renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Sessiz Dünyaların Keşfi İçin; Bir İki Üç Tıp!

Konuşa biliyor olmanıza rağmen kaç hafta susabilirsiniz?
Ya da kaç gün hal dili ile konuşarak, susmayı başara bilirsiniz?

Etrafınızda herkes konuşuyorken ve her zaman yaptığınız şeyleri yapmaya devam ederek, dilinize kadar tırmanan kelimelerinize dur diye bilir misiniz?

İşte Türkçe öğretmeni ve yazar Niyazi Sanlı, duyduğu halde konuşamayan fakat huzurla gülümseyen öğrencisi Hümeyra’nın sessiz dünyasını keşfetmek için tam 17 gün susuyor. Üstelik insanlar alabildiğine konuşuyorken.. Konuşurken kalp kırıp, yürek dağlıyorken..Söz oklarını, kendinden çok karşısına yöneltmiş, dedikodu kazanlarında kaynıyorken..Sanlı, sessizliği keşfe çıkıyor.

Bu kararı bir oyun tavrıyla almıyor. Hani çocukluğumuzda “bir-iki-üç tıp.” der, susmaya dayanamayarak ilk konuşana küçük cezalar verip eğlenirdik. Niyazi Sanlı, susma kararını bir yazar edası ile alıyor. Hümeyra’yı anlamayı ve sessiz dünyalara tercüman olacak bir kitap yazmayı hedefliyor. Evli ve iki çocuk babası Sanlı, tüm aktivitelerini yerine getirerek 17 gün boyunca susuyor. Alışverişe gidiyor, havaalanından arkadaşını alıyor, dostlarıyla buluşup kahve içiyor. Sessizlikte yaşayan öğrencisinin yüzünde ki tebessümün sırrını çözmek için giriştiği bu suskunluk eylemi, susmaya susamakla son buluyor.

Sanlı, “Onun neden bu kadar huzurlu göründüğünü merak etmesem, böyle bir işe yeltenmeyecektim. Hep gülümsüyordu. Yüzünden huzur ve mutluluk saçıyordu çevresine. Neler hissettiğini her sorduğumda “Hocam, nasıl ifade edeyim? Bu; anlatılabilecek bir şey değil. Ben halimden haddinden fazla memnunun.” demesini, başta aklım almamıştı ama tecrübelerim sonunda yerden göğe kadar haklı olduğu konusunda zerrece şüphem kalmadı.” derken, dini bir referansla hareket etmediğinin altını çiziyor.

“Sessizliğin aslında bir güç olduğunu keşfettim.”
Arifler, sözden geçip özü bulmanın yolunu tutmuşlar. Atalarımız; söz gümüşse sukut altındır diyerek sözü bırakıp hal kapısını çalmışlar. Sözün gücü kadar, sükûtun etkisini keşfetme gayretinde olanlar, içlerinde derin yolculuklara çıkmayı başarmışlar.

Zamanımızda ise daha iyi anlaşılmak için daha çok sözcüğe ihtiyaç duyup yetinemiyoruz. Sözcükleri yeterli bulmayıp, “Anlata bildim mi?” demekten kendimizi alamıyoruz. Kütüphanelerimizde “Etkili Konuşma Sanatı” isimli kitaplar yer almasına rağmen, uygulamada sıkıntı çekiyoruz.

Çoğumuz daha iyi, daha çok, daha güzel ve etkili konuşma eksersizleri yaparken; Hümeyra’nın böyle bir derdi yok. Hümeyra, 22 yaşında. Üç yaşındayken geçirdiği bir rahatsızlıkla, konuşma yetisini kaybediyor. Fakat duyuyor. Üstelik sadece kulaklarıyla değil, yüreğiyle de duyabiliyor. Çünkü kendi sesinin tenhalığında, etrafındaki tüm sesleri çok iyi analiz edebiliyor. Hangi söz sahici, hangi söz sahte ve hangi kelimeler gürültüden ibaret bunu kendince seçebiliyor. Konuşma yetisinin yokluğu, onda başka bir varsıllığa neden olmuş. Etrafındaki herkes ona konuşamadığı için üzülürken, o kendisini üstün ve farklı buluyor. Bu yüzden hep gülümsüyor. Ve hiç şikâyet etmiyor.

"Bir şans daha verilseydi yine kendi hayatımı -konuşamadığım bir hayatı- hiç tereddütsüz seçerdim." Bunu diyebilmek belki de 15 senemi aldı. Acısıyla, üzüntüsüyle, sıkıntılarıyla, göz yaslarıyla, depresyonuyla... Ama hep gülümsedim ben. 15 yasımdan önce de, sonra da.. 15 yaş öncesi ve sonrası arasında bir fark vardı. Sessizliğin aslında bir güç olduğunu keşfetmiştim. Bu yüzden gülümseyişim insanlara daha anlamlı geliyor.” diyor.

Konuşamıyor Hümeyra ama biriktirdiklerini anlata bilmek için yazar olmak istiyor. Niyazi Sanlı’nın koordinatörlüğünü yaptığı yazarlık okuluna kaydını yaptırıyor. Sanlı, Hümeyra’yı burada tanıyor. “Yüzündeki tebessüm hiç eksik olmadı görüştüğümüz dört ay boyunca. Kendinde hiçbir eksiklik hissetmemesi bir yana, halinden sürekli memnuniyet izhar etmesi beni ziyadesiyle şaşırtıyordu. Bizler konuşamayan bu kızcağızı “özürlü” görürken; o, tam tersine kendini bizden üstün sayıyordu.” diyor Sanlı ve “Söz orucu” tutma kararı pekişiyor.
Sessizlikte keşfedilenler.

Niyazi Sanlı, geçtiğimiz Şubat ayında, sömestre tatilinde giriyor söz orucuna. Tatilin başladığı akşam, ailesine iki hafta susacağını, hiç konuşmadan ne gerekiyorsa yapacağını açıklıyor. Ev halkı bir şaka gibi karşılıyor bu kararı. İlk günlerini şöyle anlatıyor; “İlk gün; her söz gırtlağımda düğümlenip kaldı. Dilimin ucuna gelen her şeyi yutkundum. “Ah! Şimdi konuşuyor olmak vardı!” dedim hep. Dilim zincirlere vurulmuş gibi, bendini yarmak isteyen coşkun ve taşkın bir ırmak gibi; beni zorladıkça zorladı ilk gün. Evimizde bir şenlik başladı desem abartmış olmam. Allah’ın emanetleri, sevgili kızlarım; işaret diliyle ne anlatmak istediğimi anlamak ve elbette ağzımdan bir kelime koparabilmek için bin türlü şaklabanlık yapıyorlardı ama nafile…”

Sadece işaretlerle mi anlaşmaya çalıştınız? Diye soruyorum. Sanlı; “Hümeyra nasıl yaşıyorsa öyle yaşıyordum. O teknolojiyi kullanıyordu. İnternet ortamında yazışıyor, mesaj çekiyor, kâğıt kalem kullanıyor, elleri ve mimikleriyle derdini anlatıyordu. Ben de öyle yaptım.” Diyor.

Etrafında onu bilen arkadaşları, “Niyazi böyle bir işe kalkışmışsa vardır bir bildiği” derken, kimisi de “Delidir ne yapsa yeridir.” gözü ile bakıyor. Onu hiç tanımayanlar acıyarak izliyor Sanlı’yı. Fakta tuhaf bir gayretle Onu daha hızlı ve daha iyi anlıyorlar. Birbirimizi anlama gayretini yitirdiğimiz şu günlerde, suskunluğun daha anlaşılabilir olmasına şaşırıyor. Ve suskunlukla birlikte keşfettiklerini şöyle dile getiriyor; “Sessizliğin derinliğini, rengini, tınısını, müzikalitesini, mavi sularda gezerkenki güveni ve içimdeki ferahlatıcı huzuru fark etmem için çok zaman geçmedi. Bir haftanın sonunda “sözlere gem vurmak” fıtrat haline gelivermişti. Susmak, kendime yaklaştırdı beni. Kalbime, ruhuma derinlik kattı. Kendi içimde okyanuslar kadar derin ve sessiz bir yolculuğa çıktım. Anahtar deliğinden bir odanın içini görmeye çalışmak veya bir perde aralığından baharı seyretmek mesabesindeki konuşmayı bırakıp sözlerin zehrini içime akıttığımda; odanın içine girdim, baharı tüm güzellikleriyle bir gül bahçesinde yaşadım.”

Keşfettikleri bununla bitmiyor. Anlamsızlaşmış, gürültüye dönüşmüş kelimelerinin yeniden farkına varıyor. Yerli yerinde kullanılmadıklarını görüyor. Hiç dedikodu yapmadığı, sözcükleriyle kimseyi incitmediğine seviniyor. Bir dokunuşun, bir bakışın aslında kelimelerden daha kıymetli olduğunu anlıyor.

Söz orucu, okulların açılması ile son bulmak zorunda. Yeniden konuşmaya başlayacağınızda neler hissettiniz soruma; “İlk sözüm dua oldu. Sonra sevdiğimi söyledim çocuklarıma ayaklarım titreyerek. Titredim zira dilimle büyüttüğüm bir çocuğu “söz orucunu” tamamlamıştım. İlk sözle ayaklarımda başlayan dermansızlık kalbime kadar geliyor. Oradan gözlerime çıkıyor. Yaşlar, kaybettiğim “sözsüzlük zamanlarım için akmak istiyor ama dilimi dudağımı ısırıyorum. Kayıplarıma hayıflanıyorum. Dilime sitem ediyorum ama nafile… Sözlerle eksilmeye devam ediyorum. Ruhumdaki inci-mercanları saçıp savuruyorum çöplüğe sözlerle… Sesim yabancı kulağıma. Zamanla alışırım. Ama ruhum daha yakın şimdi bana.” diye cevap veriyor.

Hümeyra bu olaydan sonra Hocasına şu satırları yazıyor: “Susmak, haykırabildiğince susmak her insana nasip olmaz hocam. Çok şükür ki bana nasip olmuş ve ben bu nasibi yüreğime seve seve buyur edebilmişim. Daha ne isterim ki. Sessizim, gevezeyim, mutluyum. Susuyorum ve susabilmekten de gurur duyuyorum. Teşekkürler Niyazi Hocam beni en fazla siz anlayabildiniz. Yine teşekkürler "susabilmeye" cesaret edebildiğiniz ve sus’lara "ses" kazıdığınız için...”

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri

Yorumların gösteriminde tercih ettiğiniz şekli seçerek değişiklikleri etkinleştirmek için "Ayarları kaydet"i tıklayınız.

kendi payıma

yazıyı okuduğumda aklımda bir çok şeyi yazmak geçti. kısaca bir kaç şey söylemek istiyorum;
iş gereği sabahtan akşama kadar bir sürü insana bir şeyler anlatmak durumunda kalıyorum, bir yerden sonra sahiden insanı çok fazla yoruyor ve geriyor. ki, bu akşam yine bir örneğini daha yaşadım. aynı cevabı dört kere verdikten sonra bile karşımdaki aynı soruyu ısrarla sormaya devam ediyordu. sahiden yorucu.
günlük hayatta bir çok şey buna benzer bir sürü örnekle dolu. -ki aslında örnek bile vermek istemiyordum ama nedense örnek verdiğimi farkettim birden- susmanın sahiden insan için zorunlu bir ihtiyaç olduğunun bilincinde olarak bunun tam zıttı bir imtihana tabi olmak sahiden zor. bir yerden sonra beyninizin iflas edeceğini, vücud sisteminizin çökeceğini felan düşünüyorsunuz.
hatta bu akşam eve gelirken bile, acaba bir daha şiir yazmayı deneyebilecek miyim? gibi sorular vardı zihnimde. bu yazıyı okuyunca susmak için acaba ne yapmam gerek diye düşünmeye başladım.
hira mağarasına çıktığımda kalabalığın içinde bir ara peygamberin bu kadar mesafeye gelip, böyle bir dağın tepesine çıkıp ve öylesine ufak bir aralığın içinde sahiden ne işi vardı? diye sorgulamıştım kendimi. bir sürü cevap içinde o an en çok hissetiklerimi kendi üzerime alıp, otele dönmüştüm.
zihnim yine tuhaf bir karışıklığa büründü yazıyı okuduktan sonra. aklımda iki soru oluştu;

1- sahiden susabilecek, susmayı deneyebilecek bir alan oluşabilir mi/oluşturulabilir mi?
2- insanlara, susmayı, susarak nasıl izah edebilirim/z?

____________________________________________________
tefekkür kalbin kandilidir, o giderse karanlıkta kalırsın.-mustafa kutlu

Kırmızı dil

Ağızdaki dil ile hal dili arasında belli ki ters orantı var. Birisi arttığı vakit öbürü azalıyor.
Yusuf has Hacip Kutadgu biligde şöyle der:"Karabaşın çektiği kırmızı dildendir."
Dosdoğrudur bu tesbit. İnsan beyanından tutulur çünkü. Ne söylediyse odur.
Bu sebepten hakikati görenler fazla söylemeyi de fazla söyleyeni de sevmezler.
Allah bizlere de nasip etsin.
YÂr ve yardımcımız olsun.

............!

"Bu sebepten hakikati görenler fazla söylemeyi de fazla söyleyeni de sevmezler."

Ben de hakikati, ehlinin sözlerinden oluşan, vagon dolusu (binlerce cilt kitaplardan) öğrenebileceğimi düşünürdüm hep!

Susmanın erdemi üzerine bu kadar "gevezelik" yapılıyorsa; SÖZ sükut eder! Muhabbetle.

sükut-u lisan...

Nesrin hanım sizi daima zevkle ve ilgiyle takip ediyorum kaleminizin dolaştığı mecralardan bugün heybeme düşen şeyin ne kadar değerli olduğunu istesemde yazıyla ifade edemem. Bu yoruma bakış iliştirmem mümkün olsaydı belki...

Söz susmaktan açılmışken

"sükut-u lisan, selâmet-i insan" diyorum.

Selametle...