renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

İstikbâl İstiklâl'de Değil!

Kapıyı şöyle bir araladıktan sonra merdivenlerden çıkmaya başladım. Karşımdaki ilk kapının paspasında “welcome” diye soğuk bir yazı yazıyordu, yabancılaşmak daha ayağımın altında başlıyordu. Ama doğru Türkçe alaşağı edilecek bir dil değildi. Bu cihetten bakınca müsamaha edilebilir bir yönü bile vardı. İkinci kattaki evin kapısının üstünde ise kırmızı beyaz –Türk bayrağından çok amerikanvari bir renkti-çoraplarla kocaman bir “HO HO HO” yazıyordu. Önce bir afalladım sonra dönüp tekrar baktım ve gördüğümün gerçekliğine inanamadım. Acı ama bir o kadar komik bir tebessümle yoluma devam ettim. Üçüncü kata geldiğimde soldaki kapı, çam ağacının kozalaklarıyla süslenmişti. Allahtan çalacağım kapı bu da değildi. Diğer kapılara göre oldukça sade ve renksiz olmasına rağmen benim için en gösterişli haliyle sağdaki kapının zilini çaldım. Sıcak bir tebessümle karşılandığım evin içi güneşli ve aydınlık maviliklerle doluydu, kapısı gibi içerisi de sadeydi. Duvarda birkaç resim dışında hiçbir şey yoktu. Küçük kitaplık, içi sırların kapısını açan kırmızı kapaklı üst üste dizilmiş kitaplarla renklenmişti, huzur belki de bu kitaplar da gizliydi. Üç katlı bir apartmanda bile dünyalar birbirinden farklıydı. Marjinallik daha paspasta, kapıda başlarken yaşantımıza yansıyan kısmını görmek beni korkutuyordu. Bizi bu kadar farklı yapan neydi? Bir yandan farklılıklar bizi güzelleştirirken bir yandan da koca uçurumların doğmasına, diyalogların azalmasına, iletişimin kopmasına neden oluyordu. Bizi biz yapan gerçeklere yüz çevirdiğimizden beri riyakâr bir hayat yaşanmaya başlanmıştı.

Şöyle bir kafamı kaldırdım, süslenmiş taksimin keşmekeşine baktım. Yüksek binalar, afili reklâm panoları ve afili Beyoğlu; insan çeşitliliğiyle İstanbul’un göz bebeği. Beyoğlu’nun görülmeye değer tek yeri –benim gözümde-Allah’ı zikretmekten men edilmiş ama yine de sahibini resmeden münevver çiçeklerdi. Evet, köşedeki çiçekçiden lale alırken renklerin ve kokunun büyüsüne tam kendimi kaptırmak üzereyken, sağ cenahtan gelen soğuk ve aciz bir gülümsemeyle bana bakan varoşların mahallesiyle karşılaştım. İçimi burkan bu bakış belki de kültürel, iktisadi ve manevi en büyük farklılığın göstergesiydi. Nasıl olurdu? Arada sadece 5 dakikalık bir yol mesafesiyle bu kadar farklılaşma mümkün müydü? Farklılık önce yıkık dökük ayakta durmaya takati kalmamış yaşlı binalarla, sükseli hani şu; Ajda Pekkan gibi yaşlandıkça güzelleşen palasların garip uçurumuyla başlıyordu. Hadi bu iktisadi bir konuydu da ya yaşantıların farklılıklarına ne denilebilirdi ki. Yıkık dökük eski binaların, her birinden çığlıklar yükseliyordu, belki de bu hayat gailesi içinde geçen zorlukların dışa yansımasıydı. Bir evin diğer bir evle tek bağı üstüne asılı fanilalarıyla renklendirilmiş çamaşır ipleriydi. Hayatın devam ettiğinin göstergesi ise, cılız, masum ve kirlenmiş yüzleriyle koşturan çocukların ümitvar şen sesleriydi. Ama gelecek vaat eden onlar değil, iki adım ötesindeki batılılaşma amacıyla kurulmuş fransız Galatasaray lisesiydi. Heybetli girişindeki sarımtırak demir kapı sanki şunu söylüyordu; “Dur! Üstünü başını düzelt, paran var mı? Kimsin? Hangi millettensin? Ne kadar fikir radikalisin? Herkes giremez buraya, bu duvarlar yasağın değil, fikrin duvarıdır”. Fikirlere örülen duvarlar burada şekil buluyor ve hayata amel olarak dönüşüyordu. Mücadele sadece sokaklarda, dünyalarda değil fikirlerle de savaşmayı iktiza ediyordu. Herkes sokağın başladığıyla bittiği güzergâh arasında marjinalleşiyor, özgürlük bayrağını dalgalandırıyordu. Özgürlükler sokağında, özgürlük en büyük hayaldi.Lakin, külkedisi gibi saat 12’yi vurduğunda balkabağına dönüşen taksim ve taksimin müdavimleriydi. Kimisi fareliğinin kimisi balkabağı oluşunun hakkını vermeye çalışıyordu.

Anadolu’da erkek erkeğe el ele dolaşmak ne kadar anormal bir durumsa özgürlüklerin sokağında bir o kadar normal ve hatta saygınlık oluşturan muhafazakârları bile vardı. Bu farklılık bizden değil ahlakın dumura uğradığı bütün inanç tabularının yıkıldığı bir bilinmezlikten geliyordu. Bir fahişe gibi her yerini satılığa çıkaran Beyoğlu ne beydi artık, ne de oğul. Aslında sınırlar dâhilinde sadece özgür olan istiklalin çocukları belki de bir adım ötedeki varoşların sokağına aittiler. Ama cazip gelen kendi gerçekleri değil bilinmezden gelenlerin cazip, her şeyi kuralsız, nizamsız yaşamanın ilgi çekiciliğiydi. Marmara otelinin camdan ibaret olan katında spor yapan zengin elit müşteriler, koşu bantlarından tam karşılarındaki hayata koşmadıkları gibi kendi hayatlarında da yerlerinde sayıyorlardı. Farklılaşma sadece bir camdan geçiyordu.

Sokakta gezerken hala kabullenemediğim gerçeklerle yüzleşmek her defasında canımı acıtıyordu. İki adım ötede Amerikalı macdonalds, dondurulmuş patatesleri gibi beyinleri de dondurulmuş obez bir nesli emperyalizmle besliyordu. Ne kadar kendimizi tanımaya “aç”sak, o kadar sömürgeyle beslenip suni şişkinlikle hazımsızlık yaşıyorduk. Biz az pişmiş köfteli hamburger yerken, Amerika hiç pişmemiş beyinlerimizi ekmek arası yapıp yiyordu. Tren garında İstanbul’a ilk adımını atmanın heyecanını yaşayan Anadolu, trene adım attığı andan itibaren kendi gerçeğinden uzaklaştığını bilmiyordu. Bavuluna koyduğu hayaller, dönüş yoluna koyulduğunda hayal kırıklığı ile yer değiştirecekti. Şu beyni ekmek arası olmaya müsait bohemlerin dediği şu söz; “İstanbul’u Anadolu’dan gelenler bozdu” işte ters köşe yapılmaya müsait bir cümle; asıl bozulma tehlikesi altında olanlar Anadolu gençleriydi. Sağlam bir mukavemeti olan –ki bu inançla mümkün- baş göz üstüne, hatta belki bozuk olanı düzeltir. Lakin ya yüreği boş olarak gelenin kazancı ne olacaktı? Sadece yenilgilerle kalsa iyi ayrıca ahlakın temel alınması gereken hayatı da yerle bir olacaktı.

Bizi birbirimize yakınlaştıran köprülerimiz ne zaman yıkıldı. Köprüyü bombalayan fikirlerimiz miydi, yoksa başka dış güçlerin suikastına mı uğramıştık? Ahlakımızın, kültürümüzün temeline dinamit koyan; ben dediğimiz kendimiz miydi yoksa hayallerimiz arasında ilk sıraya koyduğumuz çağdaşlaşma mıydı acaba? Bizi biz yapan kültürümüzün farklılıklarıydı sadece, gel gör ki bunla yetinmez olup bir üst kattakine sonra da bir sokak ötesine belki de bir dünya olan insan nesline uzaklaşmanın garip girdabındaydık. Aynı bayrak altında aynı güneşle uyanıp aynı dilden konuşup aynı selamı alan bir millet olarak bayrağımızın tek yıldızıyla yetinmeyip, çokluk gafletiyle birbirimize ve hatta kendimize bile yabancılaştık. Çözüm mü? Uyanmak için sadece su yetmeyebilir!

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.
Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

elinize sağlık manolya hanım

elinize sağlık manolya hanım... batılılaşma ve modernleşme diyerek toplumumuzun ahlaksızlaştırılmasına daha fazla sessiz kalmamamız gerektiğini tekrar gösterdiniz bizlere. geç mi kaldık diye de düşünmüyor değil insan. inşallah toplumumuzun uyanması zor olmaz...

Bir Ankaralı olarak,

Bir Ankaralı olarak, İstanbul'u sevmenin ne demek olduğunu galiba tam olarak Fatih Camii'nde bir Cuma Namazı kılıp, Yavuz'un Camiinde çok kadim bir dostumla kırmızı kitap sohbeti yaptıktan sonra İstiklal'in girişindeki Gloria Jeans cafede biraz oturup sonrasında Cadde'de defalarca mekik dokuyup zeki bir Anadolu çocuğu olarak Galatasaray lisesi'nde burslu okumuş bir dostumun evine giderken beklediğim otobüs durağında anladım. (Edebiyat yapmıyorum, bu anlattığım gerçek.)

İstiklal'i tek başına bir bütün olarak düşününce insanın senin hissiyatını taşımasından daha vicdani bir duruş yok. Ama İstiklal bir bütün değil, bir bütünün parçası. Benim Fatih'te ve Yavuz'un camiinde hissettiğim ezeli tevekkülün yarattığı ve asırlarca barış içinde birarada yaşattığı çokluğun tezahür yeri İstiklal. Bu Osmanlı'da da böyleydi, bugün de böyle. Bu ezeli tevekkülün somut dünyadaki tezahürünü göstermek istediğinde İstiklal'i gözlerden silersen herşey yıkılır.
Zira Allah'ın egemenliğinde elele tutuşan erkeklerin bile yaşam hakkı korunurken, kendine Allah'ın egemenliğini örnek almış Osmanlıların bu insanların bile kendini ifade edebildiği böylesi bir mekanı yaratmış olmasından daha az şaşılacak bir şey yok. (Çünkü bahsettiğin durum Osmanlılarda da böyleydi).
Sorun İstiklal'i eksiksiz bir bütün olarak düşünüp onun parçası olduğu resmin bütünüyle ilişkisini gözden kaçırmak. Zira Fatih'teki tevekkül'ün İstiklal'de tüm dünyaya ilan ettiği bir gerçek vardı: "Ben yeryüzünün her rengiyle çokluğunu barış içinde birarada yaşatacak bir zihniyete ve iradeye malikim." İşte bu bakıştır ki Beyoğlu'nda hala korunuyor.

(Bu arada Galatasaray Lisesi hiçbir fikre engel koymaz. Sadece hangi fikir olursa olsun felsefi bir akıl yürütmeyle benimsenmesini mecbur tutar. Bugüne kadar Galatasaray'dan çıkanların dindarlığı tercih etmemesinin sebebi, aldıkları eğitimin sakatlığı değil, aldıkları eğitimin yarattığı haklı hassasiyetleri dikkate almış dini bir atmosferin henüz tam olarak teşekkül etmemiş olması.)

Her insan iyidir, ama unutmaya mahkumdur.

birarada yaşamak kolay mı öyle

bizim istilal marşımız savaştan önce yazılmıştır,istiklal bizde ezelden olan birşey,ama bunu istiklal sokağı nasıl anlatır ,çokluk neyin göstergesidir,kalabalık bize ne anlatır,istanbul biraradanlık mıdır yoksa birlikte yaşamanın çatışmasıdır, okadar kolaymı bir arada yaşamak ,aslında değil ama yaşıyoruz bir şekilde,bize soru sorduran kuvvet bize cevabınıda verir elbet,ankarada yaşayanlar ne olsun peki

meryem karagöz

Bir arada yaşamak...

Sn Meryem hanım, İstiklal ezelden beri var evet, ama ne yazık ki anlayışlar değişti.İstiklal ezanlar susmasın, bayrak dalgalansın diye varken şimdilerde gayrimeşru ne varsa özgürlük dahilinde ama ahlakın dışında ve ezelde anladığımızın da dışında bir mana ifade ediyor kanımca.“bir arada” yaşamak gerçekten bir arada yaşamak olsaydı belki bu kadar zor bir soru olmayacaktı. Selamlar.

Zira Allah'ın egemenliğinde

"Zira Allah'ın egemenliğinde elele tutuşan erkeklerin bile yaşam hakkı korunurken, kendine Allah'ın egemenliğini örnek almış Osmanlıların bu insanların bile kendini ifade edebildiği böylesi bir mekanı yaratmış olmasından daha az şaşılacak bir şey yok. (Çünkü bahsettiğin durum Osmanlılarda da böyleydi).
Sorun İstiklal'i eksiksiz bir bütün olarak düşünüp onun parçası olduğu resmin bütünüyle ilişkisini gözden kaçırmak. Zira Fatih'teki tevekkül'ün İstiklal'de tüm dünyaya ilan ettiği bir gerçek vardı: "Ben yeryüzünün her rengiyle çokluğunu barış içinde birarada yaşatacak bir zihniyete ve iradeye malikim." İşte bu bakıştır ki Beyoğlu'nda hala korunuyor."

Bu yorumu okuduğumda Lut süresini ve lut kavmınin başına gelenleri hatırladım. Yok yok dedim kendi kendime! Bu yorumu yazan senin anladığını kasdetmemiştir! Durduk yerde cıngar çıkarmış olmamak için yorum sahibine sormak gerekir: Şu "ele ele tutuşan erkekler" den kasdettiğin tam olarak nedir? Sordum bile..!

Lut Kavminin bu dünyada

1. Lut Kavminin bu dünyada yaşama hakkını yitirmesinin 'illet'i eşcinsel olmaları değil diye anladım ben. Zira helak edilmelerine sebep olan eylemleri, dışarıdan gelen bir misafir/bir 'öteki' olarak üç parlak gence tecavüz etmeye kolektif olarak yeltenmeleriydi. Eğer fıtratlarına ilişmiş bu 'anormallik' onları böylesi bir tecavüze sevketmeseydi, belki de ilelebet Lut onlara tebliğle mükellef olacak ve onların bu dünyada 'yaşama hakları' ilelebet korunacaktı.

2. Kuran'da fuhuş irtikap eden 'iki erkek'e 'eziyet edilmesi' gerektiği söylenir. Fakat bu 'eziyet'in biçimi belirtilmez. Aynı şekilde fuhuş irtikap eden 'iki kadın'ın Allah kendilerine bir yol açana kadar 'bir evde hapsedilmeleri' gerektiği söylenir. 'Allah'ın kendilerine açacağı yol' ve 'hapsin biçimi' belirtilmez. Şöyle diyeyim: bu iki erkek ve iki kadının 'yaşam hakkı' korunur -ki Medine sokaklarında gezen ve insanlık onuru aşağılanmamış bir transseksüelin varlığı hadis kitaplarından bilinmektedir- ve bu insanlara 'özsel kötülük' olarak bakılmaz.

3. Bir müslüman olarak 'eşcinsellik' mefhumuna karşı durmaktan öte bir tavır sergilemekten bahsetmiyorum. Fakat bu 'karşı durma'nın somut dünyada alacağı biçim tek bir biçim değildir. 'Eziyet etme'nin ve 'bir eve hapsetmenin' çok çeşitli yolları vardır. Pekala 'fıtrattan sapmaların da Allah'ın fıtratından olduğu' varsayımıyla bu 'anormal fıtratlar'ın kendilerini ifade edebileceği özel mekanlar tesis edilebilir.

4. Ve ayrıca, günümüzdeki eşcinsellik olgusu nazar-ı itibara alındığında, kahir ekseriyetle bugünkü 'fıtrattan sapma,' bir 'günah' olarak değil, 'manevi bir hastalık' olarak da okunabilir. Farkına varılmamış ve tedavisi -mümkün olsa da- henüz bulunmamış bir hastalık... Böyle bakıldığında bir hastanın tedavi için tabi tutulacağı 'eziyet' ve 'eve hapsetme'nin alacağı biçim, elbette ki bir 'suçlu'nun muhatabı olacağı 'eziyet' ve 'eve hapsolunma'dan çok farklı olacaktır.

Her insan iyidir, ama unutmaya mahkumdur.

anormallik, fıtrat ve bir sual

araf 80. Lut'u da (gönderdik). (O da) vaktiyle, kavmine demişti ki: "Sizden önceki alemlerden hiç kimsenin yapmadığı bir fuhşu mu yapıyorsunuz?"
ankebut 28. Lut'a da (peygamberlik verdik), o kavmine dedi ki: "Gerçekten siz, sizden önce geçen milletlerden hiçbirinin yapmadığı bir hayasızlığı (çirkin işi) yapıyorsunuz".

hud 70. (Fakat İbrahim,) ellerinin ona (yemeğe) uzanmadığını görünce, onları yadırgadı ve onlardan yana içine bir korku düştü. Onlar: "Korkma, biz (meleğiz) Lut kavmine gönderildik" dediler.
ankebut 33. Elçilerimiz Lut'a gelince, (Lut) onlar hakkında (tecavüze uğrayacakları korkusundan dolayı) fenalaştı ve onlar yüzünden (içi) pek daraldı. (Çünkü Lut (a.s.), genç kılığına bürünmüş olarak gelenlerin melek olduklarını bilmiyor ve kavminin onlara sarkıntılık yapmasından korkuyordu.) Dediler ki: "(Bizden yana) korkma ve üzülme, doğrusu biz, (azapta) kalacaklardan olan karın hariç, seni ve aileni kurtaracağız."

hud 77. O elçilerimiz, (delikanlı şeklinde) Lut'a gelince, (Lut) onlar yüzünden endişelendi ve göğsü daraldı (sapık kavminin onlara saldırısından korkuyordu) ve: "Bu çok çetin bir gündür" dedi.

hud 78. Kavmi de koşarak ona geldi. Onlar, daha önceden de o çirkin (sapık) işleri yapıyorlardı. (Lut) dedi ki: "Ey kavmim! İşte şunlar kızlarım,(elçilere dokunmayın) onlar(ı nikahlamanız) sizin için daha temizdir. Allah'a hürmetiniz olsun /azabından sakının, misafirlerim içinde beni utandırmayın, içinizde aklı başında bir adam yok mu?" dedi.

neml 54. Lut'u da (peygamber olarak gönderdik). Vaktiyle, o kavmine demişti ki: "Siz göz göre göre hala o hayasızlığı yapacak mısınız?"

hicr 72. (Rasulüm!) Hayatın hakkı için doğrusu onlar (Lut kavmi kendilerini öyle kaybetmişlerdi ki), sarhoşlukları içinde bocalıyorlardı.

hac 42-43-44. (Ey Muhammed!) Seni yalanlıyorlarsa (üzülme, bil ki) onlardan önce, Nuh kavmi, Ad ve Semud (kavimleri), İbrahim kavmi, Lut kavmi ve Medyen halkı da (peygamberlerini) yalanlamışlardı. Musa da yalanlanmıştı. Ben de kafirlere (imtihan olarak önce) mühlet verdim, sonra onları (azapla) alıverdim. Beni inkar nasıl olurmuş (görsünler)!

şuara 160. Lut'un kavmi de gönderilen (peygamber)leri yalanladı.

ve ilâahir...

yukarıdaki ayet mealleri ışığında sizin "...Zira helak edilmelerine sebep olan eylemleri, dışarıdan gelen bir misafir/bir 'öteki' olarak üç parlak gence tecavüz etmeye kolektif olarak yeltenmeleriydi." demeniz geçerli olmayan bir iddia oluyor.

çünkü ayette de belirtildiği gibi lut kavmi diğer milletlerin yapmadığı bir eylemi yapıyorlardı ve bu konuda kendilerini uyaran peygamberlerini yalanlıyorlardı. yaptıkları iş özel nedendi. genel neden ise yaptıkları ahlaksızlık ve bunu yapmamalarını ikaz eden peygamberi yalanlamaları!

eğer dediğiniz gibi kendilerine gelen misafirlere topluca tecavüz helak için bir neden olsaydı bu defa da haşa Allah'ı zalimlikle suçlayanlar çıkardı. çünkü o misafirler melekti ve meleklere de insan gücüyle herhangi bir kötü fiilin yapılamayacağı malumdur. o halde AllahuTeala haşa onları bir yem/bir bahane olarak mı kullandı!

zaten ayette de belirtildiği üzre o melekler lut kavmine bir azab müjdelemek göreviyle gönderilmişlerdi. yani o üç misafire kötü fiile yeltenmemiş olsalardı bile peygamberi yalanlamaları ve daha öncekilerin yapmadığı bir kötü fiilde ısrar etmeleri sebebiyle azabı er geç hakedeceklerdi Allahüâlem. yani işin özü peygamberi dolayısıyla Allah'ı yalanlamaları ve de daha önce eşi görülmemiş günahlarında ısrar etmeleri.

ayrıca fıtrattan gelen anormallik diyorsunuz ki o zaman da peygamberin "doğan her çocuk islam fıtratı üzerine doğar" sözüyle çelişirsiniz. anormallikler fıtrattan gelmez. nefsten gelir. fıtrat, hilkat üzerine ahlakîdir. ama yoldan çıkarıcı, vesvese verici, aklı örtücü nefs ve şeytan fıtratı bozucu her yolu dener. islamoğlu hocanın ahlakı hilkat kelimesi üzerinde tanımı vardı yanılmıyorsam. aynı kökten geldiklerini ve bu sebebten hilkate uyanın ahlakî olduğunu dile getiriyordu, ahlakî olanın da hilkate uyduğunu!

bu yüzden -istisnaları müstesna- bu anormallik geçerli bir sebeb olmasa gerek. yani ahlakını hilkati üzere doğrultmaya çabalamayan biri bu anormalliğe sığınmamalı. çünkü hayatın gayesi zaten bu anormallikleri normale çevirmek. jfk filminde bir sahne vardı; nefsinin kulağına üflediği mezkur anormallik sırasında yakalanan bir önemli kişi şu mealde bir savunma yapıyordu, "ben çok dindardım; hatta rahip olmayı dahi düşünüyordum. ama egolarıma yenildim ve bu yola saptım!"

hatta imam gazali'nin eserlerinde bile geçer bu anormallik. medrese eğitimi alan bazı dervişlerin genç erkeklerin yüzüne şehvetle baktıklarını, bu sebebten hâla nefslerinin esiri olduklarını anlatır. yine robert frager'in kalb, nef ve ruh isimli müthiş kitabında bir velînin nefs basamaklarını anlatışı sırasında da görülür bu anormalik. yükselirim sanırsın ama yükseldiğini sandığın o derecede seni bekleyen bir tehlike de bu anormalliktir.

demek istediğim sizin bu anormalliği fıtrata verip işin içinden bu kadar kolay çıkmamanızı sağlamak. yoksa kan dökmek, hırsızlık yapmak gibi pek çok kötülüğü fıtrata verir geçeriz.

şüphesiz en doğrusunu Allah bilir!

ayrıca erdem sadi yargıcı bey kardeşim kafama takılan bir suali bu vesile ile sorayım. bürokratım demişsiniz. erdem sadi yargıcı müstearını kullanmışsınız. ama ilk yazınıza bakıyorum ahmed toprak imzası var. daha sonra 27709562356 tc nolu esat arslan'ım dediniz. imdi; kendinizi gizlememe niyetiniz var idiyse neden erdem sadi müstearını kullandınız? hadi onu kullandınız ahmed toprak kim? ahmed toprak hiç kimse ise siz esat arslan mısınız? inanın "tebliğ" başlığından beridir aklımı kurcalıyor bu soru. bütün bu isimler cemaatin gözönünde olduğu için aşikare soruyorum bunu. umarım kızmazsınız.

Allaha emanet kalasınız
muhabbetle,
_____________________________________
Ey menba-ı ÂŞK! Gönlüme kıldığın nazar-ı mehabbet kadardır kıymetim...

Teşekkürle

1. adım Esat Arslan. akademisyen bir adaşımla karışmamak için (anne tarafımdan adım olan) Ahmed Toprak'ı kullanıyordum. Sonra öğrenince ki çevremde böyle bir adaşım da varmış, siyasi olduğu için bu mahlas onun için problem olacakmış, yine karışmamak için Erdem Sadi Yargıcı'yı kullanmaya başladım.

Neyse...

2. Lut Kavmi'nin helaki konusundaki söylediğimi daha doğru ifade edeyim: 'Lut Kavminin helakine sebep eşcinsellikleri değil, sahip olduğu bu anormallikle başkasına 'tecavüz' edecek bir zihniyete malik olmalarıydı.' Şunun gibi: 'Semud kavminin helakine sebep, amaçları için masum bir deveyi boğazlayacak zihniyette olmalarıydı.' Ya da İbrahim kavminin helakine sebep, suçu sadece kendi ideolojilerine aykırı düşünmek olan İbrahim'i ateşe atacak zihniyette olmalarıydı. Firavun'unkineyse 'sırf zulmünden kaçmak için onun egemenliğini terk eden bir kavmi yok edecek zihniyete malik olmasıydı.' Helak anlarına da bu zihniyetin ürettiği eylemler yol açıyor, en azından Semud, Firavun ve Lut'ta... Yani aktif bir tecavüz durumu var.

3. Eşcinselliği en hafif anlamda 'kerih görme' konusunda ayrı düştüğümüz bir nokta yok. (Benim midemi bulandırıyor) Benim 'fıtratın sebep olduğu anormallik'le kastettiğim, mütecaviz cinsel sapkınlıkları dışlayarak -ki oğlancılık olarak ifade edilen husus bu duruma giriyor-, şu: kişinin fıkhi özgür iradeye sahip olmaya başladığını söylediğimiz ergenlik dönemine kadar gerek fiziki bünyesinin gerekse sosyalleşmesinin sebep olduğu karşı-cinse ilgi duy-a-mama hali. Yani bir tercih değil, bir yönelim bile değil, 'bir çeşit hastalık-benzeri' kadere dönüşmüş mütecaviz olmayan bir eşcinsellik hissiyatının geri-dönülemez hale geldiği durum -ki sanıyorum bu durumun sayısız örneği var. Tüm söylediğim şuydu: ben böylesi bir fıtri anormalliği Lût Kavmiyle aynı yere oturtamıyorum. Bu durum farklı bir 'bakış' gerektiriyor benim için. Böylesi bir fıtrat-dışılığın 'yaşama hakkı'na sahip olması, ya da şöyle diyeyim, 'anlayışlı bir muamele'ye muhatap kılınması gerek diye düşünüyorum. Yani bir müslümanın Lut Kavminden iki kişiye bakışı farklıdır. 'Hasta' iki kişiye bakışı farklıdır. Bunu söylemeye çalışıyorum. (Tabii, bu hasta tanımlamasının ne kadar problem çıkaracağını az çok tahmin ediyorum.)

4. Fıtri anormalliğe gelince: 'İnsan İslam fıtratı üzere doğar. Aklı olmayanın dini yoktur. O zaman her çocuk akıllı doğar.' dememiz gerekirdi ki durum bu değil. Doğuştan akıl-yoksunu sayısız insan var. Bu durumda da fiziki bünyenin anormalliği dışında, ergenlik dönemine kadar içinden geçtiği ve kendi iradesinin dahli olmadığı koşulları da (arkasında kişinin iradesi bulunmayarak Allah'ın eylemi olduğu için) fıtrata dahil etmek gerektiğini düşünüyorum. Yani bir anormallik var, ve kişi bundan mes'ul değil. Sorumluluğu kime atacağız? Ailesine... Tamam da o çocuğu o aileye sokan kim? (Vurgulamak istediğim çocuğun bu anormallikte hiç bir payı olmaması) Böyle bir durumdaki çocuğun mükellefiyetlerinin farklı olabileceğini düşünüyorum.

Derdim budur...
Her insan iyidir, ama unutmaya mahkumdur.

semi'na ve ata'na

demişsiniz ki; "'Lut Kavminin helakine sebep eşcinsellikleri değil, sahip olduğu bu anormallikle başkasına 'tecavüz' edecek bir zihniyete malik olmalarıydı.'"

ayetleri verdim; daha öncekilerin yapmadığı, Allah tarafından çirkin diye tanımlanan bir işi yapıyorlardı ve kendilerini bu noktada uyaran bir peygamberi yalanlıyor, onun söylediklerini kâle almıyorlardı.

ama sizin yukarıdaki mantığınız kendi aralarında yaptıkları o çirkin işi masum gösterir gibi! ben mi yanlış anlıyorum -ki inşaAllah öyledir-? yani tecavüz istekleri olmasaydı da sadece kendi içlerinde bu fiile devam etselerdi size göre yaşam hakları muhafaza altına alınmaya devam mı edecekti? halbuki ayette biz mühlet veririz buyurmuş Rahman. yani azab sadece son harekete bağlı değil benim anladığım.

istisnaî fıtrat icabı kadınsı doğanlara zaten islamın bir müeyyidesi yoktur. fakat onlar da Allaha kulluklarını edebince yerine getirmekle yükümlüdürler. kimsenin "ben böyle yaratılmışım öyleyse bunun karşılığını gayrımeşru yoldan alırım" deme hakkı yoktur.

ayrıca eşcinsellik "en azından kerih" görülecek bir vakıa değildir. ayetlerle ve hadislerle haramlığı katidir. iki kişi arasındaki cinsel ilişkinin -hadi tam birleşmeyi geçtik, elele tutuşmanın, göz göze bakışmanın bile- zina olmaması nikaha bağlıdır değil mi! o halde iki erkeğin -her türlü- zinasını hangi nikah paklar ve aklar! kiliselerde kıyılan nikahlar mı!

bence müçtehidlik iddianızı bu kadar zorlamayınız. istisnalar sebebiyle kapıları olur olmaz yerlere açıyorsunuz. Kur'andaki hududları yeniden okuyun sonra "semi'na ve ata'na" deyiniz!

muhabbetle,

_____________________________________
Ey menba-ı ÂŞK! Gönlüme kıldığın nazar-ı mehabbet kadardır kıymetim...

Bahsettiğim

1. Bahsettiğim 'Yaşam hakkı'yla, (Kurani anlamda) 'kerih görülme' arasında bir fark var. 'Şirk' de 'kerih'tir. Fakat 'şirk'in tecavüzü men'edilmek kaydıyla İslam hukukunda da 'yaşama hakkı' vardır.

2. Lut Kavminde söylemeye çalıtığım şey şu: Eğer bu kavim bir 'tecavüz' zihniyeti içinde olmasaydı, muhtemelen ilelebet Hazret-i Lut onlara 'baskı yapmadan' (baskı yapacak gücü olmadığı için baskı yap-a-madan değil) tebliğe devam ederdi.

3. 'Müçtehitlik iddiası'... Dikkat ederseniz benim 'Ben İmam Şafii gibi bir müçtehidim' diye bir iddiam yok. Söylediğim çok basit birşey. 'Kuran'ı (mealden de olsa), ve Sünnet'i (çocuklar için yazılmış bir siyerden başlayarak da olsa tetkik ediyor olan (etmiş olan değil) her mümin dini hakkında özgürce akıl yürütebilir. Samimi olmak -ki buna Allah karar verir,- ve mütalaa ve münazara suretindeki istişareyi elden bırakmamak kaydıyla yaptığı yanlışlar da ma'füvv'dür' demek istiyorum.

Her insan iyidir, ama unutmaya mahkumdur.

Mozaiğin taşları...!

Beyoğlu' nun, batıda ki örnekleri gibi her türlü fuhşiyatın (zina, livata, uyuşturuşucu ve bilumum marjinalliğin) özgürce yapıldığı "serbest bölge" haline gelmesi, günümüz "osmanlıları" tarafından hoş görülebilir! Böylesine tüm "renk"lerin buluştuğu bir mozaik oluşturmakla övünebilirler! Hatta, Osmanlının saray "alem"lerinden bahisle bu mozaiğin bir parçası olmakla iftihar da edebilirler! Mektebi Sultani'ye duydukları hayranlığı da anlayabilirim!

Benim anlayamadığım, her melanetin "ilahi" leştirilip meşrulaştırılma gayretidir. Bu anlayış sahiplerinin anlamadığı çok temel bir gerçek var. Evet doğrudur; İyi-kötü, güzel-çirkin, doğru-yanlış her şey Allahın izniyle gerçekleşiyor. O'na rağmen hiç bir şey yapmaya hiç bir şeyin gücü yetmez. Doğrudur.

Ancaak! Allah (c.c) müsade ettiği her şeyden RAZI değildir. İzni olan her şeye RIZASI yoktur! Razı olmadığını hoş görmez! Kendi yarattığını kınamasında ki, RAZI olmadığına izin vermesinde ki HİKMETİ anlayamayanlar, (Kelami anlamda) bir kaç türlü sapkınlığa düşer! Bir örneğini bu yorumda görüyoruz!

Çağın firavunları da bu mozağiye dahil midir sayın Yargıcı? Allah'ın egemenliğinde onların da yaşamaya hakkı var mı yok mu? Allah ve Resulünün KINADIĞI, ZEMMETTİĞİ, LANETLEDİĞİ fiiller ve failleri de sizin "hoşgörü" mozaiğine dahil mi?

Şu Osmanlı konusunda da bir blok sunun isterseniz. Siz sunarsanız, tartışmamıza izin verilir belki!

İmanın temeline hangi

İmanın temeline hangi değerin yerleştirildiği tartışmasının yapılması gerekiyor öncelikle. Hangi değere referansla imanımı temellendirebilirim? Yoksa iman bizatihi hiçbir referansa ihtiyaç duymayan bir değer midir? Eğer böyleyse, o zaman 'iman'ı, bir 'imansız'a nasıl anlaşılır kılabilirim? Eğer bir temele ihtiyaç varsa bu temel ne olmalı? Eğer yine vahiy-içi aklın ürünü bir değere yaslanacaksa 'iman,' yine aynı problemle karşı karşıya gelirim: 'imansız'a iman nasıl anlatılır? Benim dini akıl gereği de meşru olduğunu elbette ima ederek, 'iman'ımı ve kulluğumu temellendirdiğim değer 'özgürlük'tür. Eğer imanım özgürlükte temelleniyorsa, çağdaş Firavunlar ve Nemrutlar daha en baştan düşmanım olur. Ve fakat bunun bir bedeli oluyor: 'Razı' olmasam da belli fıtrat-dışılıkların toplumsal tezahürlerine müsaadekar olmak durumunda kalırım. Zira bu 'melanet'i yok etmenin bedeli, beni 'iman'a götüren özgürlük değerinin tümden çökertilmesi sonucunu verebilir.

Her insan iyidir, ama unutmaya mahkumdur.

Yine konuyu saptırdın..!

1. İmanının temeline hangi değerin yerleştirildiği tartışması vahyin muhatabı olan insanın tartışması değildir. Dolayısı ile, bizim açımızdan İmanın temeline hangi değerin yerleştirildiği tartışmasının yapılması gerekmiyor!

2. Vahyi reddeden, salt aklın tasavvurunda ilah arayan birisiyle felsefi bir tartışma yapacaksam; bunu bilmeliyim.

3. Üzülerek söyliyeyim ki, bir tartışma adabına sahip değilsiniz! Yazılanların hiç bir satırında mel'anetin def'i tartışılmıyor. Yazı konusu melanetin reddidir. Ve okuduğunu anlayan herkesin anladığı gibi, yaptığınız yorumla mel'anettten rahatsızlık duymayı "ezeli tevekkülün somut dünyadaki tezahürünü" görmezlikten gelmek olarak değerlendirip, üstadlarınızın "Allahın mülkünde, çirkin ve yanlış bir şey yoktur!" felsefesinden hareketle mel'aneti "ilahi"leştirerek meşrulaştırıyorsunuz!

4. Ben bu yaklaşımın Kelami açıdan SAPKINLIK olduğunu söylüyorum! Tartışacaksanız mevzu budur. Buyrun tartışalım!

5. Her zaman yaptığınız gibi, kendi başlattığınız tartışmadan, konuyu başka mecralara taşıyıp kaçıyorsunuz! Ben size çok somut sorular soruyorum.

6. Kendi felsefeniz açısından da tutarsızsınız! "Eğer böyleyse, o zaman 'iman'ı, bir 'imansız'a nasıl anlaşılır kılabilirim?"

İmansızın, anlamayıp inkar etmesi, sizin ifadenizle "ezeli tevekkülün somut dünyadaki tezahürü" nün dışında mıdır? Yine sizin ifadenizle "Bütünün parçası" değil mi? İmanın temelinde ki ÖZGÜRLÜK inkarın ne yanına düşüyor?

7. İstediğinize "müsaadekar" istediğinize "müdahalekar" olma hakkını nereden alıyorsunuz? Allahın KINADIĞINI, ZEMMETTTİĞİNİ, YASAKLADIĞINI yok "bütünün parçası" yok "ezeli tevekkülün somut dünyadaki tezahürü" yok osmanlı hoşgörüsü diyerek "müsamaha etmek" "normalleştirmeye çalışmak" senin ne haddine! Allahın kullarına Allahtan daha mı şefkatlisin?

8. Asalım keselim diyerek haddi aşan tek cümle yazılmamışken, yaptığın yorumun başka ne anlamı olabilir? Yazdığın ilk yorumu 5 kere oku! Benim anladığım dışında bir anlam yükleyebilirsen, hem özür dilerim hem de helallik.

Muammer Ağbi

Muammer Ağbi özürlük helallik birşey yok. Şu ana kadar bu yazının altında adam gibi tartışıyoruz. Ben de kendi mülahazalarımla söylediğim cümlelerin başka boyutlarda ne ifade ediyor olduğunu görme şansına sahip oluyorum.

1. İnsan vahyin muhatabı olsa bile, eğer bu iman dogmatik bir iman olmayacaksa, vahiy-öncesi alanda işleyen bir akılla irtibatını asla koparmamalıdır. Bu felsefi bir imanın -ki hakiki bir imandır- zorunlu unsuru olduğu gibi, vahyin 'ne kastettiğini' anlama çabasında da kişiye en temel bir rehberdir. Vahiy-öncesi akıl yürütmeden koparılmış bir imanın, o da iman edilen şey hakiki olmak koşuluyla meşru bir iman olsa da, 'hakikat açısından ifade ettiği anlam'ın Mormon inancına bağlı bir insanın imanından farkı yoktur. Bir -amatör- filozofla mı konuşuyorsun? Evet. Ama bu filozofun Vahy'e ve Vahy'in her cümlesine imanı var. (Vaaz veriyor gibi bir üslubum var, farkındayım, kusura bakma, kasıtlı değil.)

2. Mel'aneti meşrulaştırmak değil de, mel'aneti kendi koşullarında değerlendirip ona karşı daha bir olgunlukla (anlayışla karşılayarak anlamında söylüyorum, ve elbette toplumdan izalesi için global bir çaba içinde olarak) muamele etmek gibi bir tavrı yansıtmaya çalıştım sadece. Bu konu da dahil, şerrin ve kötülüğün Allah'a isnad edilmesi noktasında bir sapkınlık olduğu konusuna gelince: (bu konuyla derinden bağlantılı başka bir noktadan cevap vereyim) Cehennem'in özünde bir terbiye yeri olduğuna imanım var. 'Alemlerin Rabbi elbette Cehennem'in ve Cehennemdekilerin de Rabbidir. Ve yarattığı kullarını kendilerine bulaşmış arızi kirlerden temizleyip kemale erdirdiği yerdir Cehennem' diye düşünürüm. Fakat bu arızi lekelerdir yaratışa anlam veren. (Nur Suresinde dediği gibi: öyle bir nur ki NEREDEYSE hiç ATEŞsiz parlayacak.) İşte bu kötülük/ateş denen mefhumun o NEREDEYSELİK haliyle bütün alemi nura boğmanın bir vasıtası olarak (Allah katında) özel bir değere sahip olduğuna inanırım.

3. Ben Osmanlı değilim. Fatih'te hissettiğim, 'ezeli tevekkül' bahsi bir Müslüman olarak değil bu tarihin bir varisi olarak hissettiğim bir duyguydu. (Bir çeşit amatör hermeneutik). Ben Sufi değilim. Bir çeşit modernist Selefiyim diyeceğim, anlatana kadar canım çıkacak. Ben aktif olarak hayatın içinde ve kavga halinde bir insanım. 'Yeryüzünde fitne kalmayıncaya kadar ve din yalnız Allah için oluncaya kadar 'öldürüşmekle' emrolundum' yeminim var. Sadece sıkıntım aradan geçen on dört yüzyıl sonrasında Kuran'ı, Sünnet'i ve Ashab-ı Kiram'ı nasıl anlamam gerektiği noktasında... Ve bu anlama çabasında senin bahsettiğin SAPKINLIK tehlikesinden artık hiç korkmuyorum. Ben Allah'a hesap vereceğim. Kelam alimlerine değil.

Yine kaçamak cevap veriyorsun diyebilirsin. Kaçamak değil, sadece nerden konuştuğumu göstermeye çalışıyorum. Ve yüzyüze görüşmeden de birbirimizi anlamamız mümkün değil gibime geliyor...

Her insan iyidir, ama unutmaya mahkumdur.

Sevgili Esat..!

Sevgili Esat, kendi usulünü oluştururken bir üslup geliştirmen de gerekmez mi? Bunu yapmadan, kendini doğru ifade etmen ve doğru anlaşılman mümkün olmayacağından, gereksiz polemiklerle zaman kaybetmekten kurtulamazsın. Sen de bircevher görmeseydim ilk yazılarından itibaren bu kadar üstüne gitmezdim! Benim seni anlıyor olmam yetmez, anlaşılır olman gerekir.

Her yazında, her yorumunda, üslup sorununa örnek olacak birden fazla ifade bulmak mümkün. Mesela son yorumundan bir örnek: "Ve bu anlama çabasında senin bahsettiğin SAPKINLIK tehlikesinden artık hiç korkmuyorum." Böyle bir ifade olamaz! Bu ifadeyi yerin dibine sokacak 2 A4 hacminde bir yazı yazmamı ister misin ? 'Hakikat arayışında, hata yapmaktan korkmuyorum.' diyemez miydin? "Allaha hesap vereceğim" şuuruna sahip bir müslüman, sapkınlıktan korkmuyorum, böyle bir kaygım yok diyebilir mi? Ben şimdi sana kaç Ayeti kerime sıralıyayım?!

Düşüncelerini ifade ederken sürekli kastı aşan cümleler kurman, seni anlamaya gayret edenleri bile su-i zan'a sevkediyorsa, sorun var demektir!

"Kurana vahiy öncesi akılla yaklaşmak" konusuna gelince, iki açıdan doğru ve gereklidir. Hayat durağan değil; değişkendir. Yaşam koşulları, ihtiyaçlar sürekli değişiyor. Şartlar değişiyor. Kuranın değişen şartlarda değişmeyen değerleri ile hayatı yeniden inşa etme özelliğinin işlevsel olabilmesi için, elbette dün söylenenleri tekrar etmek, dün söylenenleri aynen muhafaza etmek dışında bir usül gerekir. Dinin "hayat nizamı" olma vasfıyla ictimai hayatımızda etkin olması da, yasakların farklı İLLETLERİNİ; emir, tavsiye ve öğütlerin başka HİKMETLERİNİ keşfetmekle mümkündür. (Teknik tabiri ile, TECDİD meselesini, önemli olmasının yanında istismara, saptırmalara müsait olması nedeniyle, hem dikkatlice hem de etraflıca ayrı bir başlık altında konuşmak gerekir.)

Yine, "Kurana vahiy öncesi akılla yaklaşmak" Sağlam ve sahih bir İMAN için gereklidir. Kelam alimlerinin çoğu, taklidi iman - tahkiki iman tasnifine karşı çıkarak; TAKLİDİN iman olmadığını söyler! Ben de bu görüşe yakınım! (Bu konunun da ayrı bir başlık altında dikkatlice ve etraflıca konuşulması gereğine inanıyorum.)

Ancak, dikkat edilmesi gereken bir nokta var. Daha doğrusu bir tehkike var! vahiy-öncesi bakışla, hakikati aramak için işleyen "felsefi akıl", vahiy gelmemiş gibi, yokmuş gibi işlemeye devam edip, Ondan bağımsız bir hakikat aramak gibi bir işlev üstlenirse, (senin de belki farkında bile olmadan karşılaştığın) sorunlarla karşılaşır! ŞÜPHE imanın unsuru değildir. İMANDAN sonra arayış BİTER! Arayış hala devam ediyorsa, bir imandan söz edilemez!

Anlama çabası içinde, araştırmak, sorgulamak için gerekli ve yararlı olan "şüphe" nin İMAN'da yeri yoktur! İman ettikten sonra; eşyayı, olayları, sözleri ve davranışları, kayıtsız şartsız inandığımız vahyin inşa ettiği AHLAK ile meşrulaştırırız! Ondan bağımsız bir meşruiyet de YOKTUR!

Sınırsız özgürlük yoktur; düşüncede de! Firene basamıyorsan, kontrol edemiyorsan bırak özgür olmayı, neyin tutsağı olduğunu da bilemezsin!

Felsefenin İslamı aranıyorsa, öyle bir İSLAM yok! Bulunduğu zannedilenlerin İslamla ilşkisi olmadığını görüp söylüyoruz. İslamın felsefesi ise aranan; eyvallah! İslam felsefesi... Belirleyici olan, özne olan İSLAM!

Muhabbetle vesselam.

farklı...

Sn. Erdem Sadi Yargıcı, yorumlarınız çok ama çok ilginç ve farklı! Ama bu farklılık sizin açınızdan tehlike arz ediyor kanımca. Yazdıklarınızın kaynağı olarak gördüğüm felsefi açıdan yaklaşımınız olayları daha işin içinden çıkılmaz hale getiriyor. El ele tutuşanları korumak! El ele tutuşmayı doğal ve fıtri olarak kabul etmeleri zaten el ele tutuşarak amele dönüştürmeleri korunmaktan muaf olmalarının sebebi olabilir. Bu fıtri yapının nefse uyarak sadece el ele tutuşmakla kaldığını ümit ediyorum. Sınırları zorlayarak vahiy konusunu da tartışmışsınız bunun konuyla alakasını anlamadığım gibi konuya bu cihetten bakmanızı da anlamadım(anlamayışım içeriği değil nasıl yazmaya cüret ettiğiniz kısmı) hele şu helak olan kavimlerin helak olma sebepleri…Size göre, ama gerçekten bize göre değil. Ayrıca doğru kırmızı kitapları okuduğunuza emin misiniz?selamlar

Umutsuzlara ölüm!

İstanbul'a vardığımda İstiklal Caddesi'nde yürürken, aziz dostum Cesur Küçük ''İstiklal'e ne zaman çıksam bu memlekete dair umutlarımı yitiriyorum'' demişti.

Öfkelendim. Çok öfkelendim.

Ona söylediğim tek şey ''Dostum, sen de buradasın, neden endişe ediyorsun ki?'' sorusuydu.

Evet, o da oradaydı, ben de oradaydım.
Yani, ben yoksam her şey eksik, ben varsam her şey tamam.

Bu güzel memleketin güzel evlatlarının başına ''ümitvarlar'' yüzünden hiçbir şey gelmedi.
Bu güzel memleketin güzel evlatları ne çektiyse ''umutsuzlar'' yüzünden çekti.

Arvasi Hazretleri, ''Kim ne umuyorsa İstanbul'a gelsin'' demişti, ''Zira hayrın da şerrin de zirvesi İstanbul'dadır.''

Bir şey daha

Çatışmanın, kavganın, fitnenin zirveye çıktığı her yerde, bir müddet sonra mutlaka bir ihya ortamı doğmuştur.

Murat Uyurkulak, ''İnsanın ruhuna erişeceksen, deliğinden değil yarasından gireceksin'' diyordu, Har'da.

Sözgelimi, aynı minvalde, ben de birazcık haddimi aşarak, müstakbel İslam Birliği'nin başkentinin bugünün ''kanayan yarası'' Bağdat olacağından adım gibi eminim.

Hülasa, diyorum ki, dünyanın merkezi İstanbul'dur ve yemin ederim istikbal İstiklal'dedir.

İstikbal istiklalde değil!

Sn. Fatih bey,"İstikbal istiklaldedir" demişsiniz, aksini düşünerek, istiklalin çocuklarının ve ahlaki farklılıkların istikbal vaat ettiğini düşünmüyorum ve İstikbalin şu an ki İstiklalin çocuklarının ellerinde olmasından son derece endişe duyuyorum. Ayrıca umutsuzluk bir parçada mümkün ama tamamıyla söz konusu değil. Şimdi iddialı sözünüzden yola çıkarak İstiklalin çocuklarına bakarsak, sadece “ben” diyen “sen” diyemeyen ve “biz” olamayan bir nesil … Şahıs “sen” ve “biz” dediğinde “ben” dediği, kendisini kısıtlayan tabularla(?) karşılaşıyor.(kişiye göre tabular; aile, din, toplum) Bu olguları ise, özgürlük çemberinin içinde bütün tabuları yıkan sadece “ben” diyen etrafa karşı duyarsız ve vurdumduymaz bir yaşantıyı yaşayarak alt etmeye çalışıyor. Bunu yaparken İstikbali güçsüz bırakacak ve şu durumdaki bizleri de umutsuzluğa düşürecek “biz”den “ben”e geçerek geleceğin temel yapı taşı olan cemaat duygusunu tamamıyla yok etmiş oluyor. Yok eğer farklılıkların bir arada olmasını düşünürsek kültürlerin, dinlerin farklılığına amenna ama ahlaksızlığın, şiddetin, her türlü yasağın normalliği ve insaniyetin yok oluşunu örnekleyen bir farklılıkla İstikbalin İstiklalde olduğunu düşünmüyorum. Evet ben de istiklalde yürüdüm ama ben olarak oraya çok yabancıydım, bir farklılığın örneği olarak belki oraya uygundum ama ya el ele tutuşanların farklılığı ne kadar geleceğe ve umuda uygundur sizce? Ve ayrıca yazı başlığımla(istikbal istiklalde değil!) umutsuzluk yansıttıysam ve bu sizin umudunuzu kırdıysa, ya siz yorum başlığınızla(umutsuzlara ölüm!)umuda olan umudu kırmış olmuyor musunuz? Selamlar.

İstiklalde hayat var!

Yapılan yorumlara bakıp "rahatsız olmak" kadar, yine yapılan yorumlara bakarak, rahatlamak da mümkün! Tercih sizin.

Bana kalırsa, İstiklale bakıp gelecek inşa eden, "malzemeden çalmak" zorundadır!

Bir de "rahatsız" olmak ile, umutsuz olmanın yolları nerede kesişiyor anlamış değilim! Her rahatsızlığını dile getirene, mutlu tebessümlerle umut aşılamaya kalkışılmasından ciddi şekilde rahatsız oluyorum! "Rahatsız" olan gençlere "rahat" olmalarını telkin edenler; umutlarımı kırıyor!

Rahatsız olanları "rahat" bırakın! Neden rahatsız oluyorsunuz ki?!

Rahatsızlık umutsuzluktan ötürüyse?

Yukarıdaki yazıda "rahatsızlık"tan çok "umutsuzluk" seziliyor; ta "İstikbal İstiklal'de değil" şeklindeki başlığına kadar.

Rahatsızlarla bir derdim yok. Rahatsızlığını umutsuzluğa tahvil edenlerle cenk ediyorum.

(Ufka bakıp umuttan söz etmekle, İclal Aydın'ın programına katılmak arasında çok fark vardır.)