazıdaki cümlelerin bir çoğu karşı bir yorumu ve düşünceni alabildiğine geniş. Yani bu yazının içerdiği veriler karışıt bir anlatıma da konu olabilir ve dolayısıyla geçerliliğini kaybedebilir. Sorularınız bu karşıtlığı rahatlıkla gerçekleştirme olanağına sahiptir. Dolayıısyla

1. Kesinlikle, ama kesinlikle bir homojenlik mümkün değil ve olamaz da. Bu düşünceye aykırıdır da.

2. Hayır olamazlar. Sadece o dönemin değil, günümüzün de Platon ve Baydeba okuru "hakiki İslam düşünce" (bu benim tanımım değil) çizgisinden ayrılmazlar, ama gerçek anlamda Platon ve Baydeba okuduklarını da iddia edemezler. Çünkü ilk sorunuzdaki gibi homoje bir okuma mümkün değildir.

3. "Kur'an'la düşünmek" benim tanımlamak yeteneğinde olmadığım bir kavramdır, ki yazıdaki kendini belli eden sorun da budur. Yani yazı "mülhidler ve zındıklar" başlığını ve verilerini taşıyor, ama bu "mülhid ve zındık" yakıştırması için yeterli tutarklılıkta bir söylem için yeterli mi? Bana sorarsan değil. Çünkü kültürle-dinin karşılaşması aşırı "demokratik" olduğundan "saflık" korunamaz.

4. Çok güzel bir soru ve aynı zamanda güzel bir yanıt. Umarım burada "otantik" kavramı Heideggeryen bir içeriğe tabi değildir.

5. "Rönesans döneminde Avrupa'nın yaptığı tercümeleri ve bu tercümelerden kendi dilleriyle ifade ettiklerini çıkarın. Geriye birşey kalmaz. Kalan da kimsenin ilgisini çekmez" - olduğu gibi katılıyorum. İşte medeniyetin ta kendisi. otantiklik medeniyetlerin en büyük ontolojik gerçekliği.

6. Kesinlikle vardır. Sadece onlar da mı, Taberinin Tarih'inde bile vardır.

Sayın Yargıcı, yazı bu sorularınız doğrultusunda amacına ulaşmıştır. Zira, "mülhid ve zındık" başlığı ve tanımı doğrulanmayan bir ifadedir. Bu ifadenin yerini sorguladığınız için teşekkürler.

Sevgili Rüştü'nü selamlıyorum.

Sayın M. Derin'i kendi sorusunu kendisinin yanıtladığını kabul ediyorum. Sadece şu kadarını söyleyeyim, "Siyah" sözcüğünü tırnak içine aldım ve "kara" sözcüğünü tırnaksız verdim. Çünkü "kara" sözcüğünün kelime anlamı olan "büyük" diye okunmasını istedim. Sanırım bu gözden kaçmış olabilir.

Modernist "mülhid ve zındıklar" tanımına "tortu" ifadesi açık bir yanıt teşkil ediyor.

Saygılarımla...

Dedim ya! Benim niyetim bir tartışma başlatmak!

Müslümanların güçlü oldukları dönemlerde kurdukları güçlü devletleri, İslama nisbet ederek İslam devletleri olarak nitelemekle başlıyor problem aslında! Ve Problem, müslümanların kendilerini, geçmişlerini, oryantalist bakış çerçevesinde, modernizmin kavramlarıyla sogulama alışkanlığı ile devam ediyor. Yine müslümanların, kendilerine dönük öz eleştiriyi, modernizmin medeniyet tasavvuru, tanımı, tarifi üzerinden yapmaları, problemi büyüterek devam ettiriyor!

Bana sorarsanız, asrı saadet dönemi (Resulullahtan sonra da bir müddet devam eden) hariç, müslümanların güçlü oldukları, hakimiyet kurdukları tarihin hiç bir dönemin de; (siyasi, askeri, ictimai, mimari, edebi, ilmi alanlarda, gelişmelerin doruğa ulaştığı dönemler de dahil) bir İSLAM medeniyetinden söz edilemez! Belki, İslamdan etkilenmedir söz konusu olan! Bu etki, bir çok uygarlık için söz konusudur.

Temeli, beşeri zaafları ÖNCELEYİP insani HASLETLERİ öteleyen bir güç ve iktidar mücadelesine dayanan "gelişmeler"i, medeniyet göstergesi olarak değerlendiren algılama, İSLAM DÜŞÜNCESİNİN tezahürü olamaz!

* * *

Bu değerlendirmeler ışığında bir kaç noktaya temas edeceğim; izninizlel

Sürekli olarak, batıda tebarüz eden felsefi akımlara gönderme yapan, batılı aydınları(filozofları) referans gösteren bir "zihinsel teslimiyet" ile İslami düşünce arasında ki uçurum endişe vericidir. Kendi kaynaklarından beslenmeyen, insanlığa kendi değerleri ile bir "yaşam tasavvuru" sunamayan "İslam düşüncesi" nin ne kadar "yerli" ne kadar "otantik" ne kadar "kendisi" olduğunu çok merak ediyorum!

Yararlanmak, etkilenmek ile, referans göstermek arasında ki mesafeyi yok ederek "eklemlenmek!" ciddi bir problemdir. Yenilmişlik sendromu mudur, "kompleks" midir "özenme" midir bilmiyorum ama, 'İSLAM DÜŞÜNCESİ' ni engelleyen ciddi bir problem olarak görüyorum.

Bu noktada sayın Yargıcı'ya başka bir konuyla ilgili söylediklerimi tekrar edeyim.

"Ancak, dikkat edilmesi gereken bir nokta var. Daha doğrusu bir tehkike var! Vahiy öncesi bakışla, hakikati aramak için işleyen "felsefi akıl", vahiy gelmemiş gibi, yokmuş gibi işlemeye devam edip, Ondan bağımsız bir hakikat aramak gibi bir işlev üstlenirse, sorunlarla karşılaşır! ŞÜPHE imanın unsuru değildir. İMANDAN sonra arayış BİTER! Arayış hala devam ediyorsa, bir imandan söz edilemez!

Anlama çabası içinde, araştırmak, sorgulamak için gerekli ve yararlı olan "şüphe" nin İMAN'da yeri yoktur! İman ettikten sonra; eşyayı, olayları, sözleri ve davranışları, kayıtsız şartsız inandığımız vahyin inşa ettiği AHLAK ile meşrulaştırırız! Ondan bağımsız bir meşruiyet de YOKTUR!

Sınırsız özgürlük yoktur; düşüncede de! Firene basamıyorsan, kontrol edemiyorsan bırak özgür olmayı, neyin tutsağı olduğunu da bilemezsin!

Felsefenin İslamı aranıyorsa, öyle bir İSLAM yok! Bulunduğu zannedilenlerin İslamla ilşkisi olmadığını görüp söylüyoruz. İslamın felsefesi ise aranan; eyvallah! İslam felsefesi... Belirleyici olan, özne olan İSLAM! "

Felsefenin temeli olan ŞÜPHE yi İslam düşüncesinin içine S-O-K-A-M-A-Z-S-I-N-I-Z! Dolayısı ile İslam düşüncesi kendi felsefesini üretip, ortaya koymak zorundadır. Şüpheleri yok eden, varoluşu anlamlandıran felsefesini.

* * *

"Ki, tüm bu literatürün Kur’an merkezli olmadığını kim iddia edebilir ki?" Ben iddia ediyorum! İslama nisbet eilen literatürün tümünün Kur'an merkezli olmadığını ben iddia ediyorum! (Bu ifadeden kastım; literatürde bulunan her görüşün Kur'an merkezli olmadığıdır.)

Eğer siz, farklı fıkıh ve kelam ekollerini (mezheplerini) doğuran AYRILIKLARIN, salt Peygamberin rahmet olarak nitelediği "İHTİLAF"lardan kaynaklandığını düşünüyorsanız! Bu ön kabulü "imanın şartlarından" sayıyorsanız!

Ya da, aslında "Kur'anın FİİLİ tefsiri niteliğinde bir HAL" olmak dışında anlamı olmayan (Hz. Aişe'nin Resulullahın ahlakını soranlara; siz Kur'an okumuyor musunuz? cevabında anlamını bulan) tasavvuf'un farklı mecralara sürüklenmesini, salt Peygamberin rahmet olarak nitelediği "İHTİLAF"lardan kaynaklandığını düşünüyorsanız!

Eğer, Emevi- Abbasi saltanatları arasında ki çatışmaların, salt Peygamberin rahmet olarak nitelediği "İHTİLAF"lardan kaynaklandığını düşünüyorsanız! Yanılırsınız. Ve zorunlu olarak geçmişi kutsayıp "din"leştirdiğiniz geleneği muhafaza edip "rahatlarsınız!"

Geleneği tümden reddederseniz; bu defa sorgulayacağınız, eksiğini tamamlayıp yanlışlarını düzelteceğiniz, ya da ürettiği değerlerden istifade edeceğiniz bir düşünce mirası kalmaz ortada! Yapılması gereken; Muhtelif düşünceler arasında ki İHTİLAF ile, nifak ve sapkınlığı birbirinden ayırmaktır.

Muhtelif düşünceler aradında ki İHTİLAF ile, NİFAK arasında ki farkı ortaya koymadan; sorduğunuz, "düşüncedeki saflığı ve hakikiliği nasıl anlayacağız. Fikrî anlamda neyi, nereden, nasıl beslendiğimizin hakikiliği ne?" sorularına cevap bulamazsınız. Bu farkı ortaya koyacak kriterlere sahiptir müslüman.

Öncelikle, asırlara yayılan düşünce kirliliğinin zihinlerimizde bıraktığı "tortu"ları temizliyelim hepimiz! Benim zihnimde ki "tortular", sizin zihninizde ki "tortular" dan daha temiz değil! Abbasilerin zındıklarına zındık! Osmanlının zındıklarına "veli" muamelesi yapanların "yöntemi" ne ne dersiniz? İyi midir?

Dedim ya! Benim niyetim bir tartışma başlatmak!

Tartışma mı, temaşa (gösteri) mı?

Kuşkusuz, ameller niyetlere göredir. Ama, amelsiz niyet olmaz. En azından "İslam düşüncesinde" olmaz. Şayet, Asr-ı saadet dışında müslümanların tüm amellerini yok, yanlış, İslam dışı kabul edersek, bizim niyetimizin İslami olduğunu nasıl var kabul edeceğiz.

Sayın yorumcunun "Müslümanların güçlü oldukları dönemlerde kurdukları güçlü devletleri, İslama nisbet ederek İslam devletleri olarak nitelemekle başlıyor problem aslında! Ve Problem, müslümanların kendilerini, geçmişlerini, oryantalist bakış çerçevesinde, modernizmin kavramlarıyla sogulama alışkanlığı ile devam ediyor. Yine müslümanların, kendilerine dönük öz eleştiriyi, modernizmin medeniyet tasavvuru, tanımı, tarifi üzerinden yapmaları, problemi büyüterek devam ettiriyor!" - eleştirisini kendi unvanıma kabul edebilirim. Bunu Sayın Yargıcı'ya verdiğim yanıtta yadsımadım. Ama devamında gelen açıklama "Bana sorarsanız, asrı saadet dönemi (Resulullahtan sonra da bir müddet devam eden) hariç (merak ediyorum, sayın yorumcumuz, Asr-ı saadet dönemini hangi hakiki literatüden okuyor pekala, sakın bu Abbasi döneminin kaynakları olmasın - N.M.), müslümanların güçlü oldukları, hakimiyet kurdukları tarihin hiç bir dönemin de; (siyasi, askeri, ictimai, mimari, edebi, ilmi alanlarda, gelişmelerin doruğa ulaştığı dönemler de dahil) bir İSLAM medeniyetinden söz edilemez! Belki, İslamdan etkilenmedir söz konusu olan! Bu etki, bir çok uygarlık için söz konusudur. Temeli, beşeri zaafları ÖNCELEYİP insani HASLETLERİ öteleyen bir güç ve iktidar mücadelesine dayanan "gelişmeler"i, medeniyet göstergesi olarak değerlendiren algılama, İSLAM DÜŞÜNCESİNİN tezahürü olamaz!" - yorumcunun bizzat kendi konumunu geçersiz kılmaktadır. Pekala, bu yorumu yapan insanın açıklamaları tüm beşeri zaaflardan arındığını nasıl anlayalım. Zira, bizzat yorumuyla kendisi bunun olanaksızlığını belirtmektedir.

"Sürekli olarak, batıda tebarüz eden felsefi akımlara gönderme yapan, batılı aydınları(filozofları) referans gösteren bir "zihinsel teslimiyet" ile İslami düşünce arasında ki uçurum endişe vericidir. Kendi kaynaklarından beslenmeyen, insanlığa kendi değerleri ile bir "yaşam tasavvuru" sunamayan "İslam düşüncesi" nin ne kadar "yerli" ne kadar "otantik" ne kadar "kendisi" olduğunu çok merak ediyorum!" - bu açıklama tersinden Batılılar için de geçerlidir. Nitekim, Rönesans döneminde birçok Hıristiyan bilgin bu yorumu "Müslüman aydınları refernas gösteren bir zihinsel teslimiyyet" ile kendi düşünürlerini suçlamaktaydı.

Ayrıca, sayın yorumcuya göre, ""Ancak, dikkat edilmesi gereken bir nokta var. Daha doğrusu bir tehkike var! Vahiy öncesi bakışla, hakikati aramak için işleyen "felsefi akıl", vahiy gelmemiş gibi, yokmuş gibi işlemeye devam edip, Ondan bağımsız bir hakikat aramak gibi bir işlev üstlenirse, sorunlarla karşılaşır! ŞÜPHE imanın unsuru değildir. İMANDAN sonra arayış BİTER! Arayış hala devam ediyorsa, bir imandan söz edilemez!

Anlama çabası içinde, araştırmak, sorgulamak için gerekli ve yararlı olan "şüphe" nin İMAN'da yeri yoktur! İman ettikten sonra; eşyayı, olayları, sözleri ve davranışları, kayıtsız şartsız inandığımız vahyin inşa ettiği AHLAK ile meşrulaştırırız! Ondan bağımsız bir meşruiyet de YOKTUR!"

Burada "vahiy öncesi" derken, her halde İslam'dan öncesi kastediliyor. Aksi takdirde İslam'dan önce vahiyin gelmediği gibi anlamsız bir açıklama ortaya çıkıyor. Öte yandan, İslam, kendisinden önce doğru olanı ve doğru bilgini yok saymadı. Kur'an'da müslüman olmayan toplumların hakikatları ve ilmi hakkında yeterince ayet bulunmaktadır. Öte yandan, Sayın yorumcuya göre, "şüphe imanı bitirir ve şüphenin iman'da yeri yoktur". Bizzat şüphe'ni düşünce tarihine getiren Gazzali'nin kendisi olmuştur. Hatta, "şüphe etmediyseniz, henüz iman etmiş sayılmazsınız" diye açık bir öneride dahi bulunmaktadır. Batı felsefi anlamda şüpheciliği Gazzali'den almıştır. Şimdi ne yapalım, Gazzali'ni "vahiy öncesi" ve "batı aklına" yenik düşmüş mü addedelim. İyi ettik, sonra. Sonrası boş... İddia ettiğiniz imanınızın yarısını Gazzali'ye borçlu olmadığınızı da iddia edin bakalım ve de lütfen bu iddialarınız gibi olmasın.

""Ki, tüm bu literatürün Kur’an merkezli olmadığını kim iddia edebilir ki?" Ben iddia ediyorum! İslama nisbet eilen literatürün tümünün Kur'an merkezli olmadığını ben iddia ediyorum! (Bu ifadeden kastım; literatürde bulunan her görüşün Kur'an merkezli olmadığıdır.)" - güzel ve masum bir iddia. Ama sadece bir iddia. Ötesi yok ve anlamı yok. Kendi iddiasını kanıtlayamayan iddia. İddia bile değil, bir slogan. Afedersiniz, slogan Fransızca oldu, şiar diyecektim.

"Geleneği tümden reddederseniz; bu defa sorgulayacağınız, eksiğini tamamlayıp yanlışlarını düzelteceğiniz, ya da ürettiği değerlerden istifade edeceğiniz bir düşünce mirası kalmaz ortada! Yapılması gereken; Muhtelif düşünceler arasında ki İHTİLAF ile, nifak ve sapkınlığı birbirinden ayırmaktır" - anlaşılmadı. Geleneği tümden reddederek başlamamış mıydı beyefendi yorumuna. Her halde, kendi meşruluğunun da kaybolduğunu farketmiş olmalı ki, şimdi de biz "zavallılar" ve "ölümlüler" gibi "hakikat araması mı?" yapmaktadır. Buyurun "muhalif düşünceler arasında ki İHTİLAF ile, NİKAF ve SAPKINLIĞI birbirinden" ayırın da, bizi aydınlatın. Hayır hayır, yapmayın; sadece bu ayrımı yapacak işlemi anlatın, o da bize yeterli. Ama sakın, burada "vahiy öncesi", "batı aklı" ürünler ve kavramlar olmasın, yoksa bir şüphe de sizden yemeyelim.

"Tortu" - faşist literatürün kullandığı bir sözcüktür ve bunu literatüre sokan faşist teorisyen V. Paretto'dur. 1930-dan önce Türçe literatürde yer almaz. Ve sözcüğü dilimize kazandıran H. C. Yalçın olmuştur. Acaba, yorumcumuz "beyninizdeki faşist sosyeteden kurtulun" mu demek istiyor?

Çok daha önemlisi, pekala bende yorumcunun yaklaşımını rahatlıkla İslam'i olmadığını iddia edebilirim. Hatta iddia etmekle kalmam, bunun yorumcumuzun sevmediği "batı düşüncesi ve akli" söylemlerinin ürettiği, 1960 sonrası başta Althusser ve T. Kuhn "bilimi toplumsallaştırmak" adına bilimi inkar eden yaklaşımın tıpatıp aynı olduğunu söyleyebilirim. Üstelik, bu yaklaşım İslam'a Marksist bir açılım kazandırmaktadır. Her halde, yorumcumuzda kendi yaklaşımının kendisi tarafından bir keşf olduğunu düşünmüyordur. Ki umarım düşünmüyordur.

Öte yandan, "zındıklar ve mülhitler" oltasına takılıp kaldığınız için teşekkürler. Evet, bu iki kavram iyi av yakalıyor. Tıpkı zamanında yaptığı gibi. Oysa yazı, zındığı ve mülhidleri ile bir medeniyetin yerini sorguluyordu. Aaaa, siz şimdi "bu İslam medeniyeti olamaz" gibi şeyler dersiniz, ama sadece dersiniz, ki istediğiniz kadar söyleyin. Tıpkı istenilen kadar söylendiği gibi. Ve bunu, hiç sevmediğiniz ve inkar etdiğinizi iddia ettiğiniz Batı medeniyetinin koynunda oturarak söylersiniz. İyi söyleyin bakalım. Nasıl olsa, rüzgar şarkılarınızın sözünü duyulmaz kılacaktır.

Saygılarımla...

'' islami '' nedir?

tartışma pekte fena gitmiyor, hemen umutsuzluğa kapılmayın. öyle üç cümle ile yada görenlerin her bakışta iyi duruyor dediği bir kaç sloganla açıklanabilecek bir sorunu konuşmuyoruz; haliyle biraz sabırlı olmak lazım. Mesela tartışmada öne çıkan iki kavram olarak '' islami'' ve ''hakikat'' için tarafların bizlere birşeyler söylemeleri gerekmektedir, yani kendi algılarını paylaşmalılar ki, yukarıda kurdukları pekçok önermede kullandıkları bu kavramlardan ne anlamamızı umuyorlar ama tabi 'islam hakikattir' gibi bir açılım olmasın, hani ne anladığımız anlaşılsın ki yol katedilebilsin bir yöntem olacaksa.
SELAMÜNALEYKÜM

Tartışma, bir başka bahara kaldı yine!

"Polemiğe girmek!" "demogojik üslup!" ehil olanlar ile keyif verir de.....!

Münazaranın temel kuralıdır. Yerine koyacak düşünceniz yoksa, her hangi bir görüşü reddedemezsiniz. Ankaraya buradan gidilmez diyebilmek için, nereden gidileceğini bilmeniz gerekir. Ankaraya nereden gidileceğini bilmiyorsanız, buradan gidilemeyeceğini nerden biliyorsunuz?!

Reddettiğiniz görüşü çürütecek düşünceye sahip değilseniz; ÇARPITIRSINIZ! Şekilde görüldüğü gibi!Bunu ilk yapan da siz değilsiniz. "Şayet, Asr-ı saadet dışında müslümanların tüm amellerini yok, yanlış, İslam dışı kabul edersek....." Fe Subhanellah! Fe Subhanellah! Benim yazdıklarımdan bu anlamı çıkardıysanız Allah şifalar versin! Yook! Yazdıklarımdan böyle bir anlam çıkmıyor da, canınız öyle istediği için, daha ilk cümlede benim böyle düşündüğüm izlenimini vermeye çalıştıysanız Allah islah etsin!

"Anlama çabası içinde, araştırmak, sorgulamak için gerekli ve yararlı olan "şüphe" nin İMAN'da yeri yoktur!"

Diyelim ki bu cümlenin ihtiva ettiği manayı anlamadınız; sorsaydınız ya! İman; anlama çabası, araştırmak, sorgulamak, düşünmek (tefekkür) değildir! Bütün bunların sonucu, şüphelerinden arınmış bir kabulün adıdır İMAN!

Gazaliyi anladığınızı mı zannediyorsunuz?!

Gazalinin "şüphe etmediyseniz, henüz iman etmiş sayılmazsınız" sözü, taklidi imanı rededen, bütün şüpheleri izale eden bir tahkik sonunda ki imanın sahih olacağını belirten, Kelam tartışmasında söylediği bir sözdür. İtiraf edeyim ki; bu plartformda, imam-hatip 2. sınıf öğrencilerinin bile bileceği bir konunun bu denli çarpıtılacağını düşünmemiştim.

Ayrıca alıntıladığınız bu bölümde ki ifadelerin, bir başka tartışma ile ilgili olduğunu, sayın Yargıcıya hitaben söylediğim sözler olduğunu açıkça belirttim! Yani, sizin katılmadığınız bir tartışma, dolayısıyla vakıf olmadığınız bir konu olduğunu, sağlıklı yorum yapamıyacağınızı anlamış olmalıydınız! Madem "tartışıyoruz!" siz kendi imanınızda ki (haşa) "şüpheler" den bir kaç örnek verin de, söylediklerinizi nasıl anlamamız gerektiğini öğrenelim!

Acizane bir uyarı; "İmanın yarısı," çeyreği olmaz! Bu ifadelerden kaçının.

"bu açıklama tersinden Batılılar için degeçerlidir. Rönesans döneminde birçok Hıristiyan bilgin bu yorumu "Müslüman aydınları refernas gösteren bir zihinsel teslimiyyet" ile kendi düşünürlerini suçlamaktaydı. "

Kendi açılarından doğru ve isabetli uyarılarda bulunmuşlar! Sonuçlar malum! Kişiliği, olan kimliğine sahip çıkan tefekkürün tavrıdır bu! Aklın yolu yani! Sizin hoşlanmamamızdan bana ne!

"Temeli, beşeri zaafları ÖNCELEYİP insani HASLETLERİ öteleyen bir güç ve iktidar mücadelesine dayanan "gelişmeler"i, medeniyet göstergesi olarak değerlendiren algılama, İSLAM DÜŞÜNCESİNİN tezahürü olamaz!" Benim bu ifadelerimden ne anla/ma/dığınızı cidden merak ediyorum!

Ben; Temeli, beşeri zaafları ÖNCELEYİP insani HASLETLERİ öteleyen bir güç ve iktidar mücadelesinden söz ediyor, ve bu rakabet ve güç gösterisinin sonucu "gelişmeler"i medeniyet göstergesi olarak değerlendiren algılamadan bahsediyorum!

"yorumcunun bizzat kendi konumunu geçersiz kılmaktadır. Pekala, bu yorumu yapan insanın açıklamaları tüm beşeri zaaflardan arındığını nasıl anlayalım. Zira, bizzat yorumuyla kendisi bunun olanaksızlığını belirtmektedir." Siz neden bahsediyorsunuz?

"Ki, tüm bu literatürün Kur’an merkezli olmadığını kim iddia edebilir ki?" Ben iddia ediyorum! İslama nisbet edilen literatürün tümünün Kur'an merkezli olmadığını ben iddia ediyorum! (Bu ifadeden kastım; literatürde bulunan her görüşün Kur'an merkezli olmadığıdır.)" Bu bölümün devamını okumadığınız veya anlamadığınız için! "güzel ve masum bir iddia. Ama sadece bir iddia. Ötesi yok ve anlamı yok. Kendi iddiasını kanıtlayamayan iddia. İddia bile değil, bir slogan. Afedersiniz, slogan Fransızca oldu, şiar diyecektim." gibi çok da masum görünmeyen bir değerlendirme yapmışsınız! Ben bölümün devamını bir kere daha tekrarlıyayım:

Eğer siz, farklı fıkıh ve kelam ekollerini(mezheplerini) doğuran AYRILIKLARIN, salt Peygamberin rahmet olarak nitelediği "İHTİLAF"lardan kaynaklandığını düşünüyorsanız! Bu ön kabulü "imanın şartlarından" sayıyorsanız!

Ya da, aslında "Kur'anın FİİLİ tefsiri niteliğinde bir HAL" olmak dışında anlamı olmayan (Hz. Aişe'nin Resulullahın ahlakını soranlara; siz Kur'an okumuyor musunuz? cevabında anlamını bulan) tasavvuf'un farklı mecralara sürüklenmesini, salt Peygamberin rahmet olarak nitelediği "İHTİLAF"lardan kaynaklandığını düşünüyorsanız!

Eğer, Emevi-Abbasi saltanatları arasında kiçatışmaların, salt Peygamberin rahmet olarak nitelediği "İHTİLAF"lardan kaynaklandığını düşünüyorsanız!Yanılırsınız. Ve zorunlu olarak geçmişi kutsayıp "din"leştirdiğiniz geleneği muhafaza edip "rahatlarsınız!"

Geleneği tümden reddederseniz; bu defa sorgulayacağınız, eksiğini tamamlayıp yanlışlarını düzelteceğiniz, ya da ürettiği değerlerden istifade edeceğiniz bir düşünce mirası kalmaz ortada! Yapılması gereken; Muhtelif düşünceler arasında ki İHTİLAF ile, nifak ve sapkınlığı birbirinden ayırmaktır.

Şimdi ne anladınız? Kuru iddialardan ve slogan atmaktan uzak, çok temel bir tartışma talebini yine okuyamazsınız? Üzülerek söyliyeyim sizin derdiniz başka! Yorum başlığından da belli; "Tartışmak mı gösteriş mi?" Eee! "dervişin fikri neyse zikri odur" derler. "şecaat arz ederken silkatini söylemek" de derler.

"Geleneği tümden reddederek başlamamış mıydı beyefendi yorumuna. Her halde, kendi meşruluğunun da kaybolduğunu farketmiş olmalı ki, şimdi de biz "zavallılar" ve "ölümlüler" gibi "hakikat araması mı?" yapmaktadır.

Ben sizi mahcup etmek istemem ama, siz de bayağı gayret etmişsiniz maşaAllah! Sizinle doğrudan ilgili değildi ama, çok karşılaşıyorum okuduğunu anlamayanlarla! Bu yüzden parantez içinde ne kasdettiğimi de yazmıştım!!! (Bu ifadeden kastım; literatürde bulunan her görüşün Kur'an merkezli olmadığıdır.)"

"Buyurun "muhalif düşünceler arasında ki İHTİLAF ile, NİKAF ve SAPKINLIĞI birbirinden" ayırın da, bizi aydınlatın. Hayır hayır, yapmayın; sadece bu ayrımı yapacak işlemi anlatın, o da bize yeterli" demişsiniz de; söylemiştim! 'Muhtelif düşünceler aradında ki İHTİLAF ile, NİFAK arasında ki farkı ortaya koymadan; sorduğunuz, "düşüncedeki saflığı ve hakikiliği nasıl anlayacağız. Fikrî anlamda neyi, nereden, nasıl beslendiğimizin hakikiliği ne?" sorularına cevap bulamazsınız. Bu farkı ortaya koyacak kriterlere sahiptir müslüman.' Eee artık müslümanların sahip olduğu kriterlerin ne olduğunu da sormayın!

"Öte yandan, "zındıklar ve mülhitler" oltasına takılıp kaldığınız için teşekkürler. Evet, bu iki kavram iyi av yakalıyor." Sizden başka "avlananlar"da var beyefendi! Kendi yazınızı tekrar okursanız "zoka"yı yutanı farkedersiniz belki! Ben sizin yerinizde olsam "olta" işine hiç girmezdim!

Benim "sloganlarım" bu kadar! Çıkarmak istediğim tartışma, bir başka bahara kaldı yine! Ya nasib!

Not: Yorumu girerken Esat kardeşimin yazdığı yorumu farkettim. Okuyup yanıtlarım inşaAllah.

Muammer Ağbi

Muammer Ağbi,

1. ŞÜPHE: Allah'ın birliğinden Nübüvvetten, ve Kuran'ın Allah'ın kelamı olduğundan en ufak bir şüphen kalmadığında bile, şüphenin imanda yeri vardır: 'Vahiy ne KAST ediyor?' sorusudur bu şüphenin yeri. Zaten ihtilaf içindeki bir çok entelektüel geleneğin ortaya çıkışına bakarsan onları bu şüphenin beslediğini görürsün. Bu şüphe imani ve meşru bir şüphedir, zira eğer Vahy'i (Batılı tabirle) bir logos olarak görüyorsan, Vahy'in içinde yaşadığın Çağ'a tam olarak ne söylediğin hususunda bir sorgulaman olmak zorundadır.

2. FELSEFİ İMAN ve EKLEMLENME: Bir kez bütünüyle İman dairesine girsen bile, eğer içinde bulunduğun çağın gerçeklik algılamasını kendi Kitab'ından doğan bir bakış şekillendirmemişse, ister istemez çağın mantığını şekillendiren filozoflar-bilim adamlarıyla SÜREKLİ bir diyalog içine girmen gerekir, eğer bu bilim adamları ve filozofların, basit birer kafir olmayıp, ahlaka ve hakikate dair KAYGIları olduğuna inanıyorsan. Bu spesifik olarak herhangi bir filozofu, örn. Heidegger'i referans göstermeni gerektirmeyebilir. Fakat bir bütün/küll olarak çağın egemen felsefi söylemler ağına vurguda bulunmanı gerektirebilir. Bir not olarak: Kuran'ın söylemi o dönemde Mekke'de dolaşan ve hakikatliliği ile mitolojikliği içiçe olan birçok metafizik algılayış ve toplumsal hikayeye onları hakikatlerine bağlayarak referans vermiştir. Mekke Ad kavmini Kuran'dan öğrenmedi. Mekke'nin Ad Kavmine dair bir söylemi vardı, Kuran bu söylemi Hakikati'ne bağladı. Aynı mantıkla: Bugünün yarı-mitolojik yarı hakiki felsefi söylemleri hakikatlerine bağlanarak refere edilebilir.

3. KURAN MERKEZLİ DÜŞÜNMEK: Klasik Felsefe ve Tasavvuf Ekollerinin Kuran'a referansta bulunsa da Kuran-merkezli olmadığı söylenebilir. Anladığım kadarıyla birisi Antik Yunan akıl yürütme biçimine giydirilmiş Kuran'i bir gömlek, diğeri özünde Hermetik bilinci kuşatan Kurani bir binadır. Yani her ikisinin özü de Kuran dışıdır. Fakat mevzu şurada: Antik Yunan aklı da Hermetik bilinç de, bir çeşit vahiy-öncesi 'fıtri' akıl yürütme biçimi olarak zaten hakikatle temas halindeydiler. İslam filozoflarının ve sufilerinin yaptığı belki de işte bu akıl-yürütmelerin bizatihi KURAN'IN BEYANINDA KUŞATILDIĞINI göstermekten ibaretti. Zaten belki de Kuran'a evrenselliğini veren, onu tikel bir kültürün ürünü olmaktan çıkaran belki de Kuran'la yaşayan İbn Rüşd ve İbn Arabilerin felsefe ve tasavvufu Kuran'la beraber düşünmekte HİÇBİR ZORLUK çekmemeleriydi. Elbette ki her iki ekolden de sayısız mülhid ve zındık çıktı. Fakat mesele şurada ki: SALT KURAN'A REFERANS VEREN SAYISIZ MÜLHİD VE ZINDIK DA ÇIKTI. İşte bu sebeple bu çağda Kuran'ı Heidegger'le Heidegger'i Kuran'la okuyan bir damardan sapkınlıklar çıkabilecek olsa da bu eylemin bizatihi kendisi sonuna kadar MEŞRU'dur.

4. İHTİLAF: Bir Tasavvuf ve Rönesans Düsturu: 'HER KENDİLİĞİN TEKİL TÖZÜ VARDIR.' Ve bir ayet: 'Denizler mürekkep, ağaçlar kalem olsa RABBİNİN KELİMELER'i TÜKENMEZ.' Ben şöyle anlıyorum bu ayeti: 'Allah'ın yarattıklarını nizam intizam altına alacak, şematik bir kuramla tek bir açıklayıcı önerme ya da önermeler setine indirgeyecek hiçbir çaba başarılı olmayacaktır.' Aynı şekilde: 'HERBİR İNSANIN HAKİKATİ YEKDİĞERİNDEN FARKLI OLACAKTIR.' Hakikatin formülasyonu ve yaşanmasının meşru yolları Allah'ın yarattıkları adedincedir. Yani ihtilaf Allah'ın yaratma mantığında var gibi geliyor bana. Yani özünde GAYRİMEŞRU değil. Bu bir kez ortaya konduktan sonra ARIZİ GAYRIMEŞRU İHTİLAFLAR nelerdir tartışması yapılabilir. Ya da ihtilafı meşru olmayan konular nelerdir tartışması yapılabilir. Ama öncelikle ihtilafın a priori fıtri ve meşru olduğunu varsayıp, bu muhtelif görüşlerin nasıl 'barış içinde çatışabileceği' üzerinde kafa patlatmamız lazım.

Vesselam...

Her insan iyidir, ama unutmaya mahkumdur.

Biz neyi tartış(m)ıyoruz..?

1. Sevgili kardeşim. Örneğin, ben bir Ayeti kerimeyi tefsir ettiğimde, Ayeti kerimenin şümulunün, Ayeti kerimede ki kastı İlahi'nin, benim yaptığım yorumla sınırlı olmadığından kuşku duymak, eksik ya da yanlış yorumladığımdan şüphe etmek, Ayeti kerimenin Allahın vahyi olduğundan şüphe etmek değildir. Dolayısı ile bu şüphe, İMANİ bir tasarruf değildir. Bana veya sana, veya falanca alime filanca bilgine inanmak ya da inanmamak, İMAN esaslarından değildir. Her hangi bir konuda serdedilen düşüncelerin eksik, yanlış, yetersiz olduğundan şüphe etmemek, eksiği giderip yanlışı düzeltmek için, "Akletmemek" "tefekkür etmemek" "Anlama çabası" göstermemek, Allahın açık emirlerine, Kur'anın ruhuna aykırıdır. Sen sormadan ben sorayım; o halde neyi tartışıyoruz?

2. Senin verdiğin örneğe bakalım. "Heidegger'i Kuran'la düşünmek!" İstikamet vermektir. Yolu arayanlara rehberlik etmektir. Varlığını, varoluşunu sorgulayan insanı, hayatı anlamlandıran değerlerle tanıştırmaktır. Bu bağlamda Heidegger'den etkilenmeyi, yararlanmayı hatta "işbirliği!" yapmayı yadsıyor muyum ben? Sen sormadan ben sorayım: o halde neyi tartışıyoruz?

Her düşünce kendi kavramlarını üretir. Ya da, kavramlara kendi anlamlarını yükler. Kavramlar üzerinden yapılır felsefi tartışmalar. Düşünceler, kavramlar üzerinden paylaşılır. Düşünceler; ürettiği, yada anlam yüklediği kavramlarla, meşrulaştırır! Olayları, olguyu, kimlikleri, eşyayı yine ürettiği kavramlar yada kavramlara yüklediği anlamlar ile değerlendirir.

Bir örnek vereyim. İçki alemi yapan gençler için; "Kurmuşlar sofralarını ne GÜZEL eğleniyorlar; HELAL OLSUN!" diyen birisinin düşünce yapısını yaşam felsefesini, hayatı nasıl "anlamlandırdığını" merak eder misiniz? Etmezsiniz; Zira, güzellik kavramına yüklediği "anlam" kimliğini açıklıyor!

3. "Elbette ki her iki ekolden de sayısız mülhid ve zındık çıktı. Fakat mesele şurada ki: SALT KURAN'A REFERANS VEREN SAYISIZ MÜLHİD VE ZINDIK DA ÇIKTI. İşte bu sebeple bu çağda Kuran'ı Heidegger'le Heidegger'i Kuran'la okuyan bir damardan sapkınlıklar çıkabilecek olsa da bu eylemin bizatihi kendisi sonuna kadar MEŞRU'dur. "

İşte bir ihtilaf noktası! Ben de diyorum ki; Bu MEŞRUİYETİN muhafazası için, "sapkınlık" ihtimalini bertaraf etmeye, sonuna kadar çaba gösterilmelidir. İhtilaf; yaptığımız vurgulamalardadır.

4. Resulullah (s.av) "Ümmetimin İHTİLAFI rahmettir" "İhtilaf ediniz....." buyurduktan sonra ihtilafın meşruiyeti tartışılmaz! Senin "ARIZİ GAYRIMEŞRU İHTİLAFLAR " ifadene katılmıyorum. Meşruiyeti olmayan "görüş" düşünce farklılığı (ihtilaf) olarak değerlendirilmez! Kavramlara yüklediğimiz anlamlar meselesi yani!

Hayatın durağan olmayışı (değişkenliği) Tekamülü (gelişmeyi) tercih olmaktan çıkarıp ZARURET haline getiriyor. Yani sünnetullah, tekamül'ü (gelişme) icbar ediyor. Aksi halde hayatın gerisinde kalıp "mağlup" olursunuz! Hatırlayın hadisi şerifi; "İki günü müsavi olan ZARARDADIR!" Tekamül (gelişme) düşünceyle başlar. Dolayısı ile aslolan düşünce özgürlüğüdür. (İstisnai kısıtlamalar, sınırlamalar, özgürlüğü engellemez! Frene basabilmenizi, durmanız gerektiğinde durabilmenizi, yani kontrolün SİZDE olmasını sağlar. Aksi halde, önünüze uçurum çıktığında frene basıp duramazsınız ve "özgür"ce helak olursunuz!)

İyi, güzel de; tekamül nedir? Medeniyet nedir?! Kilometrelerce öteden bir şehri yerle bir edecek füzeler gönderebilmek midir? Doğayı katlederek teknoloji üretmek midir? Yada, kardeş katlini caiz görüp göçmen kuşlara vakıf kurmak mıdır? Devasa camiler, ketedraller, tapınaklar, yada gökdelenler inşa etmek midir? Medeniyet nedir? Şehirli olmak, refaha ulaşmak mıdır? Nedir medeniyet?

İslam dşüncesi, kendi kavramlarını üretmek, yada kavramlara kendi anlamlarını yüklemek zorundadır!

Bunun için öncelikle müslümanlar zihinlerinde ki "tortuları" temizlemelidir. İyi ama; "Tortu" - faşist literatürün kullandığı bir sözcüktür." Tamam işte! Temizleyin! Şeceresi çok lazımsa kaynatıp konserve yaparız!

Biz neyi tartışıyoruz Esat kardeşim! Seninle uzun süredir neyi "tartışmaya" çalışıyoruz? Ben, iki de bir, neden tartışma çıkarmaya çalışıyorum? Birlikte cevap arıyoruz! Bulduğumuzda yakanı bırakırım; SÖZ!

Muammer Ağbi'ye

Yaka paça olamadığın insana dostum deme... :)

Ağbi şu soruma cevap ver o zaman:

Vahyin ne kastettiğini anlamaya çalışan bir fert vahyi, vahiydeki imanı ve amel-i salihi felsefi bir mantıkla anlamaya çalıştığında bu çaba meşru mudur? Eğer meşruysa bu imana felsefi iman denmez mi?

Her insan iyidir, ama unutmaya mahkumdur.

Aradığımız cevaba yaklaşıyoruz!

Aradığımız cevaba yaklaşıyoruz!

Çağdaş sözcüğünün anlamı nedir? Adaş, yoldaş örneklerinde olduğu gibi, aynı çağın paydaşı anlamını taşıyor; öyle değil mi? Öyle ise, birileri "çağdaşlık" tan söz ettiğinde neden beni hafakanlar basıyor? Çünkü, bir "DÜŞÜNCE!" 'çağdaş' sözcüğüne kendi anlamını yükleyerek bir kavram üretmiş! Dolayısıyla ben "çağdaşlık" sözcüğünü "o" düşünce ile özdeşleştirdiğimden, tepki gösteriyorum.
Siz istediğiniz kadar 'çağdaş' kelimesinin sözlük anlamından bahsedin!

Şimdi sorduğun soruya bakalım; "Vahyin ne kastettiğini anlamaya çalışan bir fert vahyi, vahiydeki imanı ve amel-i salihi felsefi bir mantıkla anlamaya çalıştığında bu çaba meşru mudur?" Evet meşrudur. Bu meşruiyetin hangi gerekçelere dayandığını daha önce anlatmıştım. Anlama çabasında, araştırmada, sorgulamada, "şüphe"nin neden yararlı, hatta GEREKLİ olduğunu söylemiştim.

Benim ısrarla dikkat çektiğim, ve aramızda ki ihtilafın başlıca nedeni olan husus, ikinci sorunun cevabında ki önemli ayrıntıda yatıyor! "Eğer meşruysa bu imana felsefi iman denmez mi?" HAYIR DENEMEZ! Ya ne denir? TAHKİKİ İMAN denir! Neden? Çünkü yine bir başka "düşünce!" felsefeye, süpheyi sürekli kılan bir anlam yüklüyor. "O düşüncenin" anlamlandırdığı felsefenin şüpkeyle, kuşkuyla sorunu yoktur! Aksine; şüphe, felsefeyi besleyen ana damardır!

İslam düşüncesinin ürettiği (Kelami) kavramlardan olan tahkik'in ise, şüpheyle sorunu vardır! Amacı şüpheleri yok etmektir.

Mesafe alabilmek için, geldiğimiz noktada iki hususun altını çizmek gerekir. Birncisi: İslam düşüncesi, kendi kavramlarını üretmek, ve kendisini bu kavramlarla ifade etmek ZORUNDADIR. Kendi kavramlarını üretemeyen bir "düşünce"den de söz edilemez; "o düşüncenin" kendisini ifade edebilmesinden de söz edilemez.

Bu konuda, hiç etkilenmediğim (Okumadığım, incelemediğim değil!) ve asla referans olarak
göstermediğim, batı orjinli felsefi akımlardan; mesela, (adı geçtiği için) Heidegger'in DİL ile ilgili düşüncelerini, (farklı ekoller arasında bir köprü kurabilmek için) yeniden değerlendirmeni öneririm.

DİL! Canlıdır; yaşayan bir organizmadır. Hem gelişir, hem zaafa uğrar. Güçlü ise etkilidir. Gücü kadar etkilidir. Zayıfsa....!!!

İkincisi: Anlamaya, araştırmaya, sorgulamaya yönelik şüphe; yararlı ve gereklidir. Ancak, "araştırdım, sorguladım, anladım ve İNANDIM!" dedikten sonra şüpheye yer yoktur. Açıklık getirmem gerekiyor her halde; İmandan sonra, hiç bir konuda, hiç bir alanda, anlamaya, sormaya, sorgulamaya, araştırmaya gerek yoktur demiyorum. Herhangi bir konuda, bir alanda, anlamaya yönelik sorgulama, araştırma; İMANDAN ŞÜPHE edilerek yapılamaz diyorum. 'Şüphe' kavramına İslam düşüncesinin yüklediği anlam, ve kullanıldığı/kullanılmadığı alanlardan bahsediyorum.

Aslında bizim yaptığımız da "felsefi" tartışmadır; hem de dibine kadar! Karşılıklı olarak, ifade ettiğimiz düşüncelerin, hakikati TAM olarak yansıtmadığı şüphesiyle tartışıyoruz. İfadelerin farklı anlamlar içerdiği endişesi (kuşkusu) ile tartışıyoruz. Kendi kavramlarımızı üretmek için tartışıyoruz. Yani "felsefe" yapıyoruz!

Bu sitede soran olmadı ama! (Zaten soru soranlar da yadırganıyor! Ben de dahil herkes CEVAP vermek peşinde...de CEVAP arayan var mı? O da şüpheli!) Şu itirazla sık karşılaşıyorum; Felsefenin şüpheyle sorunu yoksa, aksine; şüphe felsefeyi besleyen ana damarsa, 'İslam felsefesi' ifadesi bir çelişki değil midir? Bu soruyla noktalıyayım; Çelişki midir?