AK Parti’ nin hükümet programına aldığı anayasa değişikliği çalışmaları ülkenin gündeminde yoğunluğunu korumaya devam ediyor. Ancak bu yoğunluk sokaktaki halkın gündemine henüz yansımış değil. Öyle de olsa anayasa değişikliği referandumla gerçekleşecek olursa, son noktayı koyacak 22 Temmuz Genel Seçimlerinde olduğu gibi yine millet iradesi olacak.
Genel seçimlere vurgu yapmamın nedeni halkın görüşünü,seçmeni sınıfsal küçümsemeyle ciddiye almayan bir kısım medya, akademisyen, sivil toplum kuruluşları, siyaset ve iş çevreleri 23 Temmuz sabahı büyük bir şok geçirdiler. Bunu kendilerinin uzaydan geldiklerini ve bu ülkede yaşamadıkları hissine kapıldıkları itirafına kadar vardırdılar. Henüz bu şoku üzerlerinden atamadan “Abdullah Gül Cumhurbaşkanı olursa, laiklik risk altına girer,son kale de elimizden gider” çığırtkanlıklarına rağmen, yine millet iradesinin tecellisi olan Gül’ ün adaylığını “rövanşizm” olarak değerlendirip, sürecin önünü kesmeye çalıştılar. Fakat felâket tellâllığı maya tutmadı. Bu kez Hayrunnisa Gül üzerinden başörtüsü krizi oluşturulmaya çalışıldı; bu da şimdilik taraftar bulmadı. Başbakan Erdoğan Parti programında olan yeni anayasa değişikliği taslağına start verince kıyamet koptu.
“Bizden izinsiz nasıl inanırsınız” duygusuyla hareket eden çevreler anayasada yapılacak değişikliğin demokratik gelişmenin bir sonucu olarak değerlendirip, etüd etme yerine süratle laiklik maddesine atfen minder dışında güreşmeyi yeğlediler.
TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi Başkanı Mustafa Koç,yeni anayasa değişikliği sürecini ve AK Parti Hükümetinin icraatlarını yakından izleyeceklerini belirtirken, laiklik konusunda hükümeti uyarıyordu. TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Arzuhan Doğan Yalçındağ,s eçimlerden hemen sonra başlayan anayasa tartışmalarının toplumsal enerjinin önemli bir bölümünü emecek gibi gözüktüğünü belirtirken özellikle laiklik anlayışına dokunulamayacağının altını çiziyordu. Açıklamanın arasında lütfettiler TCK’ nun 301. maddesinin değiştirilmesini istediklerini bildirdiler. Anlaşılan o ki, sivil insiyatif(?) genel seçim ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki zafiyetlerini (!) tekrar yaşamamak için erken “do dam up” (önünü kesme) çabası içindeler.
“İstanbul dükalığı” değişmesini istemediği anayasayı acaba ekonomi kozunu ellerinde bulundurma jokeriyle mi korumaya çalışıyor diye sorsak sanıyorum yersiz olmaz.
AK Parti Hükümeti bütün spekülasyonlara rağmen, spontane bir şekilde toplumun her kesimini kuşatan anayasa değişikliğini gerçekleştirebilirse Türkiye demokrasi tarihinde büyük bir devrim gerçekleş(tir)miş olacaktır. Türkiye, yakalayacağı bu sinerjiyle toplumun her kesiminde uzlaşma orijinli, dünyada model bir İslam ülkesi haline gelecektir.
Temelde gücünü, ne cuntadan ne de sultadan değil, sadece ve sadece halk iradesinden alacak olan, en azından öyle olacağına inandığımız yeni anayasanın toplumun her kesimini kucaklayan, şeffaf, uygulanabilir, devleti “devlet baba” lıktan kurtaran geniş spektruma sahip olabilmesi için binanın sağlam temellere oturması şarttır. Bu yüzden de her kesimin, oluşacak yeni anayasaya gerekli harcı katması elzemdir.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül toplumda olup bitenler karşısında üniversitelerin sessiz kalmalarının mümkün olmadığını, sorunları tanımlayan, neden-sonuç ilişkisiyle birlikte ortaya koyan ve çözüm önerileri sunan kurumlardır demesi bu tezimizi desteklemektedir.
Anayasa değişikliği konusunda en önemli ve somut katkıyı ,mevcut anayasanın 24. maddesinde yer alan okullarda zorunlu din kültürü ve ahlak öğretiminin tercihli ders haline gelmesinin toplum içinde bir takım ayrışmalara yol açacağını ve bunun toplumsal baskı ve ayrım unsuru oluşturacağına işaret ederek Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu yapmıştır. İşte asıl, Prof. Şerif Mardin’ in işaret ettiği “mahalle baskısı” bu tür durumlarda ortaya çıkar. Günlerdir başörtüsü üzerinden başlatılan tartışma bu açıdan değerlendirilmeli ve mahalle baskısı denilen toplumsal psikolojik dayatmanın daniskasının üniversitelerde yıllardır başörtülülere yapıldığı görmemezlikten gelinmemelidir. Taraf olarak değil sadece insan olarak üniversite kapılarında başörtülü kızlara yapılan baskıyı ve çaresizlik içinde başını açan bayanların psikolojik buhranlarını kim ve nasıl bir sosyolojik kuralla açıklayacak. İtiraf edeyim ki, bizzat şahit olduğum ve gözümün önünden silinmeyen yüreğimi derinden yaralayan iki sahne vardır Türkiye portresinde: Biri; çöp bidonlarını karıştırarak yiyecek arayan ve bulduğunu hiç tereddütsüz açlıktan yiyen aç insan .Diğeri; okul kapısında başörtüsü açtırılan, baş örtüsünü başı haricinde nereye koyacağını bilemeyen çaresiz bir kız…
Evet,üniversitelerde başörtüsü yasağının kalkması baş örtülülerin sayısını giderek arttırabilir; fakat bu toplumsal baskıdan değil ancak şahsi tercihten dolayı olacaktır.
Bu tür kaygıları dillendirenler önü alınmaz bir dönüşüm başlar histerisiyle hareket edip, “en iyisi mi yasağı hiç kaldırmayalım böyle bir riske girmemiş oluruz” eklentisiyle “mahalle baskısı” türü tezlere dört elle sarılmaktadırlar.
Şerif Mardin’le yapılan aynı röportajda Mardin AK Parti’nin gizli ajandasının olabileceğinden bahsediyordu. Nuray Mert’in tespitiyle bu daha vahim ve acı bir açıklamaydı. Aslında “mahalle baskısı” ifadesini gölgede bırakacak ağır bir ithamdı.
Fakat herkes başörtüsüne endekslendiği için bu açıklamayı tartışmaya değer bulmadı. Bütün bunların üstüne bir de Malezya modeli gündeme geldi ve hatta birçok medya kuruluşu Yeni Şafak’ ta Ayşe Böhürler ’in yazı dizisi çıkınca apar topar muhabirlerini Malezya’ya gönderip, kendi zaviyelerinden farklı farklı Malezya modelleri resmetmeye başladılar.
Şu bir gerçek ki; Türkiye ne İran olur, ne Cezayir, ne de Malezya. Bu ülkenin topraklarının İslam öncesi kültür ve geleneği de dahil olmak üzere kökleri derinde bir medeniyet geleneği vardır. Bir dönem İslamcıların başka ülke ve coğrafyalardaki İslami hareketlerin usul ve prensiplerini Türkiye şartlarına yamamaya çalışması gibi şimdi de bunu kendilerini laik aydınlar olarak tanımlayan kesimler gündeme getirip, kabul olmayacak duaya amin deme peşindeler. Türkiye’nin geçmişten gelen kadim medeniyet mirası kendi değerlerini üretmeye ve ayakta tutmaya muktedirdir. Neden bir çok konuda ulusalcılığı savunanlar bu konuda yerli olamıyor?
Anayasa değişikliğinde ortak amaç ülkenin demokratik ufkunun genişletilmesi olmalıdır. Yoksa “maksat değişiklik olsun” fenomeniyle ülkenin bir yere götürülemeyeceği ayan beyan ortadadır. Bu girişim toplumsal barış ve özgürlük için başımızdaki Simurg'tur ve bunu kendi elimizle Kafdağı’nın arkasına kaçırmamak gerekir. Unutulmamalıdır; her gelişme bir değişimdir, fakat her değişim bir gelişme değildir.
Son yorumlar
3 sa. 12 dk. önce
2 sa. 50 dk. önce
8 sa. 1 dk. önce
8 sa. 32 dk. önce
10 sa. 1 dk. önce
8 sa. 4 dk. önce
13 sa. 20 dk. önce
1 gün 3 dk. önce
1 gün 1 sa. önce
1 gün 1 sa. önce