renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Afşin SELİM yazıları

Gazete: Yalnızca Kâğıt Parçası mı?

“Bizi idare edenler, hükümetler ve gazetelerdir.”
Wendel PHİLLİPS

İlk gazete: Julia Sezar’ın duvar ilânları. O zamanlar usûl bu. Sonra Ortaçağ boyunca görülen ‘özel mektup’lar. “Kaçın, kaçın, Türkler geliyor!..” O vakit Viyana’ya dayanmışız. Viyana: Türk’ün kızıl elması. Bugünkü gazetenin dünkü adı: ‘Gazzetta’. Viyana’da, bozuk para karşılığı alınıyor. Ve ‘bizim’ ilk gazetelerimiz… Bir müddet ‘resmi gazete’ unvanına sahipler. Tam bağımsızlık, tam kopuş. İkinci meşrutiyet ve artık bizim de basın dünyamız var: Bâbıâli. ‘Gâvur Mahmud’ dedikleri Osmanlı paşası zamanında, Osmanlı’nın ilk gazetesi: Takvim-i Vakayi.

Hangi Özgürlük?

Özgürlüğün adını, post-modernitenin/post-modernizmin her “türlü” getirisini onaylamakla meşrulaştırmak isteyenler, Âdemi yapının tasfiye sürecinde, Âdemin bizahati kendisini ve dünyasını hedef alıyor. Mevzu, “batı tarzı dünyevileşme” ile de alakalandırılabilir elbette…

Nedir özgürlük? Her vakit salt-romantizm ile beslenen, kişiden kişiye değişmiş, kimilerince hudut ve sınır tanımaz bir vaziyete bürünmüş coşkulu marşların

Şehir Mezarlığından Yükselen Ses: Bizi de Alkışlayın!

Hat

Hepimizi bir meta haline dönüştürüp, yığınlaştıran modern dünya, hayatı mânâ şekliyle algılamamıza da müsaade etmiyor. Yaşadığımız şehirler, biz birbirimizin celladı olalım diye kurulmuş değil. Herkesi düşman görmemiz, şeytansı bir mutluluk hazzı veriyor bize. Hayatı adlandırma hususunda zorluk çekiyoruz. Neyiz, neciyiz ve necisiyiz bu şehrin… Modern bir tecride uğramış durumdayız. Elimiz kolumuz bağlı. Dünyamızı, ülkemizi, şehrimizi, modern bir hapishane olmaktan kurtarmalı! O halde ne yapmalı? Bütün mesele de bu değil mi…

Hükümsüz Vakitler

Zaman

İnatçı bir yalnızlığın işgâline uğruyordu şehrin karanlığı
Sessizdi şehir, kayıptı kalabalıklar, boştu otobüs durakları
Uyumak, idamlık suç, geceleri yasaktı
Tımarhâneleşen evlerin kapıları açıktı…

Ankara/2006

Kimseler kalmamış. Bir yalnızlık alameti. Hava soğuk. Şu ıssız odaya çekilmeler... Bardakta yarım kalmış bir su. Yarım kalan şu bir bardak suyu kaç vakit bekletsem?

Şehir, Adam, Hayat…

Ayrım

Geçmişin tehlikesi esir olmaktı, geleceğin ki ise robot...
Erich FROMM

Pek sessiz duran şeytan, 24 saat nöbet bekliyor şehrimizde. Tepemizde, ensemizde… Şehirce uykuya dalıyoruz ki, rüyalarımızın içine dalıyor karabasanlar. Yatak odalarımıza dahi müdahale ediliyor; rüyalarımız, en güzel yerinde kesiliyor, kâbuslaşıyorlar artık. Korkuyoruz, korkuyoruz korkmasına da, elimizden gelen en ufak bir şey yok.

İki Tarih, İki Denklem: 11 Eylül-12 Eylül

11 Eylül, Amerikan şizofrenisi ve Amerikan paradoksu olarak karşımızda soru işaretleriyle dururken; 11 Eylül üzerinden unutturulmak istenen 12 Eylül ise, yalnızca “bizim” değil, dışarının da yüksek ilgi ve alakâsına mazhar olmuş bir tarihtir. 11 Eylül, Amerikan despotizminin, bugün itibariyle kendisini mazlum bir tarafa yerleştirme sorunudur artık. Sorunun ne olup, ne olmadığını, yalnızca kendisi dışında aramaya kalkan mevcut Amerikan yönetimi, 11 Eylül’ü kendi cephesi doğrultusunda propaganda aracı olarak kullanmaktadır. 11 Eylül tarihi, Amerika için, kayıp bir tarih olarak gözükse de, kazançlı bir vaziyet edinilmiştir.

İçeriği paylaş