Solun bugün için haklı olarak İslam’a mesafeli durmasının bir sebebi de İslam’ın sosyo-politik bilincinin, ya da şöyle diyeyim, Kuran’da temellense de belli bir İslam zihniyetin ürünü olan toplumsal hükümlerin arkaikliğidir. Bugün için İslam’ın toplumsal tezahürü olarak sunulan normlar ve hükümler sistemi son tahlilde Kuran’dan doğmuş olsa da, büyük oranda kristalize oldukları dönemin, yani 12. yüzyılın zihniyet izlerini taşırlar. Bugün sunulan bu mesaj Kuran’ın özel ve eksik ve dolayısıyla bugün için çarpık bir İslam okumasından ibarettir. Halbuki Kuran’ın potansiyeli bu okumaya indirgenemeyecek kadar dolu, derin ve çağdaştır. Problem Kuran’ı okumanın mantığındadır. Bu yazıda bu konuyu ele alacağım. Kuran-siyaset ilişkisinin laiklikle ilgili boyutunu tartışmayı sonraya bırakıyorum.
Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat’in –ki bir ideal olarak bu ekolün dışında olduğumu düşünmüyorum- 12. yüzyılda Kuran’a (ve Sünnet’e) yaklaşımı atomcu bir yaklaşımdı. Atomculukla şunu kastediyorum: bir sosyal –ve saltanat çağında eğer hala mümkünse siyasal- hüküm çıkarmak için Kuran’a yaklaşıldığında en temel anlam düzeyi ‘ayet’ olarak belirlenmişti. Tek bir ayetin gramatik ve semantik inceliklerinden sayısız anlam çıkarma konusunda hayli uzmanlaşmışlardı. Fakat bütünsellik, yani ayetlerin oluşturduğu sürenin bütünselliği üzerinde düşünmek gibi bir bilinç –vardı fakat- fazlasıyla kötürümdü. Bunun bir yansıması Divan şiirinde görülebilir. Divan şiirinde de anlam beyit içine saklanırdı. Fakat beyitlerden olan şiirin bütünselliği üzerinde bir estetik kaygı taşınmazdı.
Tek bir ayetin hüküm çıkarmak için yeterli olduğunu kabul eden bir zihniyet için haliyle hüküm bildiren ayetlerin, yani toplumsal-siyasal sahada hüküm ifade eden ayetlerin sayısı beş yüzü geçmeyecektir. Ki bu durum, Kuran’ın onda dokuzundan fazlasını toplum ve siyasetle ilgisiz kılar. Ayrıca bu beş yüz ayet metinsel bağlamlarından kopuk anlaşıldığından, hükümlerin amaçsallığı, yani somut hükümlerin ne gibi kaygılar güttüğü konusunda bir bilinç de bu dönemde oldukça kısır kalmıştır. Bununla bağlı olarak, bağlamından kopuk olarak mutlaklaştırılan hükümler görünüşte birbiriyle çeliştiği için Kuran’ın nesh kavramı, yani bir konu hakkında farklı bağlamlarda farklı hükümler getirerek aynı dini gayeyi gözetme süreci, Allah’ın indirdiği bir ayetin hükmünün başka bir ayetle iptal edilmesi olarak anlaşılmıştır. Yani beş yüz hüküm ayeti de birbirini cerh eder bir tarzda algılandığından, aslında, Kuran’a dayanarak toplumsal-siyasal saha konusunda konuşmak imkansız hale gelmiştir. İslam cemaati de bu alanı başka kaynaklarla doldurur hale gelmiştir.
Modern çağın İslam düşüncesine kazandırdığı bilincin önemli belli unsurları benim bu yazıyı yazabilmemi sağlayan unsurlardır: bütünsellik, bağlamsallık (kısaca teleoloji), ve tarihsel bilinç. Kuran’la gerçek anlamda ilk tanışma dönemimde fark ettiğim gerçek bu oldu. Metinsel bağlamından kopuk olarak anlaşılan bir ayet hiçbir hüküm ifade etmez. Eğer ayetin ne dediğini anlamak istiyorsam, ya surenin bütününe, ya da konu bütünlüğü olan pasajın ne anlattığına bakmalıyım. Pasajdan kopuk olarak anlaşılan, yani bağlamından soyutlanmış olarak okunan ayetten çıkaracağım anlam çarpıktır, birçok sefer de bu üretilmiş anlam, Kuran’ın mesajına ters düşer. Ne yazıktır ki, Müslüman bilinç daha yeni teleolojik okumayı keşfediyor olsa da, Türkiye’de sosyal düşünce formasyonu çerçevesinde metin okuma geleneğine sahip laik aydınlar da Kuran’a yaklaşırken böylesi bir okuma yerine, 12. yüzyıl İslami bilincinin dayattığı okuma usulüyle Kuran’a yaklaşmayı tercih ediyorlar.
Bütünsellik fikriyle Kuran’a yaklaştığınızda, karşınızda Nemrut gibi duran, ve Kuran’ı bir anayasa mantığıyla evrenselleştirme çabasını daha baştan tıkayan bir gerçeklikle karşı karşıya gelirsiniz: Kuran’ın bahsettiğimiz bu beşyüz ayeti –bir hüküm olarak- indiği koşullarda geçerlidir. Zira metinsel bağlam öyle bir bağlamdır ki, anlatılan her şey ve verilen her toplumsal hüküm, Hazret-i Peygamber’in yaşadığı somut olayla beraber okunmak durumundadır. Birkaç örnek vermek istiyorum:
1. Tevbe Suresi: Öyle bir ayet vardır ki içinde –tam bir demir leblebidir geleneksel Kuran okuma mantığı için- metinsel bağlamından kopuk anlaşıldığında, İslam zorba bir dine döner: ‘o müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün.’ Bu ayet geleneksel dönemde şöyle anlaşılmıştır: ‘Bu ayet bu konuda gelen son ayettir ve önceki bütün ayetleri nesh etmiştir, onların hükümlerini kaldırmıştır. O halde Müslümanların inançsızlara karşı duruşunu belirleyen bu ayettir.’ Vahamet ortada sanırım. Fakat teleolojik bir okuma için bu sure modern siyasal zihniyet mantığıyla dahi bir problem teşkil etmez. Zira ayet kendi pasajı içinde okunduğunda görülecek husus şudur: ‘Ortada somut bir olay vardır. Müminler müşriklerle bir vatandaşlık anlaşması yapmıştır. Bir kısım müşrikler anlaşmaya sadık kalırken bir kısmı ihanet etmiştir. Bu ihanet (Hobbescu anlamda bir toplumsal sozleşmeye ihanet) topyekün savaş anlamına gelir. Ve Müslümanlara ihanet eden müşriklerle bu savaşın yapılması emredilmiştir. Ayrıca bu durum savaş yapılacak müşriklere de önceden haber edilmektedir. Ve aman dileyenler de, artık güvenilmeleri imkansız olduğundan, yeni devletin toprakları dışına güvenle çıkarılacaklardır. Anlaşmaya sadık kalan müşrikler içinse hiçbir baskı ya da yaptırım sözkonusu değildir.’
2. Maide Suresi: Yine modern dünyada geleneksel (atomcu) bir Kuran okuması için demir leblebi gibi bir ayet: ‘Hıristiyan ve Yahudileri dost edinmeyin. Onlar birbirinin dostudurlar. Kim onları dost edinirse onlardan olur.’ Bu ayet de bir önceki ayet gibi bağlamından kopuk anlaşılmış ve Ehl-i Kitap’la ilişkilerin çerçevesini çizen son ayet olarak daha önceki ‘ılımlı’ ayetlerin hükmünü kaldırdığı iddia edilmiştir. Tekrar hatırlatılması gereken konu bütünselliktir. Ehl-i Kitap’la ilgili bu uzun pasaj en azından Sokrates’in Savunması’na gösterilen özenle okunduğunda, aslında Kuran’ın Ehl-i Kitap’la ilişkilerini oldukça barışçı temellere oturttuğu görülecektir. Bu pasajda kurtuluş bağlamında ciddi bir dini pluralizm, dünyada barış içinde bir arada yaşama, dini konuları özgürce tartışma değerlerinin benimsendiğini görürsünüz. Bahsettiğimiz ayetse belli bir bağlamda geçerlidir, bu bağlam birkaç ayet sonra dile getirilir: ‘Ehl-i Kitap’tan dininizi tahkir eden ve alaya alanları dost edinmeyin.’
Kuran’ın toplumsal-siyasal mesajına ilişkin neredeyse her önyargının bugün için zararlı birer önyargı olduğunu söylemek durumundayım. Bunun temel sebebinin de, hükümlerin bağlamlarından kopuk olarak ele alınmasıdır: bu olguyu Kuran ‘tahrif’ olarak isimlendirir. Yani bir anlamda Kuran’ın mesajı tahrif olunmuş bir surette anlaşıldığından, çağdaş bir siyaset için ‘tahammül edilmesi gereken’ bir olguya dönmüştür bizzat İslam’ın kendisi. Fakat ayetler bağlamına oturtulduğunda –ki bunu ancak tümevarımla gösterebilirim- aslında Kuran’ın buram buram yaşayan bir kitap olduğu görülecektir. Bu yaşamın damarlarıysa, hükümlerin bizzat kendisi değil, Kuran’ı o hükümlere vardıran ‘gerekçe’lerdir. Kuran’da toplumsal-siyasal sahada hüküm verilirken kullanırken ‘gerekçeler’ –ki bu gerekçeler içi dolu somut etik önermelerdir, ve bunlar bize Kuran’ın teleolojisini sunar- insanın içkin işleyen etik aklına dayatılmış değil, bizzat bu etik aklın- her zaman kendi çabasıyla varamasa da- ma’kul bulduğu önermelerdir.
İktisadi adalet bağlamında bir iki örnek vermek istiyorum:
1. Kısa bir sure olan Maun suresinde şöyle der: ‘dini yalanlayan –ki o namazında yalancıdır- zira yoksulun hakkını gözetmez’. Burada dini ritüelleri yerine getirmekle beraber, iktisadi adalet kaygısı gözetmeyen kişinin dini yalanladığı ifade ediliyor. Şöyle diyeyim: iktisadi adalet olmadan gerçek bir İslam’dan bahsedemeyiz.
2. Haşr Suresinde dile getirilen bir husus şudur: devletin eline karşılıksız olarak gelen paranın dağıtılacağı yerler sayılır, bunlar fakir sınıflardır, ve sonra zengin Müslümanlara şöyle der: ‘bu böyledir, ta ki servet aranızda belli kesimlerin arasında dolaşan bir talih olmasın.’ Bu gerekçe evrenseldir.
3. Bizans ordusuyla savaşılması bir zaruret haline geldiğinde, yine Tevbe Suresinde şöyle denir: ‘Onlar (Bizans’ın egemenleri) Allah’ı ve Ahiret gününü inkar ederler.’ Neden? ‘Çünkü: papazları tanrılaştırılmıştır ve papazlar halkın sırtından geçinirler.’ Teokratik bir düzene karşı ve din-ekonomi ilişkisine –sadece Hıristiyanlarla sınırlı olmayan, Müslüman dünyayı da kuşatan- ciddi ve evrensel bir vurgu vardır.
Bu konuyu çok uzatmak mümkün elbette. Sadece bir fikir vermeye çalışıyorum. Ve bu fikrin aslında dönüp dolaşıp dayandığı konu şu: İslam bir sömürü ve baskı düzeniyle mücadele etmek için geldi. Bunun en basit örneği de Kuran’da kıssalardır: Nuh, Hud, Salih, İbrahim, Lut, Şuayb, Musa ve İsa. Ve en son Muhammed. Hepsi bir sömürü ve baskı düzenine meydan okuyor. Ve bu meydan okumanın temeli teoloji de olsa, buradaki teoloji çok politik bir teoloji (yoksa siyasi ilahiyat mı demeliydim?)
Demek istediğim o ki, bugün Sokrates’e ne kadar ihtiyacımız varsa, ve Sokrates’i ne kadar çağdaş buluyorsak, Kuran’a da mesai ayırmamız gerekiyor. Allah’ın kelamı olup olmadığı bir iman meselesi olsa da, bizzat hayatın içinden ve insanın evrensel boyutunun bir ahlak adamı tarafından dile gelen önemli bir gerçeği Kuran. Ve sol siyasetin, İslam’la bir söylem olarak barışması, salt topluma nüfuz etme gibi pragmatik bir kaygının ötesine İslam’ın içindeki işletilmemiş sol damarı sahiplenmesi anlamında bir köklenme olarak da gerekli gibi duruyor.
Yorumlar
savunma mı?...lütfen suyu kirleten kurdun haklılık payına vurgu
Çar, 06/02/2008 - 19:21 — seckin deniz..yazıda bir bütün olarak suçlama var ve bu suçlamanın ortadan kaldırılması için de savunma yapılmakta..suçlama şu cümlede özetlenmiş ve bence çok haksızca ve kesinlikle gerçek dışı;Yani bir anlamda Kuran’ın mesajı tahrif olunmuş bir surette anlaşıldığından, çağdaş bir siyaset için ‘tahammül edilmesi gereken’ bir olguya dönmüştür bizzat İslam’ın kendisi... sayın yargıcı'nın iyiniyetinden kuşkulansam ciddi bir anlamda onu suçlayabilirdim sırf bu cümle için. bu cümle bir kabul cümlesi, ayrıca bazılarına da haklılık payının ayrılmasındaki haksız kabul.Solun bugün için haklı olarak İslam’a mesafeli durmasının bir sebebi de İslam’ın sosyo-politik bilincinin, ya da şöyle diyeyim, Kuran’da temellense de belli bir İslam zihniyetin ürünü olan toplumsal hükümlerin arkaikliğidir... lütfen sayın yargıcı burda suçlanabilecek en son kesim 12. yüzyıl yorumcularıdır... ayrıca sözettiğiniz kişilerin hangi dönemdeki yoruma ne kadar itibar ettiklerine dair kanaatiniz de temelsiz,zira onların niyeti "üzüm yemek değil,bağcı dövmektir" onların derdi islamı anlamak değil,islamı yoketmektir...bu bağlamda yaptığınız savunma gereksizdir. sizde islamofobi'nin müslüman dilinden gerekçelerini aramaya mahkum etmişsiniz zihninizi ve beni en çok üzen de bu oldu...müslümanlar hiçbir dönemde gayr-i müslümleri yokedecek bir anlayışa sahip olmadılar ve müslümanlar örneklediğiniz ayetleri bağımsız olarak algılayıp gayr-ı müslümleri kesmediler...savaş hali müstesna-her müslüman o ayetleri anlaşılması gerektiği gibi anladı ve yorumladı. 12. yüzyıldan sonra islamı temsil eden osmanlı'nın 600 yıl süren hükümranlığında da bunun böyle yorumlandığını kanıtladı...lütfen dikkatli olalım;üstümüze atılan çamuru bu anlamda özeleştiri yaparak kalıcı hale getirmeyelim. ..özeleştiri yapacaksak,Kur'an'ın güncellenmesi gereken yorumlarını neden geciktirdiğimizin özeleştirisini yapalım...iftiralara cevap yerine,daha geniş ufuklu,hakimiyet tezli yorumlar yapalım...müslümanlar mağdurdur;mağdurun saldırganmış gibi savunması yapılmaz.lütfen kardeşim "suyu kirleten kurdun haklılık payına vurgu yapmayalım"
selam ve sevgiyle
Seçkin Deniz
Selef
Per, 07/02/2008 - 09:22 — Erdem Sadi YargıcıBen orada İslam'ın klasik dönemindeki kimseyi itham etmiyorum. Söylediğim sadece şu: O büyük insanlardan sonra Kuran hayata yön vermeyi bıraktı (içtihad kapısının kendinden kapanması). O dönemden sonra Müslümanlar da yaşamın kaynağını Kuran'dan aramamaya başladılar (bir medeniyete hayat üfleyen yaşam)...
Bütün derdim şu: bir günah çıkarma olarak değil, bir tespit olarak: Kuran ortada dururken, bugün İslam'ın değerleri yeryüzüne hayat üflemiyor. Ve bunun en başta sorumlusu bizleriz. Ve çevrede (Baykal ve tayfasından bahsetmiyorum) İslami ruhu taşıyan sayısız gayrimüslim var. Ve Kuran'ın onlara sunacağı sayısız değer var. Fakat biz bu bilinçten yoksunuz. Bizatihi Müslümanın bilincinde Kuran yedinci yüzyıla hapsolmuş durumda. Ve bunun değişmesi gerekiyor.
Yine başa dönersek Selef'e -'o dönemi geçti' denilen İmam Malik'in müthiş usulü dahil- saygım sonsuzdur. Onlardan çok şey aldım ve alınması da gerekiyor. O konudaki düşüncelerimi daha önce usul üzerine görüşlerimde yazmıştım. Ama bugün Kuran konusunda simulakralar geziniyor ortalıkta. Elmalılı simulakraları, Zemahşeri simulakraları, İbn Teymiye simulakraları ve Ebu Hanife simulakraları vs...
Halbuki her yeni devir Kuran'ın yeniden okunmasını gerektirir. Hem de yepyeniden... Gerekirse bütün selefi parantezi alarak...
Ve Küreselleşme bizleri buna mahkum kılıyor. Ve ayrıca küreselleşme çok büyük bir fırsat İslam'ın değerinin takdir edilmesi için.
Günah çıkarmıyorum, buna zaten ihtiyacımız da yok. Sadece kritik etmeye çalışıyorum, biraz İslam'ın dışından da bakarak...
(Bu arada Sünnet'e karşı en küçük bir hafifsemem yoktur. Sadece bağlamı olmadığı için dile getirmedim.)
Her insan iyidir, ama unutmaya mahkumdur.
Ek
Per, 07/02/2008 - 09:44 — Erdem Sadi YargıcıDerdim İslam'ı şirin göstermek değil. Derdim Kitab'ın yaşadığını kanıtlamak. Ve örneğin eğer Bediüzzaman'ın Muhakemat'ına bakarsan eleştirdiğin cümlelerin orada da mana olarak bulunduğunu göreceksin.
Bugün bütün İslam ulemasının haklı bir davada (türban) ve fakat bir haksızlığa girerek Allah adına konuşması tekelini eline alması beni rahatsız ediyor. Tartışmaya açık değilmiş. O ayetteki belagatı anlamaktan acizler ne yazık ki... Kuran-Sünnet ilişkisini de yerine oturtamamışlar. Ve bugün konuşması imkansız selefin o dönemdeki görüşlerini arkalarına almlışlar ve Allah'mış gibi 'tartışmaya açık değil' diyorlar. Allah bile kendini tartışmaya açıyor. -Çok sevsem de- bu insanlar neye dayanarak tartışmaya açık değil diyorlar. Haşrin bedensel mi ruhsal mı olduğu bile tartışmaya açıkken bu hakkı nereden buluyorlar. Bu cümle "tartışmaya açık değildir!" en az devletin başörtüsü skandalı kadar büyük bir skandaldır. Ve bunu bile tartışmayacaksam, yanlış yapa yapa doğruyu bulmama izin verilmeyecekse, o zaman ben bir müslüman entelektüel olarak neyi tartışmaya açabilirim. Biri Allah için söylesin. 'Bu yanlıştır' deme hakkının elden alındığı bir coğrafyada insaniyet, medeniyet neşet etmez.
O yazıda da sadece İslam düşüncesinin bir siyaset olarak krizini ele almaya çalıştım. Ve büyük üstadlarda olmayan, fakat usulleşme çabasında kristalleşen ve bir dönem için dine hizmet eden atomculuğun bugün için çok büyük bir engel olduğunu söyledim. Böyle olunca da ayetler bağlamından kopuk olarak anlaşıldı. Zaten tahrifin kendisi Allah'ın hükmünü bağlamından koparmaktan geçiyor (yuharrifunel kelime an mevadiihi).
Her insan iyidir, ama unutmaya mahkumdur.
yeni bir din mi?
Per, 07/02/2008 - 17:35 — seckin deniz..incelemeyi bitirdiğim ve analizini yapmaya başladığım bir kitap var sayın yargıcı,kitabın adı tahmin ediyorum ki yabancınız değil;tanrı'nın doğum günü... büyük bir fitne olduğu apaçık olan kitaptaki ana tema ile sizin yazılarınızdaki tema arasındaki benzerlik beni şaşırtıyor...şimdilik sadece benzerlik diyorum..analizimi tamamladığım zaman burada paylaşmayı da düşünüyorum. sözettiğim kitap bir yılda 12 baskı yapmış bir kitap ve satıcının ifadesiyle"çok satıyor"...temalardaki iki benzerlikten sözetmek yeter sanırım şimdilik"Allah adına konuşmak" suçuyla suçlanmış alimler,sizin yazınızda ana tema olarak işlenmiş ayrıca "haşr" konusunda da benzer fikirler var...umarım kuşkulanmakta haksızım...bu arada lütfen " siz" demeyi tercih ediniz...ayrıca derdinizin islamı şirin göstermek olmasını umudederdim;zaten yeterince "öcü" gösteren var.
selam ile
Seçkin Deniz
yanlış anlama olmasın.
Per, 07/02/2008 - 23:59 — Erdem Sadi Yargıcıderdim dogru anlaşıldığı sürece eleştirilmeye lafım yok.
ayrıca cismani haşre sonuna kadar inanırım.
ama birisi derse ki 'bu tartışılmaz' onunla tartışmak zorundayım.
Her insan iyidir, ama unutmaya mahkumdur.
Allah adına herkes
Cum, 08/02/2008 - 12:05 — Erdem Sadi Yargıcı1. Allah adına herkes konuşabilir. Ancak Allah adına konuşma tekeline kimse sahip değildir. 'Allah'ın emri budur!' derim ve müslüman kardeşlerimle tartışırım. Ama 'bu konu tartışmaya açık değildir!' dediğimde orada verdiğim hüküm şudur: 'Son söz benim söylediğimdir!' Son sözü Allah söyler. Tartışmaya açık olmayan nedir müslüman olarak: Şunu dediğim dakikada: 'Bana Kuran'ı gönderen Allah'a ve onun emirlerine teslim oluyorum.' Bu cümle tanım gereği tevhidi, nübüvveti ve amellerimden dolayı hesap vereceğimi imler. Yani 'Tevhid, Nübüvvet, Adalet, Haşir' bu İslam'ın tanımı gereği böyledir. Dogmatik birşey değildir. Bunların bir müslüman olarak tartışılması mantıki çelişkidir. Onun dışında salat'ın savm'ın şekli bile tartışmaya açıktır. Ve bu tartışmalarda karıştırılmaması gereken, Kuran'ın söylediğiyle Kuran'dan benim anladığım arasındaki ince çizgidir. Kuran'ı kaidelerine uygun okumam koşuluyla Kuran'dan anladığım Kuran'a aittir. Ama ne olursa olsun Kuran'dan anladığım Kuran'ın kendisini bağlamaz. Başka anlamlar da mümkündür.
2. O kitabı gördüm. Çok tavsiye eden de oldu. Yirmi otuz sayfa karıştırdım. İki şey çok rahatsız etti: 1. Bu zat Allah'ı konuşturuyor ve kendisinin son tefsiri yazdığını iddia ediyor. Bu çok yanlış, hem de çok çok. Edebiyat yapıyor bile olsa bu böyle. 2. İndigo çocuklar bahsi çok rahatsızlık verici.
Ayrıca okuduğum kadarıyla başka pek çok eleştirim de oldu. Ama herhangi bir fitne kasdıyla yazıldığını düşünmedim. Sonradan ihya olan bir gencin gençlik heyecanıyla yazdığı, çarpıcı, tartışmaya değer fikirler gibi geldi bana.
Ve bu uçuk beyin fırtınaları sürecinden geçmeden istikrarlı ve dinin özüne sözüne sadık bir mantığa kavuşmamız da imkansız gibi.
Her insan iyidir, ama unutmaya mahkumdur.
Ehli Sünnet Ve'l Cemaat?
Per, 07/02/2008 - 13:06 — Fatih TEZCANEsselamualeykum cemaat;
Erdem Sadi bey;
yazınızı okudum.katıldığım ve katılmadığım yerler var.
Katıldığım ve hatta hayatsal ve kainatsal çıkış kapısı olarak gördüğüm "Kur'an'ın her ana ve her mekana inzal olmakta olduğu üzerine kurulmuş bir din algılaması"ndan esintiler de bulduğum yazı ve yorumunuzun ardından bir daha okuduğum ve anlamadığım "Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat’in –ki bir ideal olarak bu ekolün dışında olduğumu düşünmüyorum......" cümlenizi irdelemek istiyorum.
Nedir sahi sizce bu cümlenizin alt yapısı?
Nedir sizce ehli sünnet ve'l cemaat?
bir ipucu vermek anlamında diyebilirim ki en az yirmi sorum olacak sizin tanımınızdan ve izahınızdan sonra ona göre:)
tavsiyem, ehil olmak ve sünnet ve cemaat tanımlarını dolayısıyla liyakat ve peygamber ve ittihad kavramlarının içini doldurmayı gözetmenizdir şahsi tevilinizi yaparken...
Korkum, Anadolu Müslümanlığı dediğimiz ve bazılarının ana damar olarak nitelediği ehilsiz, sünnetsiz ve cemaatsiz "ehli sünnet ve'l cemaat" taassubunun Kur'an Aklı'nı önceleyen insanlar arasında da rağbet bulması...
Hem sordun hem konuştun demezsiniz inşaallah :)
yazı sıcak konu güzel ve ayak uydurmaya çalışıyorum:)
Ben sizin ilginç yazınızın ardından yapacağım yorumdan önce çizginizin netliğini anlamak babında soruyorum şimdi bu soruyu...
Hürmetlerimle...
Fatih Tezcan.
"Camilerde cemaat yerinde hep cemadat;
Siner de köşelerde Hak'tan beklerler imdat! .."
Necip Fazıl Kısakürek
ehl-i sünnet ve'l cemaat
Per, 07/02/2008 - 16:54 — Erdem Sadi YargıcıEhl-i Sünnet: Dinin yaşanmasinda Rasulullah'ın ve O'nun seçkin ashabının ve ashabin tarz-i hayatini idame ettirenlerin çizgisinden gitmek. :Fakat zahirle özü kariştirmadan.
Ehl-i Cemaat: Seyyid Hüseyin Nasr tarzinda Sünni de olsa Şii de olsa Harici de olsa Lailaheillallah Muhammedurrasulullah diyenleri kendimden bilmek. Fikir ihtilaflarini hakikate ulasmaya vasita bilip cemaati bolmeye sebep kılmamak, ortadaki ihtilaflari hak ve adalet cizgisinde cozmeye calismak. İNFİRAD etmemek.
Son elestirideki tum sertligim 'tartismaya acik bir hususu tartisilmaz kilmaktir.' Butun cemaatle kavga pahasina bile olsa bu sozle savasmak gerekir. Ve ayrica Nur suresinin meshur ayetlerini tesetturu emreden diger ayetlerle beraber ve sunnetle iliskisi icinde cok rahat tartisirim. (1) benim gorusum yasiyor, (2) sizin gorusunuz Kuran'i bir doneme hapsediyor. bunun savunusunu insallah kisa bir yazida yapmak istiyorum. Ve o ayet o kadar basit bir sekilde o kadar ici dolu bir etik norm sunuyor ki, (1) herkesin akli fitrati kabul eder, (2) basortululer dahil cogu insan tam olarak uygulamiyor.
Yazidaysa dedigim su: atomcu gorus hizmetini gordu ve gitti. bugun atomcu okuyuşun o tarzda devami mumkun degildir. Butunsellikse sadece benim icat ettigim bir gorus degil. Modern orneklerin yaninda Ehl-i Sünnet'in ozünde var: 'siyak ve sibak' deniyor ama bir donemden sonra hic isletilmemis.
Her insan iyidir, ama unutmaya mahkumdur.
yanlis anlama olmasin diye
Per, 07/02/2008 - 17:18 — Erdem Sadi Yargıcıkafam iki konuda birden olunca hersey karışıyor:
tesettür konusunda dedigim sudur:
oyle bir donem oldu ki 'saç' da tesetturun kapsamına giriyordu ayetin hükmü gereği, ve Rasulullah da selef de bunu uyguladı.
ve şimdi öyle bir dönem ki Kuran'ın buyurduğu tesettürün sureti artık daha farklı.
Ve İslam'dan habersiz -kalmışsa- yamyam kabileleri İslam'ı kabul ettiğinde onların da tesettürü farklı olacak.
Nur 31 hepsini kuşatan bir anlam özüne sahip.
Her insan iyidir, ama unutmaya mahkumdur.
bir bakış.
Cum, 08/02/2008 - 13:29 — Cevher KaraYazının başlığı "Kur'an Okumanın Mantığı..." diye başlıyor ama ben Kur'an tabiri yerine "vahiy" kavramının kullanmamız gerektiğini düşünüyorum. Zira böyle yapmazsak İslam'ın anlaşılmasında ikinci önemli kaynak ve "gayri metlüvv vahiy" olan sünneti dışarıda bırakmış oluruz. Bir diğer nokta ise İslam'ın akla bakışı ve onu nasıl tanımladığıdır. Akıl akidemizin temeli olan Allah'ın varlığı ve birliğini anlamada tek ölçü olarak kabul edilmesine rağmen, iman etmiş bir aklın artık bu “tek ölçü” olma vasfını vahye devrettiğini görürüz. “Kimin “akletmekte olduğu aklı” benim getirdiğime tabi olmazsa iman etmiş olmaz” hadisinde de belirtildiği gibi. Bu iman ediş sürecinden sonra aklın fonksiyonu sadece vahyi anlamaktır. Bu anlama da gelişi güzel değil belirli bir “usul” ile olmalıdır. Zira bu anlama ameliyesi kulluğumuz içindir, Allah’ı razı etmememiz içindir. “Ben bu ayette şunu anladım, şundan da şunu anladım, bu hadis kafama yatmadı” tarzında laubali bir yöneliş katiyen olmamalıdır.
Şimdi gerek siyasi, gerek ferdi, gerekse de toplumsal bütün problemlerimize vahyi esas yapmada karşılaştığımız çağdaş sorunlara neden hala geçmişte yapılmış ictihadları çözüm olarak kabul etmekteyiz veya bu ictihadların kabul edilirliği zaman ve mekânla alakalı mıdır? Vahyin kendisi zaman ve mekâna göre değişmez ama ondan ictihad ile istinbat edilen hükümler için aynı şeyi söyleyemeyiz. Zira bir asıl iken diğeri asıldan zann-ı galibe göre çıkarılan anlamlardır. Eğer bir yerde de zan varsa birden fazla anlama da vardır. Öyleyse biz de vahiyden onların yaptığı gibi zannı taleb edilen hususlar hakkında hükümler çıkarabiliriz. Çıkarabiliriz çıkarmasına da ortada müctehid yok, usul yok, dolayısıyla ictihad yok. Fetvalar var! Savruk ve ciddiyetsiz fetvalar. Koy usulünü ortaya, döşe ictihadlarını biz de eyvallah diyelim.
Yok, efendim “tesettür hicretin yedinci yılında farz oldu” da, yok “tesettür fürudur asıl değildir” de, “zaten tesettürlü olmayan kâfir de olmaz”. Bu mu vahyi anlamak? Veya “zaruret” ile “hacet”i birleştirip “mortgage ile ev alamaya cevaz” vermek midir? Veya sömürgeciliğin öncü kolu olan misyonerlerle yapılan “diyalog” işlerine dayanak olarak “ehl-i kitap kadınlarıyla evlenebilme” iznini getirmek mi? Veya “harp hiledir” hadisini alıp da -sanki harpteymiş gibi- insanlara yalan söyleyerek iktidara taşınmak mıdır? Örnekleri çoğaltabiliriz. Ama gerçek şu ki biz, hâlihazırda ictihadlarını çağımız için yetersiz gördüğümüz o âlimlerden daha az ciddi ve daha az özenliyiz. Bu konuda bir istisna olarak gördüğüm Takiyyyüddin en-Nebhani'nin İslam Şahsiyeti1-2-3 eserini okumanızı tavsiye ederim.
Usul
Cum, 08/02/2008 - 15:29 — Erdem Sadi YargıcıBeni vahiyle ilgili konuşmada en başta ilgilendiren şey usuldür. Usulün sahihliği çok ama çok önemlidir. Ve buradaki yazılarımın başından beri fikir üretirken belli bir usulümün olduğu sanıyorum vazıhtır.
Heidegger Descartes'ı eleştirir, epistemolojiyi ontolojiye oncelledi diye. Bizim müslüman olarak ontolojimizin vahiyle (Kuran ve Sünnetle beraber) teşkil olunduğu doğrudur, ideali de budur. Ve fakat bilgi üretirken ve vahyi intersubjektif bir ortama taşırken epistemoloji tartışmasına, usul tartışmasına girmek şarttır. Şarttır, zira eğer klasik ehl-i sünnet usulünü benimseyecek olsak bile şunun farkında olmamız gerekiyor, klasik mezheplerin usullerini o paradigmada kalarak eklektik olmayan bir biçimde telif etmenin hiçbir yolu yoktur. (Bu yüzden Dehlevi gibi bir deha bile telfiq'i kabul etmekte mecbur kalmıştır.) İkinci olarak kendi düzleminde kaldığı sürece bu eklektik usulün krizde olduğunu görmek lazım. Gerek epistemolojik krizde gerekse de varoluşsal krizde. Zira bu usulün bugünkü dünyaya hayat üflemesi pek mümkün değildir. Bunun tartışması ayrıca yapılabilir. Şunu demek istiyorum: bu usulün hayalinin varabileceği son nokta 'laik düzende dini yaşamak'tan öteye ne yazık ki gidemez. Ne yazık ki.
Çocukluğumdan beri çok mezhepli bir müslüman olarak, felsefeye ve sahabeye ilgili bir müslüman olarak bu tartışma benim için çok önemliydi. Usulleri birleştirmek. Şu anda kendimce bir usulüm var. Epistemolojik olarak sahih. Buradaki yazılarda kısmen görürsünüz. Ontoloijik olarak vahyi bugüne taşıma derdinde (aynı şekilde bugünün penceresinden vahyi sahih bir tarzda okuma çabası içinde) Usulümün sahih bir usul olduğuna inanıyorssam neden usulümle fetva vermeyeyim, elbette tartışma ve dostça müzakere formatında istişare ederek. Usulüme dayanarak fetva veririm elbette ve bu fetvalar bazen Zekeriyya Beyaz fetvaları da olur. Ama bir farkla benimkilerin derinlemesine çalışılmış ve Kurani bir damardan çıkan bir usulü var, berikilerse tam olarak teslim bayrağı çekmişler.
Şimdi sorun şu: benim usulümün de kısıtları var. Bazı yerlerde -hayat için önemsiz fakat epistemolojik olarak önemli- bazı yerlerde -çelişkiye düşmesem de- usulümün yetersiz kaldığını hissediyorum. (Burada yazdığım bahisler değil bunlar) Çelişkili değil, saçma sapan değil, sadece yetersiz. Peki bilgi üretmeyi red mi etmeliyim? Hayır. Usulümün beni götürdüğü yere kadar gider, ve bu kara delikleri aklımda tutar daha sağlam bir paradigma peşinde koşarım, içimde bunu taşırım. Ama zaten sorun şu: kendi usulümle her sorunu çözmüş olsam bu bir çeşit tanrılaşmak olurdu. Ben küçük ve kusurlu bir bireyim, iddialarım ve hezeyenlarım var elbette fakat önümde bana bugün için ışık olacak hiçbir rehber yokken el yordamıyla bir yerden bir yere varmak zorundayım. Elimdeki usulle samimiyetimle bilgi üretir gerisini Allah'a havale ederim. Çünkü yapılacak hiçbir şey yok. Hiçbir şey. Hangi İslam büyüğünü gösterseniz bugün için tıkandığı yeri sunabilirim. Bir yerden sonra hepsi hepimiz tıkanıyoruz. Çünkü bir tek Allah'ın vechi baki. Onun için Ehl-i Sünnet'in büyüklerini değil ama o büyüklerden kalan dondurulmuş mirası İslam adına eleştirmek hakkımdır. Yerine daha işler ve dinin ruhuna muvafakatı bozulmamış fetvalar verebiliyorsam bu fetvaları vermek hakkımdır.
Her neyse iş yerimdeyim, çok yazamıyorum. Ama lütfen derdimi anlayın. Bu iş itham etmekle çözülmez bir kriz var çok yaratıcı bir kriz ve hepimiz elbirliğiyle bunu çözmeye çabalıyoruz. Çatır çatır tartışalım ama kimseyi itham etmeyelim.
Her insan iyidir, ama unutmaya mahkumdur.
Tam olarak ne diyorsunuz?
Cts, 09/02/2008 - 06:13 — Muammer DerinBırakın usül açısından sorunlu olmasını, görüşlerinizin bir tertib, bir düzen içinde sunulduğunu iddia etmek bile mümkün değil! Kim sizi ne ile itham ediyor ki, ithamdan söz ediyosunuz! Sizi incitmek kimsenin aklından geçmez. Ancak yararı olacaksa ben sizi itham ediyorum; hiç bir şey söylemeden lafı geveleyip duruyorsunuz! Bir konuda, etraflıca tartışıp açık yüreklilikle görüş belirtmek yerine, başka bir blog altında "vaaz" vermeyi tercih ediyorsunuz!
Daha önce sizi ikaz babında eleştirmiştim! (Kur'an'da Kıssalar Üzerine Bir Tecrübe başlıklı yazıya yaptığım yorumlarla) Ancak şimdi anlıyorum ki, pek yararlanmamışsınız! Değerli kardeşim hemen herkesin "Kur'anın çağdaş yorumu" diyerek söze başladığı bir dönemde, 'Kur'anı yeniden okumak' kavramının içini doldur/a/madan tekrarlayıp durursanız! Bir de sürekli kuşku uyandıran ifadelerde bulunuranız! Üstüne üstlük eleştirileri "itham" olarak görüp tartışmaktan kaçınırsanız; lafı gevelemekten başka bir şey yapmamış olursunuz.
Bir başka yazınızda, bir başkasına atfen şu ifaleri destekliyerek yayınladınız. "‘Tevil sanıldığı gibi ‘Batınî sufilerin Kuran okumalarında gaybden haber verme girişimi gibi, Ehl-i Sünnet alimlerin zemmettiği bir iş olmaktan öte, Sahabenin sık sık yaptığı ve vahyin somut dünyada tekabül ettiği gerçeklerin irdelenmesi faaliyetlerine verilen addır."
Bu genelleme YANLIŞTIR! Siz bazı şeyleri yeni duyuyorsunuz diye ümmetin o meseleden haberi yok mu zannediyorsunuz?
Her duyduğunuz ve size enteresan gelen görüşü "ilk" kez duyurma coşkusu ile buraya taşımadan önce üzerinde biraz araştırma yaparsanız, daha sağlıklı tartışmalara zemin hazırlamış olursunuz!
Ya da daha pratik bir öneride bulunayım. Kur'anı yeniden okuyarak, günümüz müslümanlarının problemlerinden birine bir ÇÖZÜM önerin; onun üzerinden tartışalım! Somut yani....somut!
Muammer Bey Allah aşkına
Paz, 10/02/2008 - 15:29 — Erdem Sadi Yargıcı1. Muammer Bey Allah aşkına yazdığım yazının içeriğine dair en ufak bir tartışma gösterin tüm bu yorumlar boyunca, ben de size fikirlerimin eleştirildiğini kimsenin kimseyi bir etikete hapsedip oradan hücuma geçmediğini söyleyeyim. (Fatih Tezcan'ın konuşma zemini yaratma çabası hariç) Allah için yazıma bir daha bakın ve karşı-argüman getiren ya da tezimi çürüten bir eleştiri gösterin.
2. 'Bu genelleme YANLIŞTIR! Siz bazı şeyleri yeni duyuyorsunuz diye ümmetin o meseleden haberi yok mu zannediyorsunuz?' Nereden biliyorsunuz yeni duyduğumu?
'Her duyduğunuz ve size enteresan gelen görüşü "ilk" kez duyurma coşkusu ile buraya taşımadan önce...'
Nereden biliyorsunuz her sesin peşinden giden bir kulak olduğumu....
'Kur'anı yeniden okuyarak, günümüz müslümanlarının problemlerinden birine bir ÇÖZÜM önerin'
Buradaki yazılarımın başından beri Kuran'ın yaşayan bir dünya görüşü sunduğunu anlatmaya çalışmak hiç değilse küçük bir çözüm arayışı değil mi? Bir bilinç sorununa aranan bir çözüm...
Haklı olarak eleştirdiğiniz o vaaz ve ruh haline girmeme sebepse, söyleyeyim, Seçkin Deniz'in yazdığı yorumlardır. Fatih Tezcan'la konuşurken bir yandan da öbür mesajı düşünmemdir.
'Kuran'ı yeniden okuma'nın içini doldurmaya gelince: Bunu zaten başından beri buradaki yazılarımda yapmaya çalıştığım şeydir. Oradaki düşünce içeriklerinin boş olduğunu düşünüyorsanız bunu zaten iki eşit insan olarak medenice tartışabiliriz.
Ama eğer tartışmamız sizin Gelenek'i savununuz etrafında gelişecekse, lütfen geleneğin bugünkü dünyanın problemlerine sunduğu sürdürülebilir ve yaşanabilir bir çözümü öncelikle siz gösteriniz. Gerçekçi yaşanabilir ve sürdürülebilir...
Her insan iyidir, ama unutmaya mahkumdur.
..iyiniyetli değilsiniz sayın yargıcı..
Paz, 10/02/2008 - 21:02 — seckin deniz..zira kafanız çok çabuk karışabiliyor...bu arada fetva verebiliyor olmanız çok ilginç..."o kitap" ve yazarı için yaptığınız yoruma da inanın gülümsedim...iddialarınız boyunuzu aşıyor...çözümsüzsünüz,size önerilecek çözümlerin yararı olmaz...bu arada lütfen bir ego testi yaptırın...bu bir öneri...ayrıca yorumların çoğu tezlerinizin yanlışlığını sorgulamanız içindir..yani;anlamanız çok zor...
Seçkin Deniz
Kötü niyetli olmadığımı nasıl ispatlayabilirim Sayın Deniz?
Pzt, 11/02/2008 - 09:32 — Erdem Sadi Yargıcı'İyi niyetli değilsiniz sayın Yargıcı'
Sayın Deniz bu yargıyı hangi İslami ve vicdani ilkeye dayanarak verebiliyorsunuz? Bütün merak ettiğim bu. Daha baştan, bu yazıyı okur okumaz beni samimiyetsizlikle suçladınız. Samimiyetsizlikle, ve bu sizin dediğiniz gibi kafası çabuk karışan bir insan için ağır bir ithamdır.
Her insan iyidir, ama unutmaya mahkumdur.
olan olması gereken midir?
Pzt, 11/02/2008 - 00:05 — cemalcalikselam ve dua ile;
Gerçekçi yaşanabilir ve sürdürülebilir
bu ifadeyi açarsanız, yazınız hakkındaki kanaatim daha netleşecek. nice nice Kur'an okumaları olduğu kimsenin meçhûlü değil. bunlardan biri de sizinki olmuş olur. okumalardan bir okuma olduğu gerçeğini gözönünde tutarken de hiç kuşkusuz bu okumaların hepten uçuk olmaması - sizin ki öyledir demiyorum, yanlış anlaşılmasın- için Kur'anın kendi kavramlarına baş vurmak gerektiği açıktır. ama diğer yazılarınızda da olduğu gibi "islâmın bir sol damarı" derken de Kur'ani kavramlar yerine başka dünyaların kavramlarını ödünç almak bu okumayı baştan bende çekinceli kılıyor. ve nihai hükmüm de şu sorunuzla "gerçekçi ve sürdürülebilir" şekilleniyor. başta da vurguladığım gibi eğer o ifadeyle muradınızı net bir biçimde koyarsanız farklı bir temele oturtabilirim. sol ve sağ kavramları veya sol ve sağ damarlar islam da olabilir mi? ya da olmak zorunda mı? islam ve kendisini "kitapların anası- yanlışı doğrudan ayıran anlamında furkan" diye tanımlayan bir kitabın hiç bir dış damara gerek duymadan kendini ortaya koyma imkânı yok mudur? yetmişli yıllarda özellikle suriyeli düşünürler "sibai" örneğindeki gibi "islam sosyalizmi" türü bir şeyleri tartışmışlardı. onların bu tartışmaları da iki kutuplu bir dünyanın doğal sonucuydu. doğal sonucuydu derken o "olanı olması gereken" olarak kabul ettikleri içindi. olan olması gereken midir? eğer öyle ise önceki Kur'an okumalarının yanlışlığını nasıl savlayabiliriz? çünkü o okumalar da "olanı olması gereken" kabul ettikleri içindi. değilse neydi? sözlerimin hülasası olarak aşağıdaki şiiri kabul edin.. hürmetler
"gelin bir pazarlık yapalım sizinle ey insanlar!
bana kötü
bana terkettiğiniz düşünceleri verin
o vazgeçtiğiniz günler, eski yanlışlarınız
ah, ne aptalmışım dediğiniz zamanlar
onları verin, yakınmalarınızı
artık gülmeye değer bulmadığınız şakalar
ben aştım onları dediğiniz ne varsa
bunda üzülecek ne var dediğiniz neyse onlar
boşa çıkmış çabalari bozuk niyetleriniz
içinizde kırık dökük, yoksul yabansı
verin bana
verin taammüden işlediğiniz suçları da.
bedelinde biliyorum size çek
yazmam yakışık almaz
bunca kaybolmuş talan
parayla ölçülür mü ya?"
ismet özel
c.ç
Cemal Bey oradaki tüm sorun
Pzt, 11/02/2008 - 09:56 — Erdem Sadi YargıcıCemal Bey oradaki tüm sorun şu: İslam'ın ve getirdiği değerlerin hakikat olmasının ölçütü, son referansı vahyin buyurduğu bir rasyonelite midir, yoksa vahiy öncesi bir akıl alanında mı İslam akidesi ve eylem sistematiği meşruiyet kazanır?
Yani müslimle gayri müslim arasındaki konuşma zemini nerededir? Dinin çizdiği bir rasyonalite alanında mı? Yoksa dinden önce gelen (fıtrat gibi) vahiy öncesi bir ortamda mı?
Gerçekçi, sürdürülebilir derken kastettiğim de bununla ilgilidir: Örneğin İslam homoekonomikus'u ve onun yarattığı bilgiyi ve kurumları red mi eder? Yoksa onu veri olarak alır ve onun üzerinde mi işler?
Vahyin KANITLANMAYA ihtiyacı var mı yok mu? Sorun burada...
Varsa 'dünyanın kendisi olarak bilgisi'nin üretildiği mekana İslam ihtiyaç duyar.
Her insan iyidir, ama unutmaya mahkumdur.
somut bir dünya var mıdır?
Pzt, 11/02/2008 - 13:29 — cemalcalikselam ve dua ile;
"Vahyin KANITLANMAYA ihtiyacı var mı yok mu? Sorun burada...
Varsa 'dünyanın kendisi olarak bilgisi'nin üretildiği mekana İslam ihtiyaç duyar. "
Sayın Erdem; yukardaki yargınızdan hareketle bir önceki yönelttiğim soruyu daha da somutlaştırayım;
biz görüşlerimizi Kur'ana mı (vahye mi) uyduracağız, yoksa Kur'anı mı (vahyi mi) görüşlerimize uyduracağız?
fıtrat "dünyanın kendisi olarak bilgisi"nin üretildiği mekana yabancı düştüğü zamanlarda vahiyle muhatap olmamış mıdır? vahyin gerekçesi bu değil midir?
" Sana bu kitab'ı her şeyi açıklayan ve müslümanlara yol gösterici, rahmet ve müjde olarak indirdik" (Nahl, 89)
formel bilgi ve bilimlerde insanın muhatabı dünya kendisi konuşurken (bu konuşma bile zaman zaman bulanıklaşır ve dünyanın konuşması mı yoksa muhatabın konuşması mı belli olmaz), informel bilgi ve bilimlerde ise büsbütün insanın kendisi konuşur ve sanırım her türlü din ve ideolojinin alanı da bu "informel dünya"dır. fıtrata yabancılaşmış "informel alan"da "dünyanın kendisi olarak bilgisi" türü bir önerme aksiyomlaşabilir mi?
insanın beslenme vb. ihtiyaçları insanın "homoeconomkus" özelliği olduğunu gösterse de "nasıl bir ekonomi?"nin cevabı vahiyde farklı değil midir? (Maun suresine, Haşr suresi 57. ayete müracaat edilsin) burada Kur'anın nasıl bir insan prototipi çizdiği ortada değil midir? bu prototip liberallerin sosyalist ve onların sulandırılmış sosyal demokratlarının prototipine uyar mı? uyarsa vahye niçin gerek olsun? sözün özü "informel bir dünyanın bilgisinin sahihliği nasıl kanıtlanabilir ki? kaldı ki formel dünyanın test aracı olan "kanıt" informel dünya da nasıl bir test aracı olabilir? benim bildiğim informel dünyanın test aracı "betim"dir. zaten öyle olduğu içindir ki aynı "şey" üzerinde bunca farklı yargılarda bulunulabilmektedir. hürmetler..
c.ç
o zaman, işi objektiviteden
Pzt, 11/02/2008 - 14:04 — Erdem Sadi Yargıcıo zaman, işi objektiviteden arındırmasam da, sizin dediğiniz gibi 'subjektif mülahazalar'a girer ve şunu iddia ederdim:
İslam, solun da sağın da çevreciliğin de feminizmin de vs. 'kaygı'larıyla konuşabilir bir dilde yeniden ifade edilmek zorundadır.
Zaten bugün müslüman entelektüellerin 'yaşayan Batı'yı şehvetle okumaları salt reddediş ya da teslim oluş değil bu 'diyalog zemini'ni yaratma çabasıyla bağlantılıdır.
Ve ayrıca bizim kendimizin dinimizde görmediğimiz ve fakat İslam'ın barındırdığı ve İslam'a yabancı bir dünyadan neş'et etmiş öyle kaygılar da vardır ki, bunların hakkıyla değerlendirilebilmesi salt 'vahiy öncesi bir akıl'ın varlığı korunabilmişse olur.
Ya da şöyle diyeyim: 'Foucault'yu anlamak için Foucault'yu hissedebilmek de gerekir. Bir de onun gözlerinden dünyaya bakabilmek...
Her insan iyidir, ama unutmaya mahkumdur.
dilediği gibi bakmak insanın ihtiyarındadır
Salı, 12/02/2008 - 00:08 — cemalcalikselam ve dua ile;
usta ben başkalarının gözünden bakılmasın, onların bakışı anlaşılmasın demiyorum. nasıl ki onların dünyayı bir algılayış ve yorumlayışı vardır vahyin de vardır. ve onların bakışları algılayışları anlaşıldıktan sonradır ki vahyi bakışı onlara gösterilebilir. zira onların derdi bilinmeden nasıl bir derman sunulabilir ki? ya biz! elbet bizim bakışımızın vahyin bakışı olduğundan eminsek sorun yok. acaba kendi bakışlarımız ne denli vahyidir? bu soru bizzat kendimedir benim derdim bu.. başkalarının nasıl baktığını, nasıl algıladığını az-buçuk anlasam da vahyi bakışı külli bir biçimde anladığımdan emin değilim. emin olsaydım Kur'anın kavramlarını bir Foucault'u kadar, bir Sartre, bir Camus kadar yeryüzü insanları tartışır olurdu.. onların kavramlarını, algılayışlarını tartışan ve kendine müslüman diyen ben daha mustazaf-müstekbir gibi kavramları yeryüzü insanlarına ulaştıramıyorum ki bir tartışma yok.. ulaştıramıyorum zira onlar bende yerli yerince oturmuş değil. bir "artı ürün" kavramı kadar bilgi sahibi değilim kâr-rızık adlandırması hakkında İbn-i Haldun'la son bulmuş.. ne diyeyim.. ne mutlu külli biçimde algılamış ve kendindeki şeyleri vahyin ölçütleriyle belirleyenlere.. hürmetler..
c.ç
İnsaf..!
Pzt, 11/02/2008 - 04:35 — Muammer Derin"Muammer Bey Allah aşkına yazdığım yazının içeriğine dair en ufak bir tartışma gösterin tüm bu yorumlar boyunca......"
Sizin, benim ve diğer kardeşlerimizin yorumlarını eleştiri olarak nitelendirmemeniz bile, eleştirilerin temel noktasını anlamadığınıza işarettir.
Yazdığım bir kaç cümleyi tekrarlıyayım. 'Bırakın usül açısından sorunlu olmasını, görüşlerinizin bir tertib, bir düzen içinde sunulduğunu iddia etmek bile mümkün değil!'
'Sizi incitmek kimsenin aklından geçmez. Ancak yararı olacaksa ben sizi itham ediyorum; hiç bir şey söylemeden lafı geveleyip duruyorsunuz!'
'Değerli kardeşim, hemen herkesin "Kur'anın çağdaş yorumu" diyerek söze başladığı bir dönemde, 'Kur'anı yeniden okumak' kavramının içini doldur/a/madan tekrarlayıp durursanız! Bir de sürekli kuşku uyandıran ifadelerde bulunuranız! Üstüne üstlük eleştirileri "itham" olarak görüp tartışmaktan kaçınırsanız; lafı gevelemekten başka bir şey yapmamış olursunuz.'
'Ya da daha pratik bir öneride bulunayım. Kur'anı yeniden okuyarak, günümüz müslümanlarının problemlerinden birine bir ÇÖZÜM önerin; onun üzerinden tartışalım! Somut yani....somut!'
Bana, Erdem Sadi Yargıcı'nın son yazısının ana teması nedir diye sorsalar şunları söylerim! "Din bizi geri bıraktı" teranası yerine, "bizi geçmiş dönemlerin İslam alimleri geri bıraktı" tekerlemesi yapan bir yazı!
Geleneği sorgulamak bu mudur? Ben geleneği "din"leştirip kutsayan, tartışılmaz kılan yaklaşımlara karşıyım elbette! Ama, eksiğiyle hatasıyla, doğrusuyla yanlışıyla yararlanmamız gereken tecrübeyi, o muazzam tefekkür mırasını reddeden anlayışa da karşıyım.
İfadeleriniz çok muğlak, çok genel, çok soyut. 'Kur'anı yeniden okumak'; bunu söylemiyen mi var! Laik-Kemalistler, çağdaş-modernistler, Hatta bir kısım ateistler, Zekeriya Beyaz'dan Yaşar Nuri'ye, Avukat Kezban Hatemi'den gazeteci Nazlı Ilıcak'a kadar bunu söylemiyen var mı? Dolasıyla bu kavramın içini doldurmadan sürekli tekrarlıyorsanız bu haklı bir ELEŞTİRİ konusudur.
Ankaraya buradan gidilmez diyebilmek için, nereden gidileceğini de söylemeniz lazım! Bunu yapmazsanız size dönüp sorarlar; "Ankaraya nereden gidileceğini bilmiyorsan, buradan gidilmeyeceğini nerden biliyorsun?"
Anladık; geleneksel yorumlarla bugünün insanına Kur'anın çağlar üstü evrensel mesajını ulaştıramayız. İyi de, bugünün solcularının İslam’a mesafeli durmasının günahı, vebali de 12. yüzyıl İslam alimlerinin midir?
Mesela, bugünün İslam kadınının sosyal yaşam içinde ki konumunu, statüsünü belirlemedikleri için 12. yüz yıl müslümanları suçlanır mı? İnsaf! Buyrun! Kur'anı yeniden okuyarak bu meseleye bir çözüm önerin......tartışalım!
Ya da, Cemal Çalık kardeşimin sorduğu konuya açıklık getirin, o noktadan ilerleyelim!
Hala, "Kimse yazımın içeriğine yönelik bir eleştiri yapmıyor." mu diyeceksiniz?
Gelenekle ilişkimi hala
Pzt, 11/02/2008 - 09:47 — Erdem Sadi YargıcıGelenekle ilişkimi hala 'Yeni Bir Usul İçin Taslak' yazısı doğru yansıtıyor. Başka kelam etmeme gerek yok.
Fakat fikirleri eleştirmek, fikirleri yargılamak bir de fikirler üzerinden kişileri eleştirmek ve yargılamak çok farklı şeyler. Ben fikirlerimin eleştirildiğini görmedim sizde (Muammer Bey'de), yargılandığını gördüm sadece.
Her insan iyidir, ama unutmaya mahkumdur.
Vah Derin Hocam Vah!...
Paz, 10/02/2008 - 00:52 — Fatih TEZCANDerin hocam sen yine insaflısın, sabırlısın, benden sabırlı olduğun da kesin...
Abi bu sayfada "Yazının başlığı "Kur'an Okumanın Mantığı..." diye başlıyor ama ben Kur'an tabiri yerine "vahiy" kavramının kullanmamız gerektiğini düşünüyorum. Zira böyle yapmazsak İslam'ın anlaşılmasında ikinci önemli kaynak ve "gayri metlüvv vahiy" olan sünneti dışarıda bırakmış oluruz. " diye bir cümle saçmalandı ve ben bakıyorum daha bir tek tashih gelmedi...
Ben ne diyeceğimi bilemiyorum muammer hocam...
Yorum girmekle falan olucak gibi görünmüyor abi bu iş...
Sahih İslam Akademisi falan mı açılsa bilmiyorum ki?
(Allah çarpsın baş harflerini alır "ahan da bunlar SİA'ymıs harflerden belli" derler de hem irancı yapıverirler hem amerikancı...bak yemin ediyorum sana...)
Sitesini açayım diyorum...Düşünüyorum...
Nereden dalıcaz ki...
Adam bana "peygamber hevai hevesinden konuşmazdı" mealindeki ayeti alıp geliyor ve resulullah'ı ikinci Allah olarak sunmaktan başka hiçbir anlama gelmeyen hezeyanlar saçıyor...
adam gayri metlüv yazarak sufi entelijansiyeye dahil olacağını mı düşünüyor nedir bilmiyorum ama resmen bir insanı tanrının yeryüzündeki dillisi yaparak dini suç işliyor!
muhammedi isalaştırıyor!
Allah'ım! kertenkele deliklerinden sana sığınırım!
Allah'ım! kızdıgım zaman "hay allahım ya rabbim ya resulullah" derken şirke giriyorsam, hrıstiyanların "oh jesus!" demesine benzer duruma geliyorsam bundan da sana sığınıyorum!
Allah'ım! camilerde ismi şerifinin yanına "la nuferriku beyne ehadim min resulih" demene rağmen "ben de sizin gibi bir insanım" dedirtmene rağmen konulan muhammed ismi şeriflerinin yanlışlığından da ...
bunu diyene atılan şia vehhabi selefi ve bin türlü iftiraların sahiblerinden de esmaül hüsnana sığınıyorum!
Allah'ım sahih islam allahım sahih islam!!!
çocuklarımızın masumiyetleri hatrına bize sahih islam'ı nasib et allahım!
amin...
La Sünni La Şia İLLA İSLAM İLLA İSLAM!!!
Amin..
Paz, 10/02/2008 - 14:24 — Muammer DerinKaçıncı defa tekrarlıyorum ama, yine yeri geldi söyliyeceğim.
Son yüzyılda, dünyanın dört bir yanında gelişen İslami hareketleri incelerseneniz; bu hareketlerin, hayatı anlamlandırmaya yönelik bir tefekkür sonucu kazanılan imani bir temele oturmaktan çok, "Beyaz adam"a duyulan öfkenin ittiği, "beyaz adam"ı öfkelendirecek bir KİMLİK arayışına dayandığını görürsünüz! Bu hareketler, reaksiyoneldir.
Bir kaç yüz yıllık aşınmaların sonunda, Yirminci yüz yıl müslümanlığı, İslamın değerleri ile bir yaşam kurmak iddiasından, idealinden çok, "öteki" leştirilenlerin ya da "öteki" leşenlerin kendilerini tanımladıkları bir AİDİYET olmuştur. Siyasi, sosyal unsurları pek zengin ve güçlü olmayan KÜLTÜREL bir aidiyet. Nesneldir. İslami tefekkürden beslenen bir düşünce sistematiği yoktur. Müslümanlar ÖZGÜR değil. Kasdettiğim yalnızca fiziksel anlamda değil, Zihinsel olarak da ÖZGÜR değil! Vicdani anlamda da ÖZGÜR değil. Dolayısı ile her türlü maniplasyona, yönlendirmeye açıktır.
Bu topluma "din" olarak sunulan "Tapınak kültürü" nün "din"leştirdiği ritüellerdir. Bu "din", Allah Resulünün insanlığa tebliğ ettiği DİN değil!
Benim sevgili kardeşim, sen neden yakınıyorsun? Bir meyhanede içki servisi yapılması gayet mantıklı ve tutarlı değil midir?! Nesini eleştiriyorsun?
"Tapınak kültürü"nün dünyevi'likten uzaklaşıp, günahlarından arındımak için "kutsayıp" müslümanlara tahsis ettiği tapınaklarda, kendi ritüellerini barındırmasında yadırganacak ne var?
Bir'den fazla "din" algılaması var! Sunulan bir'den fazla "islam" modeli var! Ve yine çizilen bir'den fazla "müslüman" profili var!
Nasıl bir "din" sipariş ederseniz edin, piyasada ki "malzeme" ile ihtiyacınızı karşılamakta sıkıntı çekmezsiniz! Sektör çok "gelişti" sevgili Fatih!
Kusura bakma ama, sen de "gelişme" lere ayak uyduramadığından, benim gibi huysuzluk yapıyorsun bazen!
Benim canımı sıkan şey; herkesin ne istediğini mertçe söylememesi! Söyleseler biz de kaç kişi olduğumuzu biliriz!
"Bu ülke % 99 u müslüman olan bir İslam ülkesidir. Elhamdülillah camilerimiz açık! ezan sesleri günde beş vakit semaya ulaşıyor........!" Hadi ordan!
.....Gel, buradan başlayalım.
Fatih Bey'den özür
Pzt, 11/02/2008 - 09:39 — Erdem Sadi YargıcıFatih Bey kusura bakmayın. Sizin getirdiğiniz yorumda cevap verirken muhatabım sadece siz değildiniz. Burada yüzyüze bir konuşma olmadığı için yorum yazan herkes sanki bir aradaymış gibi hayal ediyorum ben. Bir yandan sizinle konuşurken bir yandan daha önceki bir eleştiriden içimde birikenlere yanıt yetiştiriyorum. Bir de türban tartışmasındaki o söz'ün 'tartışmaya açık değildir' bende yarattığı infial birleşince o ucube cevap çıktı ortaya. (Derdim 'tartışmaya açık değildir' sözünü tartışmak değil)
Ehl-i Sünnet vel Cemaat tanımım orada bahsettiğim gibidir. Onun ötesinde o cevabın sizinle hiçbir alakası yoktur.
Her insan iyidir, ama unutmaya mahkumdur.
Başörtüsü tartışmaya açıktır!
Çar, 13/02/2008 - 02:29 — Fatih TEZCANEstağfirullah özürlük bir durum algılayamadım ben .
Ama sizinle dialoga girmekten kaçınıyorum açıkçası.
Sizi tanımıyorum ve tanımam için bir istikrai okuma yapmam gerekiyor fakat yazılarınızdaki kafa karışıklığı da buna mani oluyor ve ben sonuç olarak Seçkin Deniz beyin ifadelerinin benzerlerini yazacakken suskun kalmayı yeğliyorum.
Diğer konuda Başörtüsü tartışmaya açıktır ve açık kalmalıdır diyorum.
Hicab ayetlerini müteşabihattan kabul edip sonra da kafalarınca te'vil edip utanma duygusunun doğal sonucu olan başörtüsünün farziyetini inkar eden veya sulandıranlar, ayakları sabit basan mü'min-e-lere kalplerindeki hastalıkları veya cehaletlerini izhar etmektedirler.
Bu bakımdan ar denen utanma denen hicab denen örtü denen çarşaf denen türban denen şiar denen cilbab denen her nesnenin ve fiilin tartışmaya -bu minval üzere- açık kalması iyidir :)
Allah ve ahiret inancı zayıf veya kayıp bir insanın, bir hanımın saçının tek telini dahi yabancı bir erkeğe göstermemek üzere itina ve imtina etmesini anlaması mümkün değildir.
Sek-üler perspektif buna yetmez.
İşte bundandır diyorum ki,
Başörtüsünü tartışmaları başörtüsünü tartamamalarındandır!
Ellerindeki terazi yamuk bi defa!
Tek kefeli terazi neyi tartabilirki El Adil olan Alemlerin Rabbi'nin binlerce adalet ve hikmet dolu hükmünü tartabilsin?
Dikkat etmişsinizdir, dinde tartışma yapan laikler diğer yanda asla tartışılamayanları da yapmayanlar.
Hangi Doğan Medya Grubu yönetim kurulu üyesinin sakallı 5 vakit namazında adam olduğuna veya hangi Vatan Gazetesi yazı işleri sorumlusunun hicab'ına tanık olduk ki?
Eski tüfek komunistlerden ve seküler sabetayistlerden ve ateist kemalistler'den müteşekkil medyanın muhattap kitlesi de yüzde tek rakamlara tekabül etmekte hamdolsun...
Ha "kalbimde hastalık da yok ve ben cahil de değilim ama iyi niyetli bir bilemeyen veya anlayamanım, bu işin finali nedir yahu?" diyen varsa buyursun:
http://www.mustafaislamoglu.com/makaleler.php?Kat_id=8&Makale_id=1791
Vahid u Kahhar Allah birliğimizi sağlasın ve korusun.Amin.
Bu Ne Yaman Çelişki
Pzt, 11/02/2008 - 18:39 — Hacer Nazan T.“Adam bana "peygamber hevai hevesinden konuşmazdı" mealindeki ayeti alıp geliyor ve resulullah'ı ikinci Allah olarak sunmaktan başka hiçbir anlama gelmeyen hezeyanlar saçıyor”
Ne kadar tez canlılıkla yazılmış bir yorum.
Yukardaki ifadeyi getireni, siz nasıl oluyor da Peygamber’i İkinci Allah (haşa) olarak sunduğunu düşünme gafletinine düşüyorsunuz.
Ben de ayete bütün olarak bakıp peygamber kendinden yanlış bir şey yapsa Allah tarafından düzeltildiğini buna binaen bütüncül olarak yaklaştığımız da hava ve hevesinden bir şey konuşmadığına iman ediyorum…
Şimdi ben buna iman ediyor ve açıklama yapmadan da pek çok insan bu ayati öne sürerek inanıyorsa, Onları (beni) haşa ikinci bir Allah’a inanıyor diye nitelemek, böyle bir şeye inanmadığım halde, idda sahibini hangi yola götürür?
Tehlikeli sularda dolaşmak değil de bu nedir?
Peygamber’den şefaat ümid edenleri şirke girmek ile itham edenler, çocukların saflığından şefaat umarken, nasıl bir psikoloji ve bilgi taşıyorlar.
Bu ne yaman çelişki.
Oh jesus diyor olmaktan korkanlar, kalben böyle bir kasıtları olmasa da, onlar gibi giyiniyor olmaktan, onlar gibi yaşıyor olmaktan niçin korkmuyorlar.
Hem bu kadar doğrular, onların vesilesi yayılan hidayet ışığı var madem, aynı ortamda olan bizlere niçin ulaşamıyorlar.
Rabbim kalbi kararanlardan mıyız?
Ne diyor üstad: "Güneşe yolculuk var da kalan biz miyiz?"
Lanet, siyonistler ve yandaşlarının üzerine olsun!
Yaman Çelişki Yok,İyi niyetiniz var.
Çar, 13/02/2008 - 02:00 — Fatih TEZCAN...ve aleykumselam hanımefendi...
Bakalım...
"Ve ma yentıku anil heva" ...
yani mealen "o hevasından nutuk etmez/konuşmaz"...
Allah böyle demekle ne murad buyurmuştur ve ne murad buyurmamıştır?
http://www.kuranca.net/sureler/necm.htm
(Bu tefsirin sahibin tanımıyorum ama tumturaklı bir izah yapmış.)
Muhammed Esed Tefsiri:
7.sure.184.ayet:
Peki (çocukluğundan beri tanıdıkları) [bu] arkadaşlarında cinnetten eser olmadığı hiç mi akıllarına gelmiyor. Oysa, o sadece açıktan açığa uyaran biri.
Muhammed Esed'in yorumu:
(Mekkelilerin alışık oldukları şeylerden kökten değişik bir mesaj getirdiği için, Hz. Peygamber pek çok inanmayan çağdaşı tarafından mecnûn olarak görüldü. Hz. Peygamberden "onların arkadaşı" (sâhibuhum) olarak söz edilmesi, onun bir insan, bir beşer olduğuna dikkat çekmek ve dolayısıyla kendisine insanüstü nitelikler yakıştırılması yönünde kendi yandaşları arasında doğması mümkün yanlış eğilimleri bertaraf etmek içindir. Bu husustaki Kur'ânî öğreti, en açık ve ileri düzeyde 188. ayette ortaya konmaktadır.
188. [Ey Peygamber] de ki: "Allah dilemedikçe, kendime bir yarar sağlamak ya da kendimden bir zararı uzaklaştırmak benim elimde değil. Eğer insan kavrayışının ötesinde olanı bilseydim, muhakkak ki, bahtiyarlık adına ne varsa ondan payıma daha çoğu düşerdi ve kötülük asla yaklaşamazdı bana. (Ama) ben sadece bir uyarıcıyım ve inanan bir topluma iyi haberler getiren bir müjdeci".
M.E YORUMU:
Kur'an'da, Hz. Peygamber'in beşer oluşu konusunda ortaya konan sürekli vurgu, yaratılmış hiçbir varlığın, az ya da çok hiçbir şekilde Yaratıcı'nın sıfat ve gücüne ortak olmadığı, olamayacağı konusundaki temel ilkenin gereğidir, onun mantıkî sonucu durumundadır. Bu ilkenin yine mantıkî bir uzantısı olmak üzere, sonraki bölümde (189-198. ayetler) Allah'ın yaratıcı kudretinin tekliği ve Allah'a özgü oluşu belirtilmektedir.
Muhammed Esed Tefsiri:6.SURENİN 50.AYETİ:
De ki [ey Peygamber:] "Ben size "Allah'ın hazineleri bendedir!' demiyorum; ne insan idrakini aşan şeyleri bildiğimi söylüyorum ve ne de size "Ben bir meleğim!' diyorum: Ben sadece bana vahyedileni yerine getiriyorum".
m.e yorumu: Peygamber adına tabiatüstü güçlere sahiplik iddiasının bu şekilde reddedilmesi, öncelikle, inanmayanların 37. ayette zikredildiği gibi Hz. Peygamber'den kendisine "mucizevî bir işaret"in verilmesini sağlayarak peygamberlik görevini isbat etmesini talep etmelerine işaret etmektedir. Ancak, bu özel atfın ötesinde yukarıdaki pasaj, Hz. Peygamber'in herhangi bir şekilde ilahlaştırılmasını önlemeyi ve o'nun -kendisinden önceki bütün peygamberler gibi- yalnızca bir insan, Allah'ın mesajını insanlığa iletmek için seçtiği bir kul olduğunu açıklığa kavuşturmayı amaçlar.
Hanımefendi, ayeti bağlamından kopararak Hazreti Muhammed'in iki dudağından çıkan herşey vahiydir/gayrı metluv vahiydir yani tilavet olunmayan vahy/Kur'an gibidir demek Hazreti Muhammed'i ilahlaştırma projesinin bir basamağı ve argumanı değilse en kibar ifade ile peygamber romantizmine yol açmış bir cehalettir.Siz iyi niyetinizden veya kötüyü araştırmamış olmanızdan dolayı bazı kapıları kapalı tutuyor olabilirsiniz ama işin içinde işler var...
Bu bağlamdan koparıcılar, bu tezin arkasından sorulacak yüzlerce soruya cevaben ilmi bir delil getirmeyi beceremeyeceğinden dolayı soru sahiplerini de aşağıdaki örnekte görüldüğü gibi hamaset dolu bir tüketimaniak tavırla suçlamak zorunda kalır.
http://www.inkisaf.net/articles+article.id+34.htm
Şimdilik tek soru soruyorum bu tezin burada sahibi varsa diye:
Tevbe suresi 43.ayet: Afallahü ank li me ezinte lehüm hatta yetebeyyene lekellezıne sadeku ve ta'lemel kazibın .
"Allah seni affetsin, niçin onlara izin verdin?"
Allah görüldüğü üzere burada tabir-i caiz ise sitem etmekte Resul'une...
"O hevasından konuşmaz" ı o değerlendirmeye tabi tutarsak yani Resul "size izin verdim" derken bunu dedirten Allah ise ve sonradan da "Allah seni affetsin, niçin onlara izin verdin?" diye ayet inzal eden Allah ise ...
(...Gerisine edeb kafi gelmedi...)
Net söylüyorum ki İslam'ı tahrif etmek için açılan gediklerden en önemlisi cerh ve tadil usullerinin kaoslara sokulmaya çalışılmasıdır.
ravi zincirlerinde hakkında herkesin ittifakla yalancıdır diyebildiği isimler sırf sufi sıfatını haiz olması sebebiyle kullanılmış ve bu isimlerin "aktardığı"(?) peygamber sözlerinden oluşan "yedek" bir din oluşturulmuştur.
Bu bağlamda "o hevasından konuşmaz" ayeti ne kadar kullanışlı ve pratiktir...
Ben buna atıfta bulunmuş Resulullah'ı ikinci Allah gibi sunmak derken de bunu kastetmiştim.
Hanımefendi, bu nebi tasavvuru fahiş hatalıdır.
Allah bir şey söylemek isterse ne kudsi hadis ne de hadis kullanır.
Allah bir şey söylerse bu Kur'an'da olur.
işine veya dinine gelen şey-h-leri vahiyde bulamayanlar önce Resul'u Allah namına konuşutrmak için bahaneler üretmiş sonra da binbir cambazlıklarla Resul'e de yalan hadisler atfetmişlerse yeni nesillere tüm bunlar öğretilecek ve inşaallah Sahih İslam Anlayışı ile beraber bu din mafyaları da çökertilecektir.Amin:)
Şefaat?Tek cümlede özetliyorum uzun düşüncemi:
Kim diyordur ki "Mahşerde kimse kimseye şefaat edemeyecek" işte o muvahhid'e o gün biiznillah şefaat edilme ihtimali olabilir.
Konu uzun.Düşüncem uzun.Daha da uzatabilirim.Dileyen varsa üstüne konuşabiliriz de.Yanılma payım yoktur demiyorum.Zor diyorum :)
Jesus?Onlar gibi giyinmek ve yaşamaktan sıkılmadıgımızı kim söyledi ki?
Allah bize ne Anadolu ne Avrupa ne Amerika Rabbim sadece İslam kültürünü nasib etsin...
Ama mantıksal olarak düşündüğünüzde de canı acıdıgında Allah'a değil de "oh jesus" diyerek şirke bulaşan herif gibi kot giyiyorum diye neden vefa-t etmiş olan Resulullah efendime seslenmeye çalışayım ki?
Allah bize neden yetmez yahu?
Tamam ben de yapıyorum bazen dalgınlıkla ama analiz başka aksiyon başka oluyor bazen ne yapalım...
Yapmamak dememek lazım ama demekte de çok büyük sakınca yok sanırım.Yoruma açık.Tahili yapalım da gerisi kolay.Çok küçük sapmalarla başlayan ihtilaflarımız neticesinde şu an milyar dolarlar harcanıyor ittihadı islam için de netice alınamıyor...demek küçümsememek lazım bu işleri...
"Hem bu kadar doğrular, onların vesilesi yayılan hidayet ışığı var madem, aynı ortamda olan bizlere niçin ulaşamıyorlar." buyurmussunuz.
Efendim sizi tenzih ederim ama benim iki kaşın arasına nur gönderebilmek veya alabilmek gibi yeteneklerim yok, kusura bakmayın.
Anca acizane muvahhid muvahid yaşamaya ve ölmeye çalışıyoruz.
Arada bir iki kişiye de yoktan var eden Allah'ın lütfunu ve muhabbetini anlatabiliyorsak...
Allah kabul etsin...
Bitti gitti :)
Bu arada son cümlede bir duanız olmuş ki aman Allah'ım...
Sonsuz kere Amin!
"Lanet, siyonistler ve yandaşlarının üzerine olsun!"
Hakkınızı helal ediniz...
Ve farkındaysanız selamsız başlayan yıpratıcı yazınıza musavi bir dil kullanmadım.Dialoga devam edeceksek aynı ihvan ruhunu rica ederim.
Allah'a emanet ediyorum.
çelişki...
Per, 14/02/2008 - 01:11 — Ümit Demirçelişki derken inan doğru diyor kardeşim! bitiş cümlelerine bakar mısın; "selamsız başlayan yazınıza..." farz mıydı acaba yazıya selamla başlamak! eğer farzsa sen de dahil bir çoğumuz bu farzı ihmal ettik çoğu yazımızda, Allah afvetsin! yok farz değilse bu baskı neden! peygamberin sünnetini farz derecesine çıkarma hevesi içinde miyiz Allah korusun! selam vermek sünnettir diye biliriz, almak ise hem de en güzel şekilde almak ise farz! peki bir insan sünneti yapmadığı için kınanır mı! asla ve kat'a!
sen kalk satırlar boyu peygamber insandır, her dediği vahy değildir esprisi üzerinde dil dök sonra "selam vermedin ama ben aldım" dürtüşü yap! çelişki burada işte! laf aramızda selamdan daha önemlisi vardı aslında, onu bir diyen de sana çıkmalıydı belki. peygamberin adı anılınca salavat getirmek! Muhammed sallallahüaleyhivesellem, denince salavat getirmeyene cebrailin duası, peygamberin amin'i var! bilen bilir... halbuki sen selamdaki hassasiyeti burada göstermemişsin. hadisteki amin'i mi çok insansı buldun yoksa! peygamber amin'i normal insan amin'ine de benzemez ama!
şimdi kalkıp yeniden mevlid-i şerif'i yazmaya gerek yok. ama mevlid'in yazılma sebebi de böyle bir şeydi işte! vaaz veren hocaefendi "peygamberler arasında fark yoktur" ayetinin tefsirine girip Muhammed sallallahüaleyhivesellem peygamberin diğer peygamberlerden ayıran özelliklerini görmezden gelmiştir. şairin dediği gibi; evet, elmas dediğin taşlar arasında bir taştır ama elmastır. bunun gibi "evet, peygamber de insandır ama o Muhammed sallallahüaleyhivesellem'dir, o peygamberdir!"
peygamberin insan oluşuna vurgu bizlere emsal olması içindir. evet, o bir insandı ve insansı vasıflarıyla çok çile çekti, çok çalıştı, cihad etti, sevdi, güldü, ağladı..vb. ama hangi insan miraca çıktı? hangi insanı bırak hangi peygambere nasib oldu bu! bu coğrafyanın müslümanı bunun gibi pek çok harikuledelik sebebiyle peygamberine ayrı bir önem verir. çünkü hiç bir insan kendisine inanılmadığında imansız gitmeye sebeb değildir. sadece ve sadece Muhammed peygamber'e inanılmazsa imansız gidersin! bir insan olarak diğer insanlardan farkı işte burada! bu ilahlaştırmak olsaydı kelime-i şehadette Allahü Teala kendi ism-i celilinin yanına Muhammedi de koyar mıydı! elbette ki bunlar görene...
şefaat konusundaki ilmî açıklaman ise ilim konusundaki diğer bir çelişkindi, üzerinde fazla durulacak bir şey olmadığı için geçiyorum.
gelelim ya Muhammed diye nida etmeye! peygamber, zafer sonrası kafirlere seslenmiştir mealen, gördünüz mü şimdi, Allah'ın azabı hak mıymış! kafirlere seslenebilecek de bir şehide, bir peygambere seslenemeyeceğiz öyle mi? hem de ayette sakın onlara ölüler demeyiniz, denildiği halde! yetiş ya Ali, yetiş ya Hamza! yetiş ya Muhammed! ben dünyalık sıkıntılarım için sağdan soldan belki hakikatte ölülerden para dileneceğim ama mâna âleminde dipdiri yaşayan peygamberlerden, şehidlerden yardım istemeyeceğim öyle mi! çelişki...
biz gayba inananlar değil miydik? peygamber vefat edince ölmüş gözüyle mi bakıyorsun sen şimdi! sadece bu dünyadan mı ibaret yaşam/hayat sınırın! çelişki...
ne diyelim! Rabbimiz bizi inandığı ile çelişkili yaşamayan kullarından eylesin!
Allaha emanet kalasınız
muhabbetle,
_____________________________________
Ey menba-ı ÂŞK! Gönlüme kıldığın nazar-ı mehabbet kadardır kıymetim...
Size bu halüsinasyonları gördüren kim / kimler?
Per, 14/02/2008 - 16:50 — Hacer Nazan T.Kimse Peygamber'i (s.a.v) ilahlaştırmıyor, size bu halisinasyonları gördüren kim/ kimler?
“Hanımefendi, ayeti bağlamından kopararak Hazreti Muhammed'in (s.a.v) iki dudağından çıkan herşey vahiydir/gayrı metluv vahiydir yani tilavet olunmayan vahy/Kur'an gibidir demek Hazreti Muhammed'i (s.a.v) ilahlaştırma projesinin bir basamağı ve argumanı değilse en kibar ifade ile "peygamber romantizmine" yol açmış bir cehalettir. Siz iyi niyetinizden veya kötüyü araştırmamış olmanızdan dolayı bazı kapıları kapalı tutuyor olabilirsiniz ama işin içinde işler var...”
demişsiniz.
Bu cümleniz ayetleri ne kadar dar manada anladığınızı ve benim yazımdan hiç anlamadığınızı göstermektedir. Çünkü elbette Peygamber'i (s.a.v) Kul ve Resul olarak kabul ediyoruz.
Çünkü ederim ki Allah’tan (c.c) başka İlah yoktur, yine şahadet ederim ki Muhammed (s.a.v) O’nun kulu ve elçisidir’i günde kaç kez tekrar ve idrak ediyoruz bilemiyorum. Her şeyden önce islamın giriş kapısından içeri gireceksek, O’nun kul ve Resul olduğunu kabul etmemiz gerekiyor.
Yani hiç kimse Resul’u (s.a.v) haşa Allah (c.c) ile kıyaslamıyor, O’nu yükseltilecek makamdan daha yukarı taşımıyor. Böyle bir iddia ya nereden kapıldığınızı anlayamıyorum, işin içinde işler olması böyle sanıldığı kanısına varmanızı sağlayan, veri akışınızı kontrolleri altında tutanlarla ilişkili olmasın?
Resul'u (s.a.v) seven Mümin, Peygamber'e (s.a.v) duyduğundan daha da fazla sevgiyi, ölçülemeyecek kadar fazla derecede hürmeti Allah’a (c.c) duyar. Bu önce Resul'u (s.a.v) sev sonra Allah’ı (c.c) da değildir. Bu sevgiye en layık onanı sevmeyle başlar. Önce Allah’ı (c.c) sever insan, sonra onun sevdiklerini. Siz bütünün parçası dahi olamayan tasavvufi olduğunu idda eden kusurları, sapkınlıkları bütünün kendisi sanma gafletine mi düştünüz?
Peygamber (s.a.v) neticede Allah’ın (c.c) bir kuludur, fakat sıradan bir kul değil. İnsandan üstünlüğü de O’nun (c.c) Resul'u (s.a.v) olmasıdır.
Yani O (s.a.v) senin benim gibi her hangi bir kul değildir.
O’nun (s.a.v) kul olduğunu ortaya koymaya çalışanlar, (sanki aksini idda eden var, aksini idda eden nasıl müslüman olsun ki), O’nu (s.a.v) sıradan bir kul gibi algılamaya ve algılatmaya çalışmışlardır. Örneğin, Lings’in kitabında Peygamber Efendimiz'in (s.a.v), Zeynep ile evliliği anlatılmadan önce mealen şu ifadeler kullanılmıştır:
Peygamber bir şey sormak için Zeyd’in evine gitti. Kapıyı Zeynep açtı. Ani bir bakışma içlerinde var olan seviyi ortaya çıkardı. Zeynebin Peygamber’i, Peygamberin de Zeyneb’i sevdiğinide ikisi de biliyordu. Peygamber “kalpleri bir halden diğer hale çeviren Allah ne yücedir" mealinde bir şeyler söyledi ve içeri girmeden gitti.
Sonra Zeynep eşine anlattı durumu, eşi Peygambere geldi, Zeynep'i boşayayım dedi…
Bu olay Hamidullah’ta şöyle anlatılmaktadır:
Peygamber Zeyd ile Zeynep'in geçimsizliği neticesinde Zeynep’i boşamasın diye Zeyd ile konuşmaya gitti. Kapıyı Zeynep açtı ve Zeynep çok güzel görünüyordu.
Peygamber “Kalpleri bir halden diğer hale çeviren Allah ne yücedir “diyerek dönüp gitti.
Çünkü Zeynep bu kadar güzel ahlaklı ve kültürlü olduğu halde oğulluğu Zeyd ile neden geçinemediğine şaşırmıştı.
Bakın iki olay nasıl anlatılıyor, tabi ikisini de aklımda kaldığı şekliyle verdim şu an iki kitap da yanımda değil ama sayfalarını hatırlıyorum, dileyen bakabilir.
(Martin Lings, sayfa 226, Savaş ve Barış Bölümü
Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi, Peygamberin Hanımları, Sayfa 681)
Burda Lings Peygamber'in (s.a.v) de insan olduğunu vurgularken bir nevi iftiraya gidiyor, Hamidullah ise insan vasfını yerli yerinde açıklıyor.
Aşırılıktan kaçınmalı derim.
O bir şey yapmayı emrettiğinde Arkadaşları (sahabe) O’na sorardı “bu senin fikrin mi yoksa Allah mı emretti?” Eğer kendi fikri olduğunu söylerse, sahabe kendi tercihini de yapabilirdi, nitekim yapmıştır da. Fakat ayeti dar manada anlıyorsunuzdan kastettiğim, Peygamber (s.a.v) bir hüküm bildirecekse, O’nun sözlerinin Allah’ın (c.c) kontrolünde olduğudur. Allah (c.c) tabiri cazi ise Resulune (s.a.v) sitem ediyor dediğiniz kısımda da peygamberinin sözlerini kontrol etmektedir.
Örneğin İbn-i Ümmü Mektum (r.a) ile Peygamber'in (s.a.v) hadisesini hatırlarsınız. Peygamber yüzünü çevirmişti, fakat bundan sebep Allah tarafındna uyarıldı. Yani Peygamber'in (s.a.v) heva ve hevesinden davranmayacağı bu bağlam içersindedir.
Bu ara hoşunuza gitmese de Şevket Eygi’nin yazısına katılmaktayım.
Kimse yan bin din oluşturmuyor, ama yan din oluşturulduğunu idda edenlerin maksatlarının ne olduğundan emin değilim. Bu kaygıları boş yere gütmeyin, güttüğünüz kaygılar kurak otlaklarda geziniyor, onlardan bir verim alamazsınız.
Lanet, siyonistler ve yandaşlarının üzerine olsun!
yan din
Cum, 15/02/2008 - 13:38 — rüştü hacıoğluYan din türkçemize çince den geçmiştir. Biz türklerin yan dinlerle tarih boyunca hiç bi ilişkisi olmamıştır aslında; her konuda olduğu gibi bu konuda da dış güçlerin etkili manipülasyonları ve iftiraları ile karşı karşıyayız.
Herşey biz orta asyada çine komşuyken başladı ama bunu anlatmak çok uzun olduğu kadar benim bilgim bunu anlatmaya yeterli değil....
Sevgili Hacer kardeşim!
Fatih Tezcan yanlış birşey söylemiyor. Biraz sert bir üslup kullanmış olabilir ama bilen herkesin kızacağından daha yumuşak bir sertlikte girmiş konuya. '' gayrı metlüv '' ilk bakışta kulağa çok dinsel geliyor ama hakkaten sadece dinsel...yan din mi hak din mi oaraya bakmak lazım demiş fatih anladığım kadarıyla. Kitap dışında vahiy var demenin tehlikesini ortaya koymak istemiş. yani, hakkı saptırmak isteyen biri hak tan başka haklarında olduğuna delil olarak '' bakın rüştü de böyle diyor '' diye bir delil kullansa gülerler. ama bunu peygamber söyledi derlerse herkes bi durup düşünür. inanırlarsa insanlar, böylece kapılar rüştü yede açılır o da der akşam rüyamda rasul geldi insanları uyar dedi şunlarıda anlamamışlar bi izahını yapıver der sonrası malum; orta asyada olmayan bi sorunumuz oluverir burada kızar dururuz birbirimize.
fatih'in söylemek isteyipte benimde anladığımın özeti şu olabilir : imanın şartı diyoruz ya kısaca Allah melekler kitaplar rasuller. Bu aynı zamanda ''bilgi '' nin sahih doğru hak bilginin insana ulaşmasının tek yolu olduğuna iman. Bundan sonrası gayrı demek yani. şimdi bu cümleye öteden beri şöyle bir itiraz olmakta. E geleneğimizde bunca yazılıp çizilen, rasulün söyledikleri olduğuna iman edilen nolcak? açıkçası ben de nolcanı bilmiyorum ama bişey olmak zorundamı acaba diye de bakmak lazım değil mi? Şimdi bi birikim var doğrusunu söylemek gerekirse; ama, Kuran 'a hiçbirini denk tutmamak eğrisimi oluyor? Kurancı yada mealci olunuyor o ayrı bab da, olunmamalımı?
Mesela şöyle : ben seni tanıyorum ama fatih i tanımıyorum. Fatih doğru olduğuna iman ettiğimi söylüyor, seni kırmak istemiyorum ama yanılmanı hiç istemiyorum. Meseleye dahil olmak istemiyordum hatta tamda fatihin itiraz ettiği noktaya takılmışken :'' hiçkimse bişey demiycek mi be birader '' demiştim ben de ve fatih konuya açıklık getirdi. fatih bu konuda doğru söylüyor kısacası. Kuran bilenler de bunu biliyor ama şevket eygi nin bilip bilmediği konusunda bi fikrim yok.
Kısaca: aslında ben sana taraf olmak isterdim tanıdığım ve sevdiğim için ama fatih doğruyu söyleyince tanımasam da doğruyu söylüyor ne yapabilirim? Bence şöyle yapalım. Sen şevket eygi ye taraf olma bende fatih e taraf olmiim. şevket eygi dahil dördümüzde hakka taraf olalım. Çünkü, fatihin söyledikleri fatih söylediği için değil doğru oldukları için önemli. hakka taraf olalım ona buna değil bence, ki tüm bunları söylemek haddimi aşmak mı bilmiyorum ama kuran' a denk başka bilgi kaynakları var demek haddi aşmanın daniskası onu biliyorum. Sen bunu demiyorsun tabiki, fatih te neden böyle denmemesi gerektiğinin izahını yapıyor; dolayısıyla birbirimize kızacak bişey demiş olmuyoruz. doğru neyse onu arıyoruz; nerde arıyoruz Tabiki kitapta...SELAMÜNALEYKÜM
pirim hoş geldin
Cum, 15/02/2008 - 17:10 — cemalcalikselam ve dua ile;
sayın rüştü hacıoğlu, şöyle
"ama bunu peygamber söyledi derlerse herkes bi durup düşünür. inanırlarsa insanlar, böylece kapılar rüştü yede açılır o da der akşam rüyamda rasul geldi insanları uyar dedi şunlarıda anlamamışlar bi izahını yapıver der sonrası malum.." demişsiniz..
aman hocam öyle olsa bir eren de siz olmuş olursunuz! bundan evla ne ola ki(!) sonra yazdıklarınızın da sizden olmadığını ( yani kesbi ilim yolu değil vehbi ilim yolu ) ilham ile olduğunu ilan edersiniz hem üzerinde (aklımızın yatmadığı hususlar olduğunda -azıcık aklımız o hikmetli bilgileri nasıl kavrayacak?-) anlaşmazlık da olmamış olur, arada bir art niyetliler, dış mıhrakların kuklaları(!) fatih gibi birileri çıkar bir şeyler söyler biz dahi gereken cevabı verir, veremezsek de "kodu mu oturtturur!" türünden pehlivanlar bularak mürşidimiz rüştü hacıoğlu'nu uçururuz.. kötülük bunun neresinde?(!) hürmetler..
not:
siz postnişine oturduğunuz işaretini verin ben sorgusuz sualsiz müridiniz oldum gitti.. malum sorgu-sual "mürşit elinde meyyit gibi" olma ölçütüne aykırıdır.. o yüzden sorgusuz sualsiz tabinizim..
c.ç