renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Anadolu İnsanı Nasıl Batılılaştı?

vahşi hayat

Türk insanın bilimle tanışması ve bilgi dağarcığını zenginleştirmesi belgesel izleyerek olmuştur. “Vahşi hayvanların zavallı hayvanları avlaması” temalı belgeseller ise zihinlere darbe vuran asıl bilgi depolarıdır. 80 kuşağı öncesi hangi Türk’e sorarsanız sorun size, bir çitanın saatte kaç km. hız yapabildiğini, yarasaların karanlıkta nasıl uçabildiklerini ya da bir kaplanın bir ceylanı nasıl bir taktikle yakalayabildiğini ayrıntılı bir şekilde anlatacaktır.

Türk Modernleşme tarihi incelendiğinde, “Batılılaşmak” amacıyla Anadolu insanına verebildiğimiz tek bilim, siyaset bilimi, kimya, fizik, sosyoloji ve psikoloji değil “zooloji” dir. Diğer ilim dallarını ne kadar tanıtmaya çalışsak da, demokrasinin, insan haklarının üstünlüğünden ve aydınlanma çağı düşüncesinden ne kadar dem vursak da insanımız batıya değil hayvanlara daha çok ilgi göstermiştir. Hayvanlara karşı olan bu ilgi, öteden beri tarım toplumu olmamızın bir sonucu olabilir. Lakin, bu tür belgesellerde geleneksel hayvanlarımız olan koyun ve keçinin ötesinde leopar, kuala, tazmanya canavarı, piton vb. hayvanların nasıl beslendiği gösterilmekte, “mağdur sığır” çoğu zaman esas oğlan rolünü oynamakta, sığırın yanında koyunu görmeye alışmış insanımız ise timsahla sığırın boğuşmasına bir anlam verememektedir.

Uzun yıllar boyu belgesel izleme, kendini geliştirme faaliyeti olarak ele alınmış, aileler çocuklarına belgesel izlemeyi tavsiye etmiş, hangi hayvanın daha ilginç avlandığını bilmek üstünlük sebebi sayılmıştır. Daha sonra Açıköğretim’in kurulmasıyla görsel eğitim süreci metot değişikliğine uğramıştır. Artık TRT 1 belgesel yayını yaparken TRT 4 ise Açıköğretim dersleri vermektedir.

Konudan sapmadan yolumuza devam edersek, özel televizyonların kurulmasına izin verilmesiyle birlikte televizyon kültürümüz değişmiş, ilgimiz hayvanlardan insanlara doğru kaymıştır. Hayat Ağacı, Kara Şimşek, Zenginler de Ağlar (Ülkemizde hep fakirler ağladığından, zenginlerin de ağlayabileceği görsel olarak ispatlanmak istenmiştir), Cesur ve Güzel, Dallas gibi diziler reyting rekorları kırmıştır. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, hayvanların Batılı olduğu gibi (yarasa, kaplan, kanguru vb.) dizi oyuncularının da batılı olmasıdır. Yöneticilerimizin Batılılaşma çabaları görüleceği üzere, derece derece ve bir metot dahilinde yürütülmektedir. Bu diziler o kadar uzun yıllar devam etmiştir ki, hamileyken diziyi izlemeye başlayan bir kadın, çocuğu büyüdüğünde dizinin ilk bölümlerini ona anlatabiliyor ve çocuk da diziyi kaçırmamış oluyordu.

Özel kanalların sayısının artması ve ülkemizin giderek serbest piyasa ekonomisine geçmesi ve liberalleşmesi sonucu televizyonlarımız da liberalleşmiş, magazin ve show programları ithalatı başlamıştır. Bu programlar o kadar çok ilgimizi çekmiş ve bizi televizyona bağlamıştır ki, akrabalarımızdan ziyade ünlülerin ne yaptığını daha iyi bilir olmuşuzdur. Daha sonraki yıllarda, televizyon programlarının insanımıza ne verip ne vermediği ya da sosyal vazifesini yerine layıkıyla getirip getirmediği konusu hararetli bir şekilde tartışılmış, ancak reyting rakamlarının tersine, muhabirler sokağa çıkıp röportaj yaptığında ise herkes belgesel izlediğini söylemiş, diğer tür programların ise çocuklar ve gençler için zararlı olduğunu belirtmişlerdir.

İşte! Yurdum insanı kalitesini bir kez daha göstermiş, gizliden gizliye magazin programı izleseler de milyonların karşısına çıktıklarında sosyal sorumluluk bilincinden hareketle en güzel mesajı vererek belgesel izlediğini söylemiştir. Efendim, daha önce de bahsettiğimiz gibi belgesel izlemek kültürlü oluşumuzun bir göstergesiydi. O yıllarda, kitap okumak veya sanatsal etkinliklere katılmak pahalı ve zahmetli olacağından çoğunlukla bu yol izlenmiştir. Teşbihte hata olmasın, belgesel izlemek Anadolu insanımız için Cemil Meriç okumak gibi bir şeydi.

Tartışmalar uzuyor da uzuyor, televizyonlarda eğitici programların ne türden olacağı konusunda bir çözüme ulaşılamıyordu. Bir kısmımız bu görevin TRT’ye ait olduğundan bahsederken bir kısmımız ise özel televizyonların da sosyal bir görev olarak eğitici yayınlara yer vermesi gerekliliğinden bahsediyordu. TRT ne yaptıysa da olmadı, bilgi yarışmaları artık çok fazla talep görmez oldu. Çünkü, özel kanallar insanımızın psikolojik yapısını çözmüş ve mini etekli kızlarla rekordan rekora koşmuştu. Güzel ponpon kızların olmadığı bir program ve yarışma başlamadan bitmeye mahkumdu. Cinsellik öğesi, izlenebilirlik açısından öyle bir önem arzediyordu ki bir sinema filmi izlettirebilmek için filmin periyodik bölümlerine müstehcen bir sahne koymanız gerekiyordu. Doğrusunu söylemek gerekirse, aslında biz böyle bir sahne izledikten sonra diğer sahne ne zaman gelecek diye tüm filmi baştan aşağıya izlemek zorunda kalıyorduk. Fragmanlarda ise filmin adından bahsettirecek müstehcen bir sahne olmazsa milletimiz filmi izlemeye gelmiyordu. Sanırım, konudan epeyce ayrıldık..

Eğitici programların artırılması yolundaki çözümler ise yine belgesellerden yana olmuştur. Ancak tek bir farkla! Hayvanlar alemini anlatan belgeseller yanında tarihi, coğrafi siyasi ve teknolojik belgeseller de gösterilmeye başlandı. Ama bu belgeseller, hiçbir zaman yırtıcı hayvanların avlanmasının konu edildiği belgesellerin yerini dolduramadı. Çünkü, diğer tür belgeseller bize hiç hitap etmiyordu. Lambanın icadı, fiberglas teller, çipler, 2. Dünya savaşı, Arap-İsrail savaşları, İttihad-ı Almanya ve Bismarck gibi konular ilgimizi hiç çekmedi. Belki de içlerinde en çok beğenilen “Sarı Zeybek” olmuştur; biz kitap okumayı sevmeyiz, birisi bize anlatmalı değil mi?

Diğer ilgi çeken belgesel tadındaki yayınlar ise “Gezelim görelim” türünden yayınlardı. Barış Manço bu konuda önemli bir adım atmış ve Coskun Aral ise devam ettirmiştir. Lakin bu belgesellerde de asıl ilgimizi çeken Batı’dan ziyade Afrika ve Uzakdoğu olmuştur. Yerli kabilelerin dansları ve böcek yiyen Çinliler temalı bölümler hep daha fazla zevk vermiştir. Diğer taraftan, ülkemizin yörelerini ve değişik kültürlerini tanıtan belgeseller hala güncelliğini korumakta, değişik düğün adetleri ile Türk kadınının bazlama yahutta gözleme yapışını kayda alarak gözlemeyi program sonunda yiyen sunucu anatemalı belgeseller cezbedici olmuştur.

Sonunda Acun, “Acun Firarda” programıyla yüzümüzü Batıya çevirmeyi başarmıştır. Yıllar sonra anlaşılmıştır ki, biz Anadolu insanı Batı icadı teknolojilere, siyasi ve sosyal kurumlara karşı olmakla birlikte kadınlarına karşı daima hastayızdır. Bizim batılılaşmamız batılı bir kadınla evlenmekten ibarettir efendim…

“Belgesel” den ziyade “Belge” okumak dileğiyle.

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.
Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

Belgesel ya da sel gibi belge

Osman kardeşim. Sen bu konuya fena takılmışsın. Halbuki kuzu kuzu belgesel seyretmek önemli bir haldir. Kuzulaşırsın. Arada bir hayret makamına çıkar "cık cık cık" çeker, "ya hu pes doğrusu şu hayvan kadar olamadık " bile dersin. Neden bu hallere bozuluyorsun ?
Sonra Türk insanı belgeseli öyle körü körüne! seyretmez. Kafasında bir hayvan bilgisi olduğundan hepsini bir güzel yorumlar. Mesela ben işin içinden çıkamadığım durumlarda yılanlara bakıyorum. En zayıf ihtimali bile kafamdaki karışıklığa çözüm olarak sunup "denize düşen yılana sarılır" diyorum.
Uzanmış yatan üstelik esneyip duran bir arslan görsem kendime: "kalk hadi işinin başına git. Yatan arslandan gezen tilki iyidir diyorum."
İşin altına girmek bahsinde eşekler de az mevzubahis değildir. "Sen eşek ol kardeşim bir semer vuran bulunur "denilir hemen.
Şaka bir tarafa ben bu durup da bir şeye bakma fiilini biraz yadırgıyorum nedense. Yani böyle bir ihtiyaç hissetmiyorum. Nadiren çok nadiren , gördüğüm şeyle ilgileniyorum.
Öküzün trene baktığını düşündükçe hele...
Belge deyince de aklıma şu eskiden çok olan açık oturumlardaki adamlar aklıma geliyor. İkide birde çantasından belgeler çıkarıp karşıdakini mahveden! adamlar.
Onlar da en az belgeseller kadar bıktırıcı.
Bu yeni format köy köy gezen delikanlılar fena değil de onlarda börekle kafayı bozmuş durumdalar.
Ha bir de kına gecesi.
Yeni bir şeyler keşfetseniz de biz de görsek.
Allah yar ve yardımcımız olsun.

Gerçekten bir nesil

Gerçekten bir nesil belgesellerle büyüdü diyebiliriz. Ben yazınızı okuduktan sonra düşündüm; gerçekten bu belgesellerin bu kadar kabul görmesini sağlayan neydi diye. Aklıma sadece tek mantıklı şey geldi.
Biz o hayvanlara bakarak sadece dünya ile ilgili olarak fikir sahibi olmuyorduk. O bize batıdan gelen, hayvanlardan bahsetse de Allah ı anlatan bir gösteriydi. Öyle ya kâinatta hiçbir şey boşuna yaratılmamıştı; en ufak hayvandan en büyüğüne, bu âlem resmen kendisi için gereken bilgi, yetenek ve donanım ile meydana gelmişti. Hiçbir şey abesle iştigal olamazken gerçek akıl sahibi insanın, aklını kullanmaması durumunda hayvandan daha aşağı mertebeye düşmesi çok normaldi.
Hadi bu kadar derine dalamadık.. En azından yaratılıştaki sanat ve tabiri caiz ise az bir ömür için haddinden fazla MASRAF... Bir belgeselde gördüklerimizin, aklı gözüne inmemiş dimağları etkileyebilirliği vardı.
Teknoloji, psikoloji vs. gelince ..Tamda burada "gavur icadı " diye, önüne gelen her meyveye "acaba" nazarı ile bakıp, çoğunca ,sadece veren elden dolayı almayı reddeden ceddime 1001 teşekkürü borç bilmekteyim. Onların bu eski usul(?) yaftalamaları olmasaydı biz belki şu anda bu lakırdıları ediyor olamazdık. Evet onlar meyvenin içindeki tohumları görmezden gelip her şeyi "YEMİŞ" olsalardı eminim bu halimizi mumla arar durumda olacaktık.
Her neyse, sadece belgesellerle batılılaşmaya başladığımıza inanmıyorum. Gerçekte bu bizi kendimize getirmesi gereken bir “şov” du. Ama diğer tespitlerinize hak vermiyor değilim. Kimliğinden uzaklaştırılan bir toplum, önce kadınından vazgeçti. Onu tahtından indirip bedenine hapsetti. Derken kendini et parçasından ibaret zannedenlerin sayısı çoğaldı.eh doğal olarak ona pençesini geçirmek isteyenlerinde.. derken ..derken.. kendimiz bir belgesel olduk çıktık… hayvanlara bakar şaşırırken, insanlara bakar ve şaşırmaz olduk..
Artık bize her attıkları “GOL”oluyor. Üzülüyorum.. hayvanları özlüyorum. Ve artık hayvanları görmek istiyorum ekranlarda. Hayvan ırkına bile ait olmayan malum kirlilikler midemi bulandırıyor…

Belgesel Temizdir

hızla kirlenen dünyamızda televizyonlar öyle büyük bir kirlilik payı aldı ki elimizi nereye atsak bir bataklığa çıkar oldu. diziler, magazinler hatta haberler. hepsi çizgiden çıktı.
özellikle minik beyinleri televizyondan uzak tutmak neredeyse imkansız. bizler de dizilerdeki pespayelikleri izlemeleri yerine belgeselin engin kucağına bırakıyoruz çocuklarımızı.
sayıları az da olsa belgeselleri izlemek büyük küçük herkesin ilgisini hâlen çekmekte.
mesela "ayna" programı kendi dalında iyi bir program. o programı da "kendi kolejlerinin reklamını yapıyorlar." diye eleştirenler var ama e kardeşim, adamlar dünyanın bir ucuna gitmişler. binbir zorlukla kolaej açmışlar. bırakın da reklamlarını yapsınlar.
zihinleri temiz tutmak için belgesel izlemeli. hem de fırsat buldukça.

Batı'yı izleyelim izleyelim hadi !! Aradaki farkı bul sen!

‘Türk insanı’nın bilimle tanışmasının belgesellere dayandığı’ ifadesi görsel kolaycılığı taşıması bakımından dikkat çekici,önemli ve önemsenmesi gereken bir durum.Fakat belgesel formatında yer alan bir başka bilim dalının bir zooloji belgeseli kadar ilgi görmemesinin de bir anlamı vardır herhalde. Bir bilim dalını takip etmek noktasında birey'in yeterli birikim ve merak’ı varsa o teknoloji belgeselini izlettirmek bir yanıyla mümkün olabiliyor.

Çoğunlukla insanımızın kendini zooloji dünyasına yakın hissetmesi belki de hayvanlarla uzun yıllar iç içe yaşadığı ve onları kısmen tanıyıp diğer yönlerini keşfetmeye yönelik bir merak da olabilir. Hayvanların insana yakın davranışlar sergilemelerindeki sevimlilik ve birçok insanın yapmaktan kaçındığı ama hayvanların büyük bir önemle yapmaya çalıştıkları davranışları gözlemlemek ve hayretlerimizi ortaya çıkarmak isteğimizdeki bir durumdur belki de.

Çizgi filmlerde izledimiz La Fontaine hikayeleri ne kadar hoşumuza gider.İnsana ait özelliklerin ,değerlerin bir hayvanda kişileştiğini görmek hem çok güzeldir,ilginçtir hem de bize ibret vermesi yönüyle eğiticidir.

Aslında antenlerimizi iyice açarak belgeselleri izlebilsek, o kadar çok dersler çıkarırız ki; Mesela binlerce olaydan bir tanesini anlatayım. Bir Zürefa’nın uzun boynu sayesinde ağaçların yüksek noktalarındaki yemişlere uzanıp onları yedikten sonra yere düşen arta kalanların yerdeki sürüngen canlılar tarafından paylaşılması ve böylelikle bir nimetin ziyan olmadan bölüştürülme süreci geçirmesi ne kadar anlamlıdır.

Yazar’ın asıl şikayetlendiği yöne doğru ilerlersek; O dönem belgesellerdeki hayvanların diğer coğrafyalara ait yaratıklar olmasını tıpkı dizilerdeki oyuncuların batıl olması gibi görmüş ve neden bunlara meraklandığımızı ya da neden bunların gösterildiğini ifade etmek istemiş.Hayvanlar kısmının izlenebilir olması gerektiği inancıydım.Bu dünya bir yaratıcı tarafından yaratılmışsa ne yarattığını,neden yarattığının hikmetini bilmek güzel bir şey.

Film ve dizi kısmına gelince de onları bir model almadan sadece sosyal ve kültürel yaşayışları noktasında bilgi geliştirmek üzere (tutulmadan tabi) izlemenin zararlı olduğunu kanısında değilim. (Aslında tutulmuşuz tabi)
Ah!! 'Nerde o eski yarışma programları?' desek de,İnanıyorum ki; gerçek bir yarışma programı, içinde müstehcen tavır ve görüntü olmadan da ciddi bir izleyici kitlesi toplayabilir.

TRT’nin bir dönem SERHAT HACIPAŞALIOĞLU sunumunda gösterilen RİZİKO programı vardı. Daha sonra kanal 7 televizyonunda izledik bir süre.Hiç bir çirkin obje taşımadan kaliteli ve ciddi bir sunumla insanlara bilgiyi aktarabilen uzun soluklu programlardan birisiydi.

Mesela bir dönem TARIK TARCAN sunumuyla ÇARKIFELEK bile önemsenecek bir programdı.Daha sonra Mehmet ali erbil’in güdümüne girince güdük bir program oldu haliyle.

Barış Manço ve Çoşkun aral örneğiyle de bir çalışmayı insanlara aktarma da görselliğin ne kadar önemli olduğunu görebiliyoruz.İnsanların kendi dışındaki başka kültürlere ve yaşamlara hep bir ilgisi olmuştur.ve bunu da en kolay yolla gidermek istemişlerdir.

İşte televizyon’un kutsallığı! bir kez daha karşımıza çıkıveriyor.

Acun kısmına gelince de her ne kadar açlığımızın bir belgesi olsa da ben bir bayan olarak dünya kadınlarının şekillerini, şemallerini görmek, onların tavır ve tepkilerini bilmeyi kendim için dikkat çekici bulmuşumdur.Mesela bir karnaval görüntüsünde kadınların ellerindeki içkilerle çoşup, kendilerini açmaları beni şoke etmişti ve ‘Allahım bunlar hangi yarımkürede yaşıyorlar’ demişimdir ürpererek

Ertesi gün SAİM ORHAN ın sunduğu AYNA programındaki Bangladeş'li kadınları görünce de aradaki farkı çok iyi anlamışımdır.

Sevgiler

Zürafa aşağıya yiyecek düşürmezse?

Yorumunuz için çok teşekkürler Zübeyde Hanım:) Ben belgeselleri izlerken belgesellerden sizin gibi (ve Sakine Hanım gibi) sosyal sonuçlar çıkarmak aklıma gelmemişti. Demek ki bu biraz da bakış açısından kaynaklanıyor. Belki de hayvanlardan birşey öğrenmeyi reddetmek gibi bir kompleksim var bilmiyorum:) Yazımı yazarken gülümseyerek yazmıştım;amacım insanımızın ve medyanın eline bir kitap almaktan imtina ederek belgesel ya da bilgi yarışması izlemeyi entellektüel birikim için yeterli görmelerinin komik olduğudur. Ama masal okuma konusunda çok haklısınız, ben hala okurum;çünkü çocuklar hayvanların kişiselleştirilmesine bayılır, lakin asıl dersi alması gerekenler insanlardır değil mi? Örneğin, bir çirkin ördek yavrusu ve kibritçi kız masalının özünü hangi çocuk anlayabilir.

Hayvanlar aleminden alıncak sosyal mesajlara gelince ise zürafa örneğiniz mükemmeldi:) Gerçekten zürafaların beslenmesini izleyen herkes sizin çıkardığınız sonuçları çıkarır mı?Belgeselden sonra davranış değişikliği göstererek ekmeğini fakirlerle paylaşır mı? Ya da paylaşmayı öğrenmeyi hayvanlardan mı öğrenmeliyiz başka alternatif yok mu?:)

Acaba kaç erkek Acun Firarda'yı izlerken Rio karnavalını görünce "Yuh! yazıklar olsun" diyor? Faydası mı daha çoktur zararı mı?

Tekrar teşekkür ediyorum bakış açınız için. Yorumu yazarken sizi kırmamaya azami özen gösterdim inanın, iğnelemek, alay etmek ya da olumsuz eleştiride bulunmak gibi bir niyetim de yok, sadece sohbet ettiğimizi düşünüyorum:) Niye belirttim bunu? Bazen sitede birbirini inciten arkadaşları görünce yorum yazmaktan korkuyorum da ondan:)

Sevgiler...

Zürafa yiyeceğini muhakkak aşağıya düşürecektir!!!

Tabiat ve içindekiler yüce yaratıcı sıfatlarının tecellileriyle ne kadar etkileyici .Hiçbir şeyin kendiliğinden olmadığının bir kanıtı aslında.Ya da her şey ne kadar ince düşünülmüş, dizayn edilmiş değil mi?
Yerdeki sürüngenlerin bile öğle yemekleri hazırlanmış, biz eşref-i mahlukat olarak tanımlanan insanların bile umuduna bırakılmadan, biri; onlara kabuklusundan en nefis yemişleri ayırmış. Eğer insanın akli ve vicdani dengeleri yerindeyse bu görüntülerin bile neyi anlatmaya çalıştığını çıkarabilir , O yüzden diyorum ki; Zürafa yiyeceğini muhakkak yere düşürecektir.Ve ben zürafa ve sürüngen uyumundan anlam çıkaracak gücü her insanın bulabileceğine inanıyorum.Paylaşmayı öğrenmek istiyorsa bir adam, işte size çok güzel bir örnek.İlla paylaşmayı bilebilmek için yokluk çekmek gerekmiyor.

Çirkin ördek yavrusu ve kibritçi kız öyküsünün özünü çocuklara anlatabilmek için özellikle , masalsı bir form seçilmiştir ki; biz dünün çocukları bugünün büyükleri olarak daha insaflı yetişelim diye. Ağaç yaş İken eğilir misali.

Acun’u erkek izleyiciler kısmından hiç düşünmemiştim aslında. Hiç hoş değil tabi. İzlemeyin sakın Osman bey !! O program size cısssssssss:)böyle bir uyarıda da bulunmuş olalım.Benimki tamamen masumane bir gözlemdi :) Ama sonra bi yadırgadım, bi yadırgadım anlatamam size. Zararları pek çoktur tabi.

Tabiattaki Allah tezahürü

Anlaşılıyor ki, siz tabiatta Allah’ın tecellisinden bahsetmek istiyorsunuz. (Aslında bu konuda bir yazı yazsanız güzel olurdu) Gerçi, bu konu yazıda anlatılandan farklı bir konu olmakla birlikte hemfikir olmak zorunda olduğumuz bir konudur. Tabiat ve canlılar yüce yaratıcıyı idrak etmemizde en güzel örneklerdir elbette. Doğa, muhteşem bir nizam ve organizasyonla işlemekte, bilim ilerledikçe hayranlığımız bir kat daha artmaktadır. Gözle bile göremediğimiz canlılara Allah’ın hayat vermesi bizleri ne kadar da şaşırtmaktadır değil mi? Kimileri, her canlının bir görevi olduğunu ekosistem ya da tabiat ana kavramıyla açıklarken biz zaten yer ve gök arasındakilerin boşa yaratılmadığının, bir amaç için yaratıldığını biliyorduk. Bu öyle bir amaçtır ki tabiat durup dinlenmeden çalışmakta, yeni görünümlere bürünmekte, çiçekler arılara polen vermek için açmakta, rüzğar tohumları uzaklara götürmek için esmekte, balıklar küçük kuş yavrularını beslemek için yüzmekte, dallar kırılsa da yeni dallar çıkmakta, yaralansak da yaralar iyileşmekte ve tüm mahlukat varlığını devam ettirerek “Allah var” demektedir. Alem, Allah’ın her an yaratmakta olduğunun en güzel kanıtı değil midir?

Canlıların güzelliği karşısında ne demeli peki? Bu öyle bir güzelliktir ki, bir tek canlının güzelliğinden yola çıkarak en güzele ulaşırız değil mi?

Keşke herkes bu anlamda doğayı izlese ve şu ayeti düşünselerdi: “Gökleri, yeri ve bunlar arasındakileri oyun ve eğlence için yaratmadık! Onları, ancak bir hikmet ve gayeyle yarattık. Fakat onların çoğu bilmezler.”

Efendim, bu arada beni düşünerek uyardığınız için teşekkürler:) Ben zaten Acun’un programını izlemiyorum sosyal içerikli tasavvurlar edinmek için olsa bile:) Ama Zübeyde hanım sizin bakış açınıza sahip insanlar olmayabilir, “masumane bir gözlem” amacıyla da olsa bu kişiler bu tür programları izlememeliler (siz zaten belirtmişsiniz). Hem iyiniyetli de olsanız size de tavsiye etmiyorum, bize günah olan size de günahdır değil mi? :)